|
Hüzünlü Yıllar
Müşrikler, İslâmın kalblere nüfuzunu ve yayılmasını önlemek için
durmadan çabalıyorlar... Buna rağmen, her geçen gün Müslümanlar biraz
daha çoğalıyor...
Müslümanlara yapılan işkence ve zulümler, onları yollarından döndürmüyor,
aksine birbirlerine daha çok sarılmalarına, kenetlenmelerine sebeb
oluyor... Hiç birisi dininden dönmüyor... Resulullah efendimizin uğrunda
canlarını feda etmekten çekinmiyorlar...
Bu bağlılığı işiten Mekke dışındaki kabilelerin merakları artıyor ve
İslâmın nuru daha uzak yerlere ulaşıyordu...
Müşrikler, Habeşistan'a gönderdikleri kimselerin isteklerine
kavuşamadıklarını, hatta Necaşi'nin Müslüman olduğunu ve Müslümanları
koruyup onlara güzel muamelede bulunduğunu öğrenince, çılgına döndüler.
Bunların acısını fazlasıyla çıkarmak, İslâm'ın kökünü kurutmak için
toplanarak, şu korkunç kararı aldılar:
"Her nerede olursa olsun, her nerede görülürse görülsün, Muhammed
aleyhisselam mutlaka öldürülecektir!.."
Kafirler bunun için yemin üstüne yeminler ettiler...
Müşriklerin bu kararını öğrenen Ebu Talib, çok üzüldü. Çiğerparesi,
mübarek yeğeninin hayatı hakkında endişeye düştü. Kabilesini toplayıp
onlara, "Kainatın sultanı"nı Kureyşli müşriklere karşı korumaları için
emir verdi. Haşimoğulları akrabalık gayretiyle bu emri yerine getirmek
üzere birleştiler.
Bunun için de Peygamber efendimizi ve O'na inanan bütün Eshabını
Mekke'nin kuzey tarafında, Beytullah'a üç km. kadar uzaklıktaki tepe
üzerinde bulunan
Şı'b-ı Ebu Talib'e yani "Ebu Talib Mahallesi"ne davet ettiler.
Resulullah efendimiz, Eshabını toplayarak, Ebu Talib Mahallesi'nde
ikamet etmeye başladı. Haşimoğullarından sadece Ebu Leheb, Peygamber
efendimizi korumak kararına karşı çıktı, "Ebu Talib mahallesi" ne
gitmedi.
O da dahil olmak üzere müşrikler birleşip, Peygamberimizi öldürmek için
fırsat kollamaya başladılar.
Müşrikler, Peygamber efendimizin ve Eshabının, Ebu Talib Mahallesi'nde
toplandıklarını görünce, tekrar bir araya geldiler. Sonra şu kararı
aldılar:
"Muhammed (aleyhisselam) öldürülmek üzere Kureyşlilere teslim edilinceye
kadar; Haşimoğullarından kız alınmayacak!.. Onlara kız verilmeyecek!..
Onlara hiç bir şey satılmayacak!... Onlardan hiç bir şey satın
alınmayacak!.. Onlarla bir araya gelinip konuşulmayacak, görüşülmeyecek!..
Onların evlerine, mahallelerine girilmeyecek!... Onlardan gelecek bir
barışma isteği asla kabul edilmeyecek!.. Hiç bir zaman onlara
acınmayacak!.."
Bu karar; iktisadi, sosyal ve ruhi bir boykottu... Çember içine alıp,
çaresiz bırakma kararıydı...
Bu boykot kararını Mansur bin İkrime kağıda yazdı ve mühürlediler;
herkesin görüp uyması için Kabe-i muazzamanın duvarına astılar.
Bu haber sevgili Peygamberimize gelince, çok üzüldüler ve dua buyurdular.
Duası derhal kabul olunup, Mansur bedbahtının elleri bir anda kurudu.
Müşrikler şaşkına döndüler ve; "Bakınız! Haşimoğullarına yaptığımız
zulmün karşılığında Mansur'un elleri kuruyup, musibete uğradı" dediler.
Akılları başlarına gelecek yerde daha da azgınlaