|
Mirac'a ilk adım
Sevgili Peygamberimiz, bütün engellemelere rağmen, gördüğü her kabileye,
İslâmiyeti anlatıyor... Kendisini himaye edip, insanlara Allahü teâlânın
emirlerini tebliğ etmesinde yardımcı olmalarını istiyor... Böylece
herkesin dünya ve ahıret huzuruna kavuşmalarını arzu ediyor.
Fakat insanlar, ne Müslüman oluyorlar, ne de himaye etmeye
yanaşıyorlardı. Ayrıca hakaret, zulüm, işkence ve alay edip,
yalanlıyorlardı. Alemlerin efendisinin günleri, çok yorgun, aç, susuz,
üzüntülü ve pek hüzünlü geçiyordu.
Gündüzleri böyle geçiyor, gece geç vakitlere kadar bu hal devam ediyordu.
Mekkeli müşrikler, gelen insanların Müslüman olmasını engelledikleri
gibi, Habib-i
Ekrem efendimize zulüm etmekten geri durmuyorlardı.
Artık Resulullah efendimiz için gidilecek bir yer yoktu. Her taraf
düşman idi. O gece doğruca amcası Ebu Talib'in kızı Ümm-i Hani'nin, Ebu
Talib Mahallesi'nde bulunan evine geldi. Ümm-i Hani, o zaman henüz iman
etmemişti. "Kimdir o" deyince, Resulullah efendimiz; "Amcan oğlu
Muhammed'im...
Kabul edersen, misafir geldim" buyurdu.
Ümm-i Hani; "Senin gibi doğru sözlü, emin, asil, şerefli misafire can
feda olsun. Yalnız, teşrif edeceğinizi önceden bildirseydiniz, bir
şeyler hazırlardım. Şimdi yedirecek bir şeyim yok" dedi.
Resulullah efendimiz, "Yiyecek, içecek istemem. Hiç biri gözümde yok.
Rabbime ibadet etmek, yalvarmak için bir yer bana yetişir" buyurdu.
Ümm-i Hani, sevgili Peygamberimizi içeri alıp; bir hasır, leğen ve ibrek
verdi. Gelen misafire ikram etmek, onu düşmandan korumak, Araplar için
en şerefli vazife sayılırdı. Bir evdeki misafire zarar gelmesi, ev
sahibi için büyük yüz karası olurdu.
Ümm-i Hani; "Bunun Mekke'de düşmanları çok. Hatta öldürmek isteyenler
var. Şerefimi korumak için, sabaha kadar O'nu gözeteyim" diye düşündü.
Babasının kılıcını alıp, evin etrafında dolaşmaya başladı.
Resulullah, o gün çok incinmişti. Abdest alıp, Rabbine yalvarmaya, af
dilemeye, kulların imana gelip, saadete kavuşmaları için duaya başladı.
Çok yorgun, aç ve üzüntülü idi. Hasır üzerine uzanıp uyuyuverdi.
O anda Allahü teâlâ, Cebrail aleyhisselama; "Sevgili Peygamberimi çok
üzdüm. Mübarek bedenini, nazik kalbini çok incittim. Bu halde, yine bana
yalvarıyor.
Benden başka hiç bir şey düşünmüyor. Git, Habibimi getir! Cennetimi,
Cehennemimi göster. O'na ve O'nu sevenlere hazırladığım nimetleri görsün.
O'na inanmıyanlara, sözleri, yazıları ve hareketleri ile O'nu
incitenlere hazırladığım azabları görsün. O'nu ben teselli edeceğim.
O'nun nazik kalbinin yaralarını ben saracağım" buyurdu.
Cebrail aleyhisselam, Resulullahın yanına gelince, O'nu mışıl mışıl uyur
buldu. Uyandırmağa kıyamadı. İnsan şeklinde idi. Mübarek ayağının altını
öptü. Kalbi, kanı olmadığı için, soğuk dudakları Resulullahı uyandırdı.
Cebrail aleyhisselamı hemen tanıdı ve; "Ey Cebrail kardeşim! Böyle
vakitsiz niçin geldin. Yoksa bir hata mı ettim. Rabbimi gücendirdim mi?
Bana acı haber mi getirdin?" buyurdu ve Rabbinin darılacağından çok
korktu.
Cebrail aleyhisselam; "Ey bütün yaratılmışların en üstünü! Ey Yaratanın
habibi, ey peygamberlerin efendisi, iyilikler menbaı, üstünlükler
kaynağı olan şerefli ve büyük Peygamber! Rabbin sana selam ediyor ve
seni kendisine çağırıyor. Lütfen kalk gidelim" dedi.
Mirac yolculuğu böylece başlamış oldu...
Ey Habibim! Sen üzülme
Mirac, Efendimizin yükseklikler alemine uruc etmesi... Derece derece
ötelerin sırlarına ermesi... Bu emirle gelen, Cebrail aleyhisselam,
Sevgili Peygamberimizi
Miraca hazırlamaya başladı. Önce, abdest aldırdı. Mübarek başına nurdan
bir imame koydu. Üzerine nurdan bir elbise giydirdi. Mübarek beline
yakuttan bir kemer taktı. Mübarek eline dört yüz inci ile süslü
zümrütten bir asa verdi. Her inci, Zühre yıldızı gibi parlardı. Mübarek
ayağına yeşil zümrütten nalin giydirdi.
