|
ÜÇÜNCÜ HİKÂYE
Rasûlüllah (S.A.V.) Efendimiz Hazretleri, gazadan dönerken istirahat
için bir yerde durmuşlardı. Hâlid Bin Velid (R.A.) bu arada, Kazâ-i
hacet için bir miktar geç gelmişti. Fakat o gelmeden evvel İslâm askeri
gittiği için, kendisi orada yalnız kaldı. Onları bulmak için dolaşırken
önüne bir dağ geldi. Dağın üzerine çıktı ve etrafı gözetti. Bir de gördü
ki, dağın eteğinde kalabalık bir insan topluluğu var ve ortalarında da
bir minber kurulmuş. Hazreti Hâlid, o cemaatın yanına vardı ve niçin
toplandıklarını sordu. Onlar:
— Biz 70 bin kişiyiz. Bu dağda bir rahibimiz var. Her yıl bir defa çıkıp
bize vaaz ve nasihat eder. Biz de bir yıl boyunca onun nasihatları ile
amel ederiz, dediler.
Hazreti Hâlid de, o rahibin gelmesini bekledi. Râhib, biraz sonra,
üzerine eski elbiseler giymiş ve boğazına zincir takmış olduğu halde
geldi. Halk ile musafaha edip, minberin üzerine çıktı. Halka dönerek:
— Bugün size vaaz etmeyeceğim.
— Niçin etmeyeceksin. Bir yıldan beri, senin vaazını dinlemek için
bekleşiyoruz.
— Sizin içinizde, Ümmet-i Muhammed'den bir kimse var. Onun için size
vaaz etmeyeceğim.
Bunun üzerine halk birbirine karıştılar. Hazreti Halid'i bilemediler.
Zira, Hazreti Hâlid de onların elbiseleri gibi elbise giyinmiş ve
silahları gibi de silah kuşanmıştı. Ayrıca onların lisanı ile de
konuştuğu için onu, kimse tanıyamadı. Râhib:
— Ey İnsanlar! Siz sakin olun. Ben onu bulurum, dedi. Ve ey kimse! adını
ve mekânını bilmiyoruz. Dinin hakkı için yerinden kalkıp kendini bildir.
Hazreti Hâlid, kendi kendine: «Eğer ben kendimi bildirirsem, öldürürler»
diye düşündü. Râhib tekrar aynı şekilde çağırdı.
Hazreti Hâlid bu defa şöyle düşünür; Eğer benim canım var ise, Din-i
İslâm yoluna kurban olsun. Ve ayağa kalkarak kendini bildirir. Halk
hemen öldürmeye hücum ederler. Fakat Râhib:
— Ey cemaat! Ondan uzak durun. Zira 70 bin kişinin, bir kişiyi öldürmesi
mürüvvet değildir. Onlar da Hazreti Hâlid'den uzaklaşıp oturdular. Râhib:
— Ey kişi! Bana yakın gel, diyerek minberden bir kaç merdiven yukarı
çıkardı. Ve sordu: Sen Hazreti Muhammed'in sahabelerinin büyüklerinden
mi, yoksa küçüklerinden misin?
— O büyük sahabelerinden değilim ki, benim üzerime sahabe olmaya. Ve o
küçük sahabelerinden dahi değilim ki, benden aşağı sahabe olmaya. Belki
sahabelerinin orta kısmına dahilim.
— İlimden hiç birşey bilir misin?
— Bana yetecek kadar bilirim.
— Sana bazı şeylerden sual edeceğim, cevap verir misin?
— Eğer bilirsem cevap veririm. Fakat bilemezsem benim için ayıp yoktur.
Zira her ilim sahibinin üzerinde ondan daha fazla bilen vardır. Râhib:
— Peygamberiniz Hazreti Muhammed (S.A.V.), iddia edermiş ki, Hak Teâlâ
Hazretleri, Cennette her yarattığı şeyin dünyada bir misali vardır.
Fakat Hak Teâlâ Cennette bir ağaç yaratmıştır ve adı «Tûbâ»dır. Bu
ağacın kökü birdir ve dalları Cennetteki bütün köşklerin içine girmiştir.
Onun için ben dünyada bunun misali olduğuna inanmıyorum. Sence bunun
misali nedir? Hz. Hâlid:
— Onun dünyadaki misali güneştir. Zira güneş, ne zaman ki Hak Teâlâ'nın
emri ile meşrik tarafından doğar. O zaman ne bir dağ, ne ova ve ne de
bir ev, hiç bir yer kalmamak üzere onun nuru ile aydınlanır. Râhib:
— Evet, çok güzel bir cevap verdin. Sen mi çok bilirsin, yoksa Hz. Ebû
Bekr mi?
