Velilerin ruhlarının tasarrufu hakkında ilmi yazı

Giriş
Velilerin vefatlarından sonra tasarruflarının devam edip etmediği meselesi, İslam düşünce tarihinde özellikle kelâm, tasavvuf ve akaid edebiyatında tartışılmış önemli meselelerden biridir. Bu mesele, çoğu zaman yanlış bir şekilde mutlak kabul veya mutlak inkâr ekseninde ele alınmışsa da, muhakkik Ehl-i Sünnet âlimleri konuyu daha dengeli bir zeminde değerlendirmiştir. Onlara göre burada temel mesele, bir velinin Allah’tan bağımsız ve müstakil bir kudrete sahip olduğunu iddia etmek değil; Allah Teâlâ’nın dilediği kullarına, hayatta olduğu gibi vefatlarından sonra da bazı ruhânî tesir ve tasarruflar ihsan edip etmeyeceği meselesidir.
Klasik kaynaklara bakıldığında Fahreddin er-Râzî, Teftâzânî, Münâvî, Kevserî, İbn Âbidîn, Hamevî, Necmüddîn el-Gazzî ve hatta İbnü’l-Kayyim gibi farklı çizgilerden birçok âlimin, ruhun beden sonrası idrakinin devam ettiğini ve Allah’ın izniyle birtakım ruhânî tesirlerin mümkün olduğunu kabul ettiği görülmektedir. Bununla birlikte muhakkik âlimler, bu meselede her nakledilen menkıbenin gelişigüzel kabul edilmeyeceğini; sübut, delil ve şer‘î ölçülerin korunması gerektiğini de özellikle vurgulamışlardır.
Bu makalede, velilerin vefatlarından sonraki tasarrufları meselesi; aklî ve şer‘î imkân, ruhun idraki, kabir ziyareti, tevessül, mükâşefe ve keramet bağlamında ele alınacak; ardından farklı âlimlerin görüşleri nakledilip her biri ayrıca değerlendirilecektir.
1. Meselenin Aklî ve Şer‘î Zemini
İslam düşüncesinde herhangi bir meselenin değerlendirilmesinde öncelikle onun aklen mümkün olup olmadığı araştırılır. Velilerin vefatlarından sonra bazı tasarruflarda bulunabilmesi meselesi de bu çerçevede ele alınmıştır.
Dosyada yer alan değerlendirmede belirtildiği üzere, bir velinin Allah’ın izniyle bazı hadiselerde tesirde bulunması veya bazı gizli hallere vakıf olması, aklen imkânsız değildir. Çünkü bunda aklî bir tenakuz bulunmamaktadır. Dolayısıyla mesele, “mümkün” kategorisinde değerlendirilir.
Şer‘î açıdan ise Kur’ân-ı Kerîm’de bazı mahlûkatın Allah’ın emriyle kâinatta tasarrufta bulunduğu açıkça ifade edilmektedir. Nâziât sûresindeki {فَالْمُدَبِّرَاتِ أَمْرًا} “Ve işleri düzenleyenlere.” [Nâziât, 79/5] ayeti, başta melekler olmak üzere bazı varlıklara Allah tarafından görev verildiğini göstermektedir. Bu sebeple Allah’ın bazı kullarına birtakım ruhânî tesirler ihsan etmesi şer‘an imkânsız görülmemiştir.
Burada dikkat çekici olan husus, muhakkik âlimlerin meseleyi doğrudan “olmuştur” veya “olmamıştır” şeklinde değil; önce “mümkün müdür?” sorusu üzerinden ele almalarıdır. Zira Ehl-i Sünnet kelâmında imkân alanına giren meseleler, sahih nakil ve sübut bulunduğunda kabul edilir. Bu sebeple velilerin tasarrufu meselesi de öncelikle aklî ve şer‘î imkân açısından değerlendirilmiş; ardından rivayet ve müşahedelerle desteklenmiştir.
2. Ruhun Bedenden Sonra İdrakinin Devamı
Meselenin temel dayanaklarından biri, ruhun bedenin ölümüyle tamamen işlevsiz hale gelmediği düşüncesidir.
Allâme Teftâzânî (ö. 792/1390), Şerhu’l-Makāsıd adlı eserinde filozofların “ruh beden ayrıldıktan sonra cüz’îleri idrak edemez” görüşüne karşı çıkarak şöyle demektedir: “İslam’ın asıllarından anlaşılan şudur: Ruh, (bedenden) ayrıldıktan sonra yeni yeni cüz’î idrakler edinir ve özellikle dünyada kendisiyle tanışıklık bulunan dirilerin bazı cüz’î hallerinden haberdar olur.”