Sonra el ele tutuşup Kabe'ye geldiler.
Burada Cebrail aleyhisselam, sevgili Peygamberimizin mübarek göğsünü
yardı. Kalbini çıkardı. Zemzem suyu ile yıkadı. Sonra hikmet ve iman
dolu bir tas getirip içine boşalttı ve göğsünü kapattı.
Sonra Cebrail aleyhisselam, Cennet'ten getirdiği Burak adındaki beyaz
hayvanı işaret ederek;
- Ya Resulallah! Buna bin! Bütün melekler yolunu bekliyorlar, dedi.
Bu sırada Peygamber efendimize bir hüzün çöktü ve tefekküre daldı. O
anda Allahü teâlâ, Cebrail aleyhisselama;
- Ey Cebrail! Sual eyle! Habibim niçin mahzun duruyor? diye sual edince,
Efendimiz cevap verdi:
- Ben bu kadar izzet ve ikram gördüm. Hatırıma geldi ki, kıyamet günü
zayıf olan ümmetimin hali nasıl olur? Elli bin yıl, Arasat meydanında
yaya olarak bunca günahlarını nasıl çekerler ve otuz bin yıllık yol olan
Sıratı nasıl geçerler?
Ferman-ı ilahi geldi ki;
- Ey Habibim! Hatırını hoş tut. Senin ümmetine elli bin yıllık vakti bir
an gibi ederim. Üzülme! buyurdu.
Peygamber efendimiz, Burak'a bindi. Burak çok hızlı gidiyor, bir adımda
gözün gördüğü yerin ötesine ulaşıyordu. Yolculuk esnasında Cebrail
aleyhisselam sevgili Peygamberimize bazı konak yerlerinde inip namaz
kılmasını söyledi. Alemlerin efendisi bunun üzerine tam üç defa inerek
namaz kıldı.
Cebrail aleyhisselam da namaz kıldığı yerleri bilip bilmediğini sordu.
Cevabını kendisi vererek; ilk indiği yerin Medine olduğunu ve bu şehre
hicret edeceğini haber verdi.
Öteki yerlerin de sıra ile hazret-i Musa'nın Allahü teâlâ ile cihetsiz
ve bilinmeyen bir şekilde konuştuğu Tur-i Sina olduğunu, son olarak da
İsa aleyhisselamın doğduğu Beyt-i Lahm'da namaz kıldığını haber verdi.
Sonra Kudüs'teki Mescid-i Aksa'ya geldiler.
Mescid-i Aksa'da, Cebrail aleyhisselam bir kayayı parmağı ile delerek
Burak'ı bağladı. Geçmiş peygamberlerden bazısının ruhları insan şeklinde
toplanmışlardı. Cemaatle namaz için; Âdem, Nuh ve İbrahim peygamberlere
"aleyhimüsselam" imam olmaları sıra ile söylendi. Özür dileyerek kabul
etmediler.
Hazret-i Cebrail;"Sen varken başkası imam olamaz" diyerek Habibullah'ı
ileri sürdü.
Peygamber efendimiz, peygamberlere imam olup, iki rek'at namaz
kıldırdılar.
(Mirac, Peygamberimizin Medine'ye hicretlerinden ondokuz ay önce Miladi
621 yılında, geceleyin vuku' bulmuştur.
Sevgili Peygamberimizin bu iki mahal arasındaki seyahatleri geceleyin
vuku' bulduğu için, gece yolculuğu manasında "İsra" denmiş, bu mübarek
kelime aynı olayı anlatan ayetle başlayan "İsra" suresinin de adı
olmuştur.)
Bu gelen ne güzel yolcu
Sevgili Peygamberimiz, Mirac olayının Kudüs'ten sonrasını şöyle anlatır:
Cebrail aleyhisselam bana bir kap içinde Cennet şurubu, bir kap da süt
getirdi. Sütü aldım.
Daha sonra iki bardak daha sundular. Biri su, bir bal; ikisinden de
içtim. Hazret-i Cebrail; "Bal ümmetinin kıyamete kadar devam edeceğine,
su da, ümmetinin günahlarından temizlenmesine işarettir" dedi.
Sonra beraberce göğe yükseldik. Cebrail aleyhisselam birinci kat göğün
kapısını çaldı. Sordular:
- Sen kimsin?
- Ben Cebrail'im.
- Peki yanındaki kim?
- O da Muhammed'dir.
- O'na göğe çıkmak için vahy ve Mirac daveti gönderildi mi?
- Evet, gönderildi.
"Merhaba gelen zata! Bu gelen, ne güzel yolcu!" dediler ve hemen kapı
açıldı ve kendimi Âdem'in "aleyhisselam" karşısında buldum. Bana "Merhaba"
dedi ve dua etti...
Burada çok melek gördüm. Hepsi kıyamda huşu ve hudu ile durmuşlar "Subbuhün
kuddusün Rabb-ül-melaiketi ver-ruh" zikriyle meşguldüler. Cebrail'e
sordum:
- Bu meleklerin ibadeti bu mudur?
- Evet. Bunlar yaratılalıdan beri, ta kıyamete kadar kıyam üzere olurlar.
Hak teâlâdan diledim ki, bu ibadeti ümmetime nasip etsin. Duamı kabul
etti. Namazda olan kıyam odur.