— Eğer sen Hz. Ebû Bekr'i (R.A.) görseydin, ilminin çokluğunu ancak o
zaman anlardın.
— Bir mesele daha sorayım.
— Ne istersen sor.
— Peygamberiniz Hz. Muhammed (S.A.V.) dava edermiş ki, Hak Teâlâ
Cennette dört ırmak yaratmıştır. Birisinden şârab, birisinden bal,
birisinden süd ve birisinden de su akar. Fakat hiç birbirlerine
karışmazlar. Bunun dünyadaki misali nedir?
— Hz. Allah, insan vücudunda ve bir karış miktarı yerde ki, kafadır;
dört su halk etmiştir. Hiç birbirine karışmazlar, Birisi, kulak suyudur
ve acıdır. Biri, göz suyudur ve tuzludur. Biri, burun suyudur ve
kokmuştur. Biri de ağız suyudur ve tatlıdır. Râhib:
— Yine çok güzel cevap verdin. Sen mi çok biliyorsun, yoksa Hz. Ömer mi?
— Eğer sen Hz. Ömer'i (R.A.) görseydin, o zaman ilminin çokluğunu
anlardın.
Râhib bir sual daha sorar:
— Peygamberiniz Hz. Muhammed (S.A.V.) iddia edermiş ki, Hak Teâlâ
Hazretleri Cennette bir kısım tahtlar yaratmıştır. Bunların 500 yıllık
yol kadar kalınlığı vardır. Bir kimse ona çıkmak istese, basamakları
vardır ona basar o da yukarı kaldırır ve üzerine çıkar. Dünyada bunun
misali var mıdır?
— Deve büyük bir cisim olduğu halde, küçücük bir çocuk yularına yapışıp
başını aşağıya eğerek üzerine binebilir. Ayrıca Hz. Süleyman
Aleyhisselâm'in, rüzgâr ve bulutlara nasıl hükmettiğini de misal olarak
verince, Râhib:
— Hakikaten doğru söylüyorsun. Sen mi çok biliyorsun yoksa Hz. Osman mı?
deyince Hz. Hâlid yine evvelki gibi cevap vererek:
— Eğer sen Hz. Osman'ı (R.A.) görseydin, ancak o zaman onun ilminin
çokluğunu anlardın. Râhib yine bir sual sorar:
— Peygamberiniz Hz. Muhammed (S.A.V.) yine dava edermiş ki, ehl-i cennet
yerler içerler fakat hiç bir istifra ve kazâ-i hacete muhtaç
olmazlarmış. Bunun dünyada misali var mıdır? Hz. Hâlid:
— Vardır. Ana rahmindeki çocuklara, dört - beş aydan sonra Hak Teâlâ
Hazretleri iştiha verir ve onlar da çok çeşitli gıdalar ile beslenirler.
Fakat hiç bir istifra ve kazâ-i hacete muhtaç olmazlar. Râhib:
— Hakikaten doğru söylüyorsun. Sen mi daha çok bilirsin, yoksa Hz. Ali
mi?
— Eğer sen Hz. Ali'yi (R.A.) görseydin, ilim hazinesinin ne demek
olduğunu o zaman anlardın, der.
Râhib bir sual daha sormaya hazırlanırken, Hz. Hâlid:
— Artık insaf eyle, sen bana dört sual sordun. Dördüne de cevap verdim.
Şimdi ben sana bir sual sorayım cevap ver. Râhib:
— Ne istersen sor, cevap vereyim. Ve Hz. Hâlid sorar:
— Cennetin anahtarı nedir?
— Hazreti İsa ve Meryem'e imân etmektir.
— Hz. İsa ve Meryem hakkı için doğruyu söyle. Cennetin anahtarı nedir?
Bana haber ver, seni tasdik edeyim.
Bunun üzerine Râhib cemaatına dönerek:
— Ey kavm! Bu kimse bizden korku üzere iken, yemin verdim ve o yemin
üzerine kendisini bize bildirdi. Şimdi ise bana bir sual sordu ve cevap
vermem için yemin verdi. Ben ise bu kimseden korkmadığım halde, yemini
tutmamak caiz değildir. Bana «Cennetin anahtarı nedir?» diye soruyor.
Doğrusu, ben kitablarda okudum ki, cennetin anahtarı «Lâ ilahe illallah
Muhammedü'r-Rasûlüllah»dır deyince, orada hazır bulunan binlerce kişi de
hep bir ağızdan: «Kelime-i Şehadet»i söyleyerek o râhib ile beraber
İslâm'a dahil oldular.
* * *
|