Teftâzânî bunun sonucunda, kabir ziyaretleriyle ruhlar arasında bir buluşma ve feyiz alışverişinin gerçekleşebileceğini ifade etmektedir. [Kevserî, İrgâmü’l-merîd, s. 75-76]
İmam Fahreddin er-Râzî (ö. 606/1210) de el-Meṭâlibü’l-ʿÂliye’de, ziyaretçinin ruhu ile kabirde bulunan kişinin ruhu arasında manevi bir buluşma meydana geldiğini; iki ruhun birbirinden nur ve feyiz aldığını anlatmaktadır. Ona göre kabir ziyaretinin meşruiyetindeki önemli hikmetlerden biri de budur. [Fahrüddîn Râzî, el-Meṭâlibü’l-Âliye, 7/275-276.]
Hâfız Münâvî (ö. 1031/1622) de Feyzü’l-kadîr’de bazı büyük âlimlerden naklen, ruh ile beden arasındaki bağın ölümden sonra hemen tamamen kopmadığını; kabir ziyaretlerinde iki ruh arasında bir tür ruhânî buluşmanın meydana geldiğini söylemektedir. [Münâvî, Feyzü’l-kadîr, 5/487 (No. 7062)]
Bu yaklaşım, meselenin merkezine “ruh” anlayışını yerleştirmektedir. Çünkü ruhun idraki ölümle tamamen yok olmuyorsa, Allah’ın dilediği kullarına birtakım ruhânî tesirler ihsan etmesi de imkân dairesinde kalmaktadır. Ayrıca bu açıklamalar, kabir ziyaretinin yalnızca sembolik bir davranış olmayıp, ruhlar arasında manevi bir irtibat zemini olarak görüldüğünü göstermektedir.
3. Kevserî ve Hamevî’nin Yaklaşımı
Allâme Muhammed Zâhid el-Kevserî (ö. 1952) şöyle demektedir: “Hâsılı, velilere hayattayken sabit olan manevî tasarruf, vefatlarından sonra da sabittir. Zira bu, ruhânî bir meseledir ve yok olmayı kabul etmez.”
Kevserî başka bir yerde de, bazı sûfîlerin önceki büyük velilerin ruhaniyeti tarafından terbiye edildiğini, bunun da velilerin ruhlarının vefattan sonra idrak ve tasarruflarının devam ettiğini gösterdiğini söylemektedir. [Kevserî, İrgâmü’l-merîd, s. 19, 75]
Hanefî âlimlerinden Seyyid Ahmed el-Hamevî ise Nefeḥâtü’l-ḳurb adlı risalesinde şöyle der: “Evliyanın vefatlarından sonraki tasarrufları; yaratma ve yoktan var etme noktasında hiçbir ortağı olmayan Allah Teâlâ’nın izni ve iradesiyle gerçekleşir.”
Hanefî fakihi Hamevî (ö. 1098/1687), Müslümanların velilerden yardım isterken onları Allah’tan bağımsız güç sahibi kabul etmediklerini, asıl failin Allah olduğuna inandıklarını özellikle vurgulamaktadır.
Kevserî ve Hamevî’nin açıklamaları, Ehl-i Sünnet’in temel tevhid çizgisini koruyarak meseleye yaklaştığını göstermektedir. Onlara göre velilerin tasarrufu, bağımsız bir kudret değil; Allah’ın yaratması ve izniyle meydana gelen bir keramet türüdür. Bu sebeple asıl problem, “tasarruf” kelimesinin yanlış anlaşılmasından doğmaktadır. Muhakkik âlimler, velilerin müstakil güç sahibi olduğunu değil, Allah’ın dilediği kulları eliyle birtakım olağanüstü haller yaratabileceğini savunmuşlardır.
4. İbnü’l-Kayyim ve Ruhun Tasarrufu
İbnü’l-Kayyim (ö. 751/1350), Kitâbü’r-Rûh adlı eserinde ruhların ölümden sonra daha güçlü birtakım tesirler gösterebileceğini ifade etmektedir. Ona göre bedenin kayıtlarından kurtulan ruh, daha büyük bir nüfuz ve himmete sahip olabilir.
İbnü’l-Kayyim şöyle demektedir: “İşte böyle bir ruh için bedenden ayrıldıktan sonra bambaşka bir şân ve bambaşka bir fiil (tasarruf) söz konusudur.”