Orada bir cemaate uğradım. Melekler, onların başlarını ezerler, tekrar
eski halini alır. Yine döverler, yine eskisi gibi olurdu. "Bunlar
kimlerdir?" dedim.
"Cuma'yı ve cemaati terk edenlerdir. Rüku ve secdeleri tamam
yapmayanlardır" dedi.
Bir cemaat gördüm. Aç ve çıplak idiler. "Bunlar kimlerdir?" dedim. "Fakirlere
merhamet etmiyenler ve zekat vermiyenlerdir" dedi.
Bir cemaate uğradım. Önlerine nefis yemekler koymuşlar. Bir yanda da leş
duruyor. O nefis yemekleri bırakmış, leşi yerlerdi. "Bunlar kimlerdir?"
dedim.
"Bunlar, helali terk edip, harama meyl edenlerdir. Helal malları varken,
haram yiyen kimselerdir" dedi.
Arkasındaki yükün çokluğundan, harekete mecali kalmamış olan bir takım
kimseler gördüm. O haliyle halka seslenip, üzerine biraz daha yük
koymalarını istiyorlardı. "Bunlar kimlerdir?" dedim. "Bu kimseler,
emanete hıyanet edenlerdir. İnsanların hakkını almış iken, yine
zulmedenlerdir" dedi.
Kendi etlerini kesip yiyen bir grup insana uğradık. "Bunlar kimlerdir?"
dedim. Cebrail aleyhisselam; "Bunlar gıybet edenler ve söz taşıyanlardır"
dedi.
Bir grup insana rastladık, dilleri kafalarından çekilmiş, şekilleri
değiştirilip hınzır (domuz) suretine tebdil olmuş olarak azab olunurlar.
Cebrail aleyhisselam;
"Bunlar yalan yere şahidlik yapanlardır" dedi.
Bir kısım kadınlara rastladık. Yüzleri siyah, gözleri göktü. Ateşten
elbiseler giydirmişler. Melekler onlara ateşten gürzlerle vururlar. "Bunlar
kimlerdir?" dedim.
Hazret-i Cibril; "Bunlar zina edenler ve kocalarını inciten kadınlardır"
dedi.
Bir cemaat daha gördüm. Ateş, onları yakar, tekrar dirilirler, tekrar
yakardı. "Bunlar kimlerdir?" dedim. "Bunlar babalarına asi olanlardır"
dedi.
İkinci kat göğe çıktık. Cebrail aleyhisselam kapıyı çaldı. Kapı
açıldığında, kendimi; teyze çocukları İsa ile Yahya bin Zekeriyya'nın (aleyhimesselam)
yanında buldum. Bana; "Merhaba" dediler. Ve duada bulundular...
Meleklerden bir cemaate rastladım. Saf bağlayıp durmuşlar, cümlesi
rükuda idi. Kendilerine mahsus bir tesbihleri vardı. Devamlı olarak
rükuda dururlar, başlarını kaldırıp, yukarı bakmazlar. Cebrail
aleyhisselam; "Bu meleklerin ibadeti böyledir. Hak teâlâdan iste de
ümmetine nasib olsun" dedi. Dua ettim. Kabul buyurup, namazda rükuu
ihsan eyledi.
Sonra üçüncü kat göğe çıktık. Aynı sual ve cevaptan sonra, kapı açıldı
ve kendimi Yusuf aleyhisselamın yanında buldum. Baktım ki kendisine
güzelliğin yarısı verilmiş. Bana, "Merhaba" dedi ve dua etti...
Çok melek gördüm. Saf halinde, cümlesi secdede idiler. Yaratılalıdan
beri secdede olup, kendilerine mahsus tesbih ile tesbih ederler. Cebrail
aleyhisselam;
"Bu meleklerin ibadeti böyledir. Allahü teâlâdan iste ki, bu ameli
ümmetine müyesser eylesin" dedi. Hak teâlâdan diledim. Kabul edip
namazda size nasib eyledi.
Dördüncü kat göğe eriştim. Saf gümüşten yapılmış, nurdan bir kapısı var.
Nurdan bir kilit vurmuşlar. Kilidin üzerinde, "La ilahe illallah
Muhammedün resulullah" yazılı idi. Sual ve cevaptan sonra kendimi, İdris
aleyhisselamın yanında buldum. Bana "Merhaba" dedi ve duada bulundu.
Allahü teâlâ, onun hakkında (mealen); "Biz onu yüksek bir mekana
ref'ettik" buyurmuştur. (Meryem suresi: 57)
Bir melek gördüm. Bir kürsi üzerine oturmuş, gamlı ve üzüntülü idi.
Etrafında o kadar çok melek vardı ki, sayısını ancak cenab-ı Hak bilir.
Sağında nurani melekler gördüm. Yeşiller giymişler, çok güzel kokuları
var. Her birinin güzelliğinden yüzlerine bakılamaz. Sol tarafında
ağızlarında ateşler saçan melekler vardı. Önlerinde ateşten mızrak ve
kamçılar var. Öyle gözleri var ki, bakmağa takat getirilmez. Taht
üzerinde oturan meleğin, başından ayağına kadar gözleri var.
Daima önündeki deftere bakar, bir an gözünü ondan ayırmazdı. Önünde bir
ağaç vardı. Kah sağ eliyle ondan bir şey alıp sağındaki nurani meleklere
teslim eder, kah sol eliyle bir şey alıp solundaki zulmani meleklere
verirdi. Bu meleğe nazar edince, kalbime bir korku geldi. Hazret-i
Cebrail'e; "Bu melek kimdir?" dedim. "Azrail'dir. Bunun yüzünü görmeğe
kimsenin takati yetmez" dedi.
Yanına varıp; "Ey Azrail! Bu, ahir zaman peygamberidir ve Allahü
teâlânın habibi, sevgilisidir" dedi. Azrail aleyhisselam kalkıp bana
tazim etti; "Merhaba! Hak teâlâ senden daha şerefli bir kimse yaratmadı.
Ümmetin de, cümle ümmetlerden üstündür. Ben senin ümmetine, baba ve
analarından daha çok acırım" dedi."Senden bir ricam vardır. Ümmetim
zayıftır. Onlara yumuşak darvanasın. Ruhlarını yumuşaklıkla alasın"
dedim. "Seni en son peygamber olarak gönderen ve kendine habib kılan
Allahü teâlânın hakkı için, Allahü teâlâ gece ve gündüzde yetmişkere; "Ümmet-i
Muhammed'in ruhlarını yumuşaklıkla ve kolaylıkla al ve işlerini lütf ile
gör" diye emreder. Bunun için ben de senin ümmetine, ana ve babalarından
daha çok şefkat ederim, dedi.
Beşinci kat göğe çıktık, orada Harun aleyhisselamla karşılaştık. Bana "Merhaba"
dedi ve hayır duada bulundu.
Beşinci kat gök meleklerinin ibadetlerini gördüm. Cümlesi ayakta duruyor
ve ayaklarının parmaklarına nazar ediyor, asla başka yere bakmıyor,
yüksek sesle tesbih ediyorlardı. Hazret-i Cebrail'den "Bu meleklerin
ibadeti böyle midir?" diye sordum. "Evet, Hak teâlâdan dile de, bu
ibadeti ümmetine nasib eylesin" dedi. Dua ettim. Cenab-ı Hak ihsan etti.
Sonra altınca kat göğe çıktık. Orada Musa aleyhisselam ile karşılaştık.
Bana "Merhaba" dedi ve hayır duada bulundu. Sonra yedinci kat göğe
yükseldik, aynı soru-cevaptan sonra İbrahim aleyhisselamı Beyt-i
Ma'mur'a arkasını dayamış olarak buldum. O Beyt-i Ma'mur ki, her gün
oraya yetmiş bin melek giriyor bir daha sıraları gelmiyor. İbrahim
aleyhisselama selam verdim. Selamımı aldı. "Merhaba salih peygamber,
salih oğlum" dedi. Sonra;
"Ya Muhammed! Cennet'in yeri gayet latif ve toprağı temizdir. Ümmetine
söyle, oraya çok ağaç diksinler" dedi. "Cennet'e ağaç nasıl dikilir?"
dedim. "La havle vela kuvvete illa billah" ve "Sübhanellahi
velhamdülillahi ve la ilahe illallahü vallahü ekber" tesbihini okuyarak,
dedi.
Cebrail aleyhisselam sonra beni, Sidret-ül-Münteha'ya götürdü. Sanki
onun yaprakları fil kulakları gibi, meyveleri de kuleler gibi idi. O,
Allahü teâlânın emirlerinden herhangi birisiyle karşılaştığında,
öylesine değişiyordu ve güzelleşiyordu ki, Allahü teâlânın yaratmış
olduğu mahlukatından, hiç kimse onun güzelliğini anlatamaz.
Cebrail aleyhisselam, Sidret-ül-Münteha'nın ilerisine iletti ve bana
veda eyledi. Dedim ki: "Ey Cebrail! Beni yalnız mı bırakıyorsun?"
Cebrail aleyhisselam ıstıraba düştü. Hak teâlânın heybetinden titremeğe
başladı ve; "Eğer bir adım daha atarsam, Allahü teâlânın azametinden
helak olurum. Bütün vücudum yanar, yok olur" dedi.
Alemlerin efendisi, buraya kadar Cebrail aleyhisselam ile gelmişti.
Cebrail aleyhisselam, burada kendisini; yaratılmış olduğu suret üzere
kanatlarını açmış, her bir kanadından inciler, yakutlar saçılır bir
halde Resulullah'a gösterdi. Sonra ziyası güneşten daha parlak, Refref
adında yeşil bir Cennet yaygısı geldi.
Durmadan Allahü teâlânın zikriyle meşgul oluyor, bulunduğu alemi tesbih
sadası dolduruyordu.
Peygamber efendimize selam verdi. Resulullah efendimiz Refref'in üzerine
oturdu. Bir anda çok yükseklere çıktılar, hicab denilen yetmiş bin
perdeden geçtiler.
Her hicab arası çok uzak idi. Her perdede vazifeli melekler vardı.
Refref, Peygamber efendimizi birer birer o perdelerden geçirdi. Böylece;
Kürsi, Arş ve ruh alemlerini aştılar.
Habib-i ekrem efendimiz, her bir perdeden geçerken; "Korkma ya Muhammed!
Yaklaş, yaklaş!" diye emredildiğini duyuyordu. Bilinmeyen,
anlaşılamayan, anlatılamayan şekilde, Allahü teâlânın dilediği
yüksekliklere ulaştı. Mekansız, zamansız, cihetsiz, sıfatsız olarak
rü'yet hasıl oldu yani Allahü teâlâyı gördü.