Ayrıca o, bazı rüyalarda Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem ile Ebû Bekir ve Ömer’in ruhlarının müminlere yardım ettiğinin görüldüğünü de nakletmektedir. [İbnü’l-Kayyim, Kitâbü’r-Rûh, 15. Mesele, s. 102–103,]
İbnü’l-Kayyim’in bu ifadeleri önemlidir. Çünkü bugün çoğu zaman Selefî çizgi adına tamamen reddedilen bazı meselelerin, aynı çizginin önemli isimleri tarafından farklı şekillerde kabul edildiği görülmektedir. Bu durum, meselenin tarih boyunca tek boyutlu anlaşılmadığını göstermektedir. Bununla birlikte İbnü’l-Kayyim de meseleyi Allah’ın kudreti çerçevesinde değerlendirmekte; bağımsız bir tasarruf anlayışını savunmamaktadır.
5. Sahabe ve Sonraki Dönemlerden Mükâşefe Örnekleri
Mükâşefenin sahabe döneminden örnekleri de vardır. Bu konudaki meşhur rivayetlerden bazılarına göre:
• Hz. Ebû Bekir’in hanımının karnındaki çocuğun durumunu keşf yoluyla bilmesi,
• Hz. Ömer’in Medine’de hutbe verirken uzak bir bölgede bulunan Sâriye’ye seslenmesi,
• Hz. Osman’ın bir kişinin gözlerindeki haram izini ferasetle fark etmesi,
gibi örnekler, Allah’ın bazı kullarına olağanüstü idrakler verebildiğine delil olarak zikredilmektedir.
Allâme Necmüddîn el-Gazzî (ö. 1061/1651) de tefsir, kıraat, hadis, fıkıh âlimi babası Bedrüddîn Muhammed b. Radıyyiddîn el-Gazzî (ö. 984/1577), vefat etmiş babasının ruhaniyetine yöneldiğinde kabri üzerinde dirhemler bulduğunu nakletmektedir. Ayrıca onun babası, velilerin vefattan sonra tasarruflarının devam ettiğini açıkça ifade etmektedir. [Necmüddîn el-Gazzî, el-Kevâkibü’s-sâʾire bi-menâḳıbi aʿyâni’l-miʾeti’l-ʿâşire, 2/6.]
Büyük Hanefî fakihi İbn Âbidîn (ö. 1252/1836), şiirinde aktâb, abdal, evtâd ve nükabâ gibi veli zümreleriyle Allah’a tevessül etmeyi tavsiye eder. Onların her musibette insanlar için birer vesile olduklarını ve onlar sayesinde zararlardan muhafaza olunduğunu ifade eder. [İbn Âbidîn, İcâbetü’l-gavs bi-beyâni hâli’n-nukabâ ve’n-nücebâ ve’l-abdâl ve ve’l-evtâd ve’l-gavs, s. 75]
Bu rivayetler, muhakkik âlimler tarafından “imkân ve vuku” çerçevesinde değerlendirilmiştir. Ancak burada önemli olan husus, her anlatılan menkıbenin sorgusuz kabul edilmemesidir. Zira Ehl-i Sünnet âlimleri, kerametleri kabul etmekle birlikte, sübutu problemli nakillere ihtiyatla yaklaşmıştır.
6. Leknevî’nin Fetvası ve Tevhid Hassasiyeti
Hanefî muhaddis ve fakihlerinden Allâme Abdülhay el-Leknevî’ye (ö. 1886), evliyanın uzak ve yakından yapılan çağrıları duyup bildiğine inanan, onlardan yardım isteyen ve onlar adına adakta bulunan kimsenin hükmü sorulmuş; o da böyle bir inancın fasit olduğunu ve sahibinin küfre düşmesinden korkulduğunu ifade etmiştir. Leknevî özellikle, evliyanın her yerde hazır ve nazır olduğu veya bütün cüz’iyyâtı kuşatan bir bilgiye sahip bulunduğu şeklindeki anlayışları reddetmektedir. [Fetâvâ’l-Leknevî, 1/46-47]
Leknevî’nin atıf yaptığı Fetâvâ’l-Bezzâziyye’de de, meşâyihin ruhlarının hazır bulunduğunu söyleyen kimsenin küfründen söz edilmiştir. Bunun temel gerekçesi, Allah Teâlâ’ya mahsus olan ihâta edici ilim ve mutlak tasarruf sıfatlarının mahlûka nispet edilmesi tehlikesidir. Nitekim her an her şeyi kuşatan bilgi, mutlak surette yalnızca Allah Teâlâ’ya mahsustur.