Gözsüz, kulaksız, vasıtasız, ortamsız olarak Rabbi ile konuştu. Hiç bir
mahlukun bilemiyeceği, anlıyamıyacağı nimetlere kavuştu...
Ümmetimi isterim
İmam-ı Rabbani hazretleri, Efendimizin Miracını şöyle anlatır:
"O server aleyhissalatü vesselam, Mirac gecesinde, Rabbini, dünyada
görmedi, Ahırette gördü. Çünkü, Resul aleyhisselam o gece, zaman ve
mekan çevresinden dışarı çıktı. Ezeli ve ebedi bir an buldu. Başlangıcı
ve sonu, bir nokta olarak gördü. Cennet'e gideceklerin, binlerce sene
sonra, Cennet'e gidişlerini ve Cennet'te oluşlarını o gece gördü. İşte o
makamdaki görmek, dünyada görmek değildir. Ahıret görmesi ile
görmektir."
Peygamber Efendimize; "Rabbini sena eyle!" buyrulduğunda, O hemen;
"Ettehiyyatü lillahi vessalevatü vettayyibat" (yani, bütün lisanlar ile
olan medhler, övgüler ve senalar, beden ile olan hizmetler ve taatler,
mal ile olan iyilikler ve ihsanlar Allahü teâlâ için olsun) dedi.
Önce Allahü teâlâ, Habibine gözsüz, kulaksız, vasıtasız, mekansız
olarak; "Esselamü aleyke eyyühennebiyyü ve rahmetullahi ve berekatüh...
(Ey Resulüm!
Selamım, bereketim ve rahmetim senin üzerine olsun)" buyurarak, selam
verdi.
Peygamber efendimiz; "Esselamü aleyna ve ala ibadillahissalihin... (Ya
Rabbi! Bize ve salih kullarına da selam olsun)" diye cevap verdiler.
Bunu işiten melekler, hep bir ağızdan; "Eşhedü enla ilahe illallah ve
eşhedü enne Muhammeden abdühu ve resulüh... (Gözümle görmüş gibi bilir
ve inanırım ki,
Allahü teâlâdan başka ilah yoktur. Muhammed aleyhisselam O'nun kulu ve
resulüdür)" dediler.
Allahü teâlâ buyurdu ki: "Ey Habibim! Benim misafirimsin. İste benden ne
istersen!.." Resulullah efendimiz; "Ümmetimi isterim ya Rabbi" dedi.
Hak teâlâ, bu suali yedi yüz defa tekrarladı. Resulullah efendimiz
hepsinde; "Ümmetimi isterim" diye cevap verdi.
Allahü teâlâ; "Hep ümmetini istersin" buyurunca, O; "Ey Rabbim! Dileyen
benim, veren sensin. Cümle ümmetimi bana bağışla" diye taleb etti.
Cenab-ı Hak; "Eğer ümmetinin hepsini şimdi sana bağışlarsam, benim
rahmetim ve senin izzetin zahir olmaz. Bir kısmını şimdi sana
bağışladım. İki kısmını tehir ettim. Kıyamet günü sen dileyesin, ben
bağışlıyayım. Ta ki, benim rahmetim ve senin izzetin (şerefin) belli
olsun" buyurdu.
Sevgili Peygamberimiz bir hadis-i şeriflerinde buyurdular ki:
"O gece (Mirac gecesi), Allahü teâlâdan cümle ümmetimin hesabını bana
ısmarlamasını istedim. Hak teâlâ buyurdu ki:
"Ya Muhammed! Bundan muradın odur ki, hiç kimse, ümmetinin kabahatlerine
muttali olmasın. Benim muradım odur ki, sen şefkatli peygambersin,
yabancılara olduğu gibi, senden dahi kabahatleri ve çirkin işleri örtülü
olsun.
Ya Muhammed! Sen onların yol göstericisisin. Ben onların rabbiyim. Sen
onları yeni gördün. Ben evvelden ebede onlara nazar ettim ve nazar
ederim.
Ya Muhammed! Eğer senin ümmetin ile söyleşmeği sevmeseydim, kıyamet günü
onları hesaba çekmezdim. Büyük ve küçük hiç bir günahlarını sormazdım."
Resulullahın sualleri
Peygamber Efendimiz Miracda Cenab-ı Hakka sorduğu sualleri ve aldığı
cevapları bir hadis-i şeriflerinde şöyle anlatır:
Dedim ki: "Ya Rabbi! Cebrail'e altı yüz bin kanat verdin. Buna karşı
bana olan ihsanın nedir?"
Hak teâlâ buyurdu ki: "Senin bir kılın bana Cebrail'in altı yüz bin
kanadından sevgilidir. Senin bir kılın sebebiyle, binlerce asi günahkarı
kıyamet günü azad ederim. Ya Habibim! Cebrail kanadını açsa, doğu ile
batı arasını doldurur. Sen şefaat etsen, doğu ile batı arası asi dolu
olsa, hepsini sana bağışlarım."
Dedim ki: "Pederim Âdem'e (aleyhisselam) karşı melekleri secde ettirdin.
Buna karşı, bana olan ikramın nedir?"