Bununla birlikte Leknevî’nin bu ifadeleri, muhakkik Ehl-i Sünnet âlimlerinin kabul ettiği keramet ve ruhânî tasarruf anlayışıyla karıştırılmamalıdır. Çünkü Kevserî, Hamevî, Teftâzânî ve benzeri âlimlerin kabul ettiği tasarruf anlayışı; velilerin Allah’tan bağımsız bir kudrete sahip olduğunu değil, Allah Teâlâ’nın dilediği kulları eliyle birtakım olağanüstü halleri yaratabileceğini ifade etmektedir. Bu sebeple muhakkik âlimler, velilerin mutlak gayb bilgisine sahip olduklarını veya her yerde hazır bulunduklarını değil; Allah’ın izniyle sınırlı bazı ruhânî tesirlerin meydana gelebileceğini kabul etmişlerdir.
Aslında Leknevî’nin fetvası ile muhakkik sûfiyye ve Ehl-i Sünnet âlimlerinin açıklamaları arasında özde bir çelişki bulunmamaktadır. Zira her iki tarafın da ortak noktası, mutlak kudret, ihâta edici ilim ve bağımsız tasarrufun yalnızca Allah Teâlâ’ya ait olduğunu kabul etmeleridir. İhtilafın önemli bir kısmı ise “tasarruf” kavramının yanlış anlaşılması veya bazı aşırı ifadelerin genelleştirilmesinden kaynaklanmaktadır. Bu sebeple Ehl-i Sünnet’in mutedi lçizgisi, ne Leknevî’nin endişe ettiği gibi bir ulûhiyet ortaklığına ne de evliyânın rûhânî varlığını tamamen inkâr eden bir yaklaşıma meyleder; bilakis Allah’ın izni, kudreti ve iradesi dâhilinde velîlerin vefat sonrası sınırlı ve ikrâmî mahiyetteki tasarruflarını kabul eder, ancak onlara ilahî sıfatlar atfetmez.
7. Tevhid Çizgisi ve İtidal Meselesi
Velilerin vefatlarından sonraki tasarrufları meselesinde en önemli nokta, tevhid çizgisinin muhafaza edilmesidir. Çünkü Ehl-i Sünnet’in bütün muhakkik âlimleri, hakikatte mutlak kudretin, yaratmanın ve bağımsız tasarrufun yalnızca Allah Teâlâ’ya ait olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Bu sebeple bir velinin Allah’tan bağımsız şekilde tasarrufta bulunduğuna, kâinatta müstakil bir güce sahip olduğuna veya ilâhî sıfatlardan herhangi biriyle muttasıf bulunduğuna inanmak açık bir sapmadır. Zira mahlûkun her türlü fiili ve tesiri, ancak Allah Teâlâ’nın yaratması, izni ve meşîeti ile meydana gelir.
Bununla birlikte Allah Teâlâ’nın bazı salih kulları eliyle birtakım olağanüstü hadiseler yaratması, Ehl-i Sünnet nezdinde inkâr edilen bir husus değildir. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de meleklerin Allah’ın emriyle çeşitli tasarruflarda bulunduğu bildirildiği gibi, peygamberlerin mucizeleri ve velilerin kerametleri de aynı ilâhî kudretin bir tecellisi olarak değerlendirilmiştir. Bu sebeple bir veli hakkında anlatılan tasarruf veya keramet türünden hadiseleri kabul etmek, onu ilahlaştırmak anlamına gelmez. Bilakis burada kabul edilen şey, Allah Teâlâ’nın dilediği kulunda dilediği fiili yaratmasıdır.
Tarih boyunca bu meselede ortaya çıkan ihtilafların önemli bir kısmı da tam olarak burada düğümlenmiştir. Bir tarafta velileri aşırı yücelterek onlara mutlak tasarruf ve ihâta edici ilim nispet edenler bulunurken, diğer tarafta keramet ve ruhânî tesir alanını bütünüyle inkâr eden yaklaşımlar ortaya çıkmıştır. Oysa muhakkik Ehl-i Sünnet âlimleri her iki aşırılıktan da sakınmış; ne velileri ulûhiyyet makamına yükseltmiş ne de Allah Teâlâ’nın kulları eliyle olağanüstü haller yaratabileceğini inkâr etmiştir.