Hak teâlâ buyurdu ki: "Meleklerin, Âdem'in önünde secde etmeleri, senin
nurunun, onun alnında olması sebebiyledir. Ya Habibim! Sana ondan üstün
şey verdim. İsmini ismime yakın eyledim ve Arş-ı ala üstüne yazdım. O
zaman Âdem yaratılmamış idi, namı ve nişanı yok idi. Senin ismini gökler
kapısında, hicablar üzerinde, Cennetler kapısında, köşkler ve ağaçlarda,
Cennet'in her yerinde yazdım. Cennet'te, üzerinde "La ilahe illallah
Muhammedün resulullah" yazılmış olmayan hiçbir şey yok idi. Bu mertebe,
Âdem'e verilen mertebeden daha üstündür."
Dedim ki: "Ya Rabbi! Nuh'a (aleyhisselam) gemi verdin. Buna karşı bana
ne ihsan eyledin?"
Buyurdu ki: "Sana Burak verdim ki, bir gecede yerden Arş'a eriştirdim.
Cennet ve Cehennem'i gördün. Ümmetine de mescidler verdim ki, kıyamet
günü gemilere biner gibi ümmetin o mescidlere binip, Sırat'ı göz açıp
yumacak kadar zamanda geçip Cehennem'den halas olurlar."
Dedim ki: "Ya Rabbi! İsrail oğullarına kudret helvası ile bıldırcına
benzer kuş eti indirdin."
Hak teâlâ buyurdu ki:
"Sana ve ümmetine, dünya ve ahıret nimetini ihsan ettim. Ya Habibim!
Sana bir sure verdim ki, ona benzer bir sure Tevrat'ta ve İncil'de
yoktur. O sure
Fatiha'dır. Her kim o sureyi okusa, vücudu Cehnnem'e haram olur. O
okuyan kimsenin ana ve babasının azabını hafifletirim.
Ya Habibim! Ben, senden ekrem (kıymetli, üstün, şerefli) kimse
yaratmadım.
Ya Habibim! Her kim benim birliğimi kabul ederse ve bana ortak koşmaz
ise Cennet onlarındır. Böyle olan ümmetine Cehennem'i haram ettim.
Ümmetine karşı rahmetim, gadabımı aşmıştır.
Ya Habibim! Benim katımda cümle kalktan ekremsin, şereflisin. Kıyamet
günü sana o kadar ikramlar yaparım ki, cümle alem hayret eder.
Ey Habibim! Sen Cennet'e girmeyince, diğer enbiya giremez. Senin ümmetin
girmeyince, gayri ümmet giremez.
Ya Habibim! İster misin ki, senin ve ümmetin için neler hazırladım
göresin?"
"İsterim ya Rabbi!" dedim. İsrafil'e hitab edip; "Ey İsrafil! Kulum ve
eminim ve resulüm Cebrail'e de ki, Habibimi Cennet'e iletip, Habibim ve
ümmeti için
Cennet'te neler hazırladım ise göstersin. Ta ki, mübarek hatırı
endişeden halas ola" buyurdu."
Cennette gördükleri
Alemlerin efendisi olan sevgili Peygamberimiz, İsrafil aleyhisselam ile
birlikte Cebrail aleyhisselamın yanına geldiler. Allahü teâlânın emrini
yerine getirmek için
Cebrail aleyhisselam, Peygamber efendimizi Cennet'e götürdü.
Melekler, ellerinde nur dolu tabaklarla bekliyorlardı. Cebrail
aleyhisselam;
"Ya Resulallah! Bunlar, Âdem aleyhisselamdan seksen bin yıl önce
yaratıldı. Bu makamda, tabaktakileri sana ve ümmetine saçmak için
sabırsızlanırlar.
Kıyamet günü Hazretin ve ümmetin, Allahü teâlânın emriyle Cennet'in
eşiğine ayak basınca, bu melekler tabaklardaki cevahiri üzerinize
saçacaklardır" dedi.
Cennet'te vazifeli olan Rıdvan ismindeki melek, onları karşıladı.
Peygamber efendimize müjdeler verdi ve; "Hak teâlâ, ikisini senin
ümmetine, birini de diğer ümmetlere vermek için Cennet'i üç kısım etti"
dedi ve Cennet'in her tarafını gezdirdi.
Habib-i ekrem efendimiz buyurdular ki:
"Cennet ortasında bir ırmak gördüm. Arş'ın yukarısında akar. Bir yerden
su, süt ve bal çıkar. Asla birbirine karışmaz. O ırmağın kenarı
zebercedden idi.
İçindeki taşlar cevahir, balçığı anber, otları za'feran idi. Etrafına
gümüş bardaklar koymuşlar, sayıları gökteki yıldızlardan ziyade idi.
Çevresinde kuşlar olup, boyunları deve boynu gibi idi. Her kim onların
etinden yese ve o ırmaktan içse, Hak teâlânın rızasına mazhar olur.
Cebrail'e; "Bu ırmak nedir?" diye sordum. "Kevser'dir. Hak teâlâ, onu
sana vermiştir. Sekiz Cennette olan bostanlara bu Kevserden akar" dedi.
Irmağın kenarında çadırlar gördüm. Cümlesi inci ve yakuttan idi. O
çadırlarda huriler gördüm. Yüzleri güneş gibi parlar idi. Derlerdi ki:
"Biz sevinçli ve neş'eliyiz. Bize hiç üzüntü gelmez. Biz gençleriz, hiç
yaşlanmayız. Biz iyi huyluyuz, hiç kızmayız. Biz hep böyleyiz, hiç
ölmeyiz."