Bu sebeple mutedil yaklaşım; velilerin kerametini ve Allah’ın izniyle meydana gelen ruhânî tasarrufları kabul etmekle birlikte, bütün tesirin hakikatte yalnızca Allah Teâlâ’ya ait olduğunu bilmek ve hiçbir mahlûka bağımsız kudret nispet etmemektir. Tevhid çizgisini koruyan yaklaşım da budur.
Sonuç
Velilerin vefatlarından sonraki tasarrufları meselesi, İslâm düşünce tarihinde ne tamamen reddedilmiş ne de sınırsız biçimde kabul edilmiş bir konu olmuştur. Bilakis mesele, asırlar boyunca kelâm, tasavvuf ve fıkıh sahasında söz sahibi olan muhakkik âlimler tarafından dikkatle ele alınmış; ruhun bedenin ölümüyle tamamen yok olmadığı, idrak ve şuura sahip şekilde varlığını sürdürdüğü, Allah Teâlâ’nın dilediği kulları vasıtasıyla birtakım tasarruf ve kerametlerin meydana gelebileceği kabul edilmiştir. Fahreddin er-Râzî, Teftâzânî, Münâvî, Kevserî, Hamevî, İbn Âbidîn, Necmüddîn el-Gazzî ve hatta bazı meselelerde İbnü’l-Kayyim gibi farklı meşrep ve dönemlere mensup âlimlerin açıklamaları, bu anlayışın Ehl-i Sünnet ilim geleneğinde bütünüyle yabancı bir düşünce olmadığını açıkça göstermektedir.
Ancak muhakkik Ehl-i Sünnet çizgisi, bu meseleyi hiçbir zaman ölçüsüz bir kutsamacılığa dönüştürmemiştir. Zira hakikî tesir, yaratma, mutlak kudret ve her şeyi kuşatan tasarruf yalnızca Allah Teâlâ’ya mahsustur. Velilerden meydana gelen harikulade hâller ise onların zatlarından kaynaklanan bağımsız bir güç değil, Allah Teâlâ’nın yaratması, izni ve meşîetiyle ortaya çıkan birer keramet mesabesindedir. Bu sebeple bir velinin Allah’tan müstağni, kendi başına tasarruf eden müstakil bir kudret sahibi olduğuna inanmak açık bir sapmadır ve tevhid akidesiyle bağdaşmaz. Ehl-i Sünnet’in kabul ettiği tasarruf anlayışı ise sebepler dünyasında cereyan eden diğer ilâhî tasarruflardan farklı değildir. Nasıl ki meleklerin ruh kabzetmesi, bazı kulların duasıyla yağmurun yağması veya peygamberlerin eliyle mucizelerin meydana gelmesi hakikatte Allah’ın fiili ise, velilerden zuhur eden kerametler de aynı şekilde Allah Teâlâ’nın yaratmasıyladır.
Öte yandan meseledeki dengeyi korumak en az kabul kadar önemlidir. Çünkü tarih boyunca bazı çevreler velileri aşırı yüceltip onları adeta kâinatı bağımsız biçimde yöneten varlıklar gibi tasvir etmiş, bazıları ise buna tepki olarak keramet ve ruhânî tasarruf fikrini bütünüyle inkâr etmiştir. Hâlbuki muhakkik âlimlerin yolu bu iki aşırılığın ortasında yer almaktadır. Onlar ne sahih nakilleri ve ümmetin birikimini inkâr etmişler ne de her anlatılan menkıbeyi sorgusuz şekilde kabul etmişlerdir. Bilakis sübut, sened, aklî imkân ve şer‘î ölçü prensiplerini esas alarak hareket etmiş; sahih şekilde nakledilenleri kabul etmiş, problemli rivayetlerde ise ihtiyatlı davranmışlardır.
Bu çerçevede velilerin vefatlarından sonra birtakım tasarruflarının mümkün olduğunu kabul etmek, onları ilahlaştırmak veya Allah Teâlâ’ya ortak koşmak anlamına gelmemektedir. Aksine bu anlayış, bütün tesirin hakikatte yalnızca Allah Teâlâ’ya ait olduğunu; kulların ise ancak O’nun kudreti, izni ve yaratmasıyla bir vesile konumunda bulunduğunu kabul etmektedir. Dolayısıyla Ehl-i Sünnet geleneğinin bu meselede benimsediği yaklaşım, ne katı bir inkâr ne de kontrolsüz bir kabulleniştir; bilakis tevhid esasını merkeze alan, nakil ve aklı birlikte değerlendiren mutedil ve muhakkik bir anlayıştır.