Saadet köşklerine ve ağaçlarına erişip, onların nağme ve sedaları her
yeri kaplar. Öyle hoş sesleri vardı ki, o nağmeler dünyaya gelseydi,
ölüm ve mihnet dünyada olmazdı.
Cebrail "Bunların yüzlerini görmek ister misin?" dedi. "İsterim" dedim.
Bir çadırın kapısını açtı. Baktım. Öyle güzel suretler gördüm ki, eğer
bütün ömrümce onların güzelliğini anlatsam, bitiremem. Yüzleri sütten
beyaz, yanakları yakuttan kırmızı ve güneşten parlaktı. Derileri ipekten
yumuşak ve ay gibi ışıklı, kokuları miskten daha güzeldi.
Saçları gayet siyah, kimi örülmüş, kimi toplanmış, kimi salıverilmiş,
otursa, etrafında çadır gibi olur, kalksa, ayağına kadar uzanırdı. Her
birinin önünde bir hizmetçi dururdu.
Peygamber efendimiz buyurdu ki:
"Sekiz Cennet'in bağ ve bostanını ve türlü nimetlerini gördüm.
Cehennem'i ve derecelerini de görsem diye hatırıma geldi."
Cebrail elimi tutup, Cehennem'in en büyük meleği Malik'e götürdü:
"Ey Malik! Muhammed aleyhisselam, asilerin Cehennem'deki yerlerini
görmek ister O'na Cehennem'i göster" dedi
Malik, Cehennem'in tabakalarını açtı. Yedi tabakanın hepsini gördüm.
Efendimiz, Cehennemdekilerin halini görünce çok üzüldü. Merhametinden
çok ağladı. Bütün melekler de ağlaştılar.
O söyledi ise doğrudur
Alemlerin efendisi Cehennemdekilerin halini görünce ağlamaya başladı.
Allahü teâlâya yalvardı. Ümmetinin zayıflığını ve böyle azaba takat
getiremeyeceklerini söyleyerek, o kadar çok ağladı ki, Cebrail
aleyhisselam ve cümle melekler de beraber ağlaştılar.
Allahü teâlâdan hitap geldi ki:
"Ey Habibim! Senin hürmetin ve kıymetin benim katımda büyüktür, duan
kabul olunmuştur. Hatırını hoş tut. Seni, muradına eriştiririm. Sana
öyle bir makam veririm ki, pek çok sayıda asileri, senin şefaatin ile
bağışlarım. Ta ki, sen yeter diyene kadar."
Peygamber efendimiz gördüklerini anlatmaya devam ederek buyurdu ki:
"Daha sonra, Semavattan geçip, Musa'nın (aleyhisselam) bulunduğu makama
geldim.
Bana; "Hak teâlâ, sana ve ümmetine ne farz eyledi" dedi. Ben de; "Her
gün ve gece için elli vakit namaz kılınmasını bana farz kıldı" dedim.
"Rabbine dön, biraz hafifletmesini dile. Çünkü ümmetin bunun altından
kalkamaz", dedi.
Bunun üzerine, Rabbime döndüm ve dedim ki: "Ya Rabbi! Ümmetimden bu emri
biraz hafif eyle." Bunun üzerine elli vakitten sadece beş vakit indirdi.
Musa'ya (aleyhisselam) döndüm ve beş vakit indirdi dedim. Dedi ki:
"Rabbine dön! Biraz daha hafifletmesini dile. Çünkü ümmetin bunun
altından da kalkamaz." Böylece Musa (aleyhisselam) ile Rabbimin arasında
gidip geldim ve nihayet Allahü teâlâ şöyle buyurdu:
"Bu namazı beş vakte indirdim. Her namaz için on sevab vardır. Bu
bakımdan sonunda yine elli namaz olur. Zira her kim bir sevabı kastedip
de yapamazsa, onun için bir sevab yazılır. Fakat yaparsa, bire karşılık
tam on sevab yazılır. Fakat bir günaha kasdedip de yapmazsa, hiç bir şey
yazılmaz. Yaparsa, ancak o bir günah olarak kayda geçer."
Allahü teâlâ böylece, sevgili Peygamberimizin çektiği sıkıntılarla
yaralanan mübarek kalbini, teselli eyledi. Hiç bir mahlukuna vermediği,
kimsenin bilemiyeceği, anlayamıyacağı nimetleri, O'na ihsan eyledi.
Alemlerin efendisi, sonra bir anda Kudüs'e ve oradan Mekke-i
mükerremeye, Ümm-i Hani'nin evine geldiler. Yattığı yer henüz soğumamış,
leğendeki abdest suyunun hareketi durmamış idi.
Dışarda dolaşan Ümm-i Hani uyuklamış, bir şeyden haberi olmamıştı.
Peygamber efendimiz, Kudüs'ten Mekke'ye gelirken, Kureyş'in kervanına
rastladı.
Kervandaki bir deve ürktü, yıkıldı. Sabah olunca, Kabe yanına gidip
Miracını anlattı.
Kafirler, alay ettiler. Müslüman olmaya niyetli olanlar da tereddüde
düştüler. Müşriklerden bazıları sevinerek, Ebu Bekir'in evine geldiler.
Çünkü onun akıllı, tecrübeli, hesaplı bir tüccar olduğunu gayet iyi
biliyorlardı.
Kapıya çıkınca;
-Ey Ebu Bekir! İyi bilirsin. Mekke'den Kudüs'e gidip gelmek, ne kadar
zaman sürer? diye sordular. Hazret-i Ebu Bekir;
-İyi biliyorum. Bir aydan fazla sürer, dedi.
Bu söze sevinen kafir güruhu;
-Akıllı, tecrübeli adamın sözü böyle olur, dediler. Gülüp, alay ederek
ve hazret-i Ebu Bekir'in de kendileri gibi düşüneceğini umarak;
-Senin efendin, Kudüs'e bir gecede gidip geldiğini söylüyor, artık iyice
sapıttı, dediler. Hazret-i Ebu Bekir'e sevgi, saygı gösterip bel
bağladılar.
Hazret-i Ebu Bekir, Resulullah efendimizin mübarek adını işitince;
-Eğer O söyledi ise doğrudur. Bir anda gidip geldiğine ben de inandım,
deyip içeri girdi.
Canım feda olsun
Resulullahın Miraca çıktığını öğrenen, hazret-i Ebu Bekir, hemen
Resulullah efendimizin yanına geldi. Büyük kalabalık arasında, yüksek
sesle;
"Ya Resulallah! Miracınız mübarek olsun! Bizleri, senin gibi büyük
Peygambere hizmetçi yapmakla şereflendirdiği ve mübarek yüzünü görmekle,
kalbleri alan, ruhları çeken tatlı sözlerini işitmekle nimetlendirdiği
için Allahü teâlâya sonsuz şükürler ederim. Ya Resulallah! Senin her
sözün doğrudur. İnandım. Canım sana feda olsun!" dedi.
Hazret-i Ebu Bekir'in sözleri kafirleri şaşırttı. Diyecek şey bulamayıp
dağıldılar. Şüpheye düşen, imanı zayıf birkaç kişinin de kalbine kuvvet
geldi. Resulullah efendimiz o gün, Ebu Bekir'e "Sıddik" dedi. Bu adı
almakla, derecesi bir kat daha yükseldi.
Bu hale çok kızan kafirler, mü'minlerin kuvvetli imanına,
Peygamberimizin her sözüne hemen inanmalarına, O'nun çevresinde pervane
gibi dönmelerinle dayanamadılar. Resulullah efendimizi mahcup ve mağlub
etmek için, imtihan etmeğe Mescid-ı Aksa hakkında sorular sormaya
başladılar.
Resulullah efendimiz hepsine birer birer cevap verdiler. Efendimiz cevap
verirken, hazret-i Ebu Bekir; "Öyledir ya Resulallah" derdi. Halbuki,
Resulullah efendimiz edebinden, hayasından karşısındakinin yüzüne bile
bakmazdı. Buyurdu ki:
"Mescid-i Aksa'da etrafıma bakmamıştım. Sorduklarını görmemiştim. O
anda, hazret-i Cebrail Mescid-i Aksa'yı gözümün önüne getirdi.
Pencerelerini görüp sayıyor ve sorularına, hemen cevap veriyordum."
Resulullah efendimiz, yolda develi yolcular gördüğünü söyledi.
"İnşaallah Çarşamba günü gelirler" buyurdu. Çarşamba günü güneş
batarken, kervan Mekke'ye ulaştı. Kervandakilere sorduklarında fırtına
eser gibi olduğunu ve bir devenin yıkıldığını söylediler. Bu hal,
mü'minlerin imanını kuvvetlendirdi. Kafirlerin düşmanlığı da gittikçe
arttı.
Hicretten bir yıl önce, Receb ayının 27'sinde Cuma gecesi vuku bulan bu
mucizeye Mirac denir. Resulullah, miraca, ruh ve bedeni ile uyanık bir
halde çıktı.
Mirac gecesinde O'na nice ilahi hakikatler gösterildi ve beş vakit namaz
bu gecede farz kılındı. Ayrıca Bekara suresinin son iki ayet-i kerimesi
ihsan edildi.
Mirac; Kur'an-ı kerimde, İsra ve Necm suresi ile bazı hadis-i şeriflerde
bildirilmektedir.
Sevgili Peygamberimiz Miracdan sonra dört büyük halifesine Cennet'i
anlatırken buyurdular ki:
"Ya Eba Bekir'! Senin köşkünü gördüm. Kızıl altından idi. Senin için
hazırlanan nimetleri müşahede ettim.
Ya Ömer! Senin köşkünü gördüm. Yakuttan idi. Fakat içeri girmedim. Senin
gayretini düşündüm.
Ya Osman! Seni her gökte gördüm. Cennet'te köşkünü görüp seni düşündüm.
Ya Ali! Senin suretini dördüncü semada gördüm. Cebrail'e sual ettim.
Dedi ki: "Ya Resulallah! Melekler hazret-i Ali'yi görmeden duramazlar.
Hak teâlâ, onun suretinde bir melek yarattı. Dördüncü gökte durur,
melekler onu ziyaret eder, bereketlenirler."
Mirac gecesinin sabahında Cebrail aleyhisselam gelerek Resulullah
efendimize beş vakit namazı, vakitlerinde imam olarak kıldırdı.
Mirac hadisesinin Kudüs'e kadar olan kısmı ayet-i kerime ile sabit
olduğundan buna inanmayan dinden çıkar. Hadis-i şeriflerle bildirilen
göklere yükselmesi kısma inanmayan bid'at ehli yani sapık,bozuk itikatlı
olur.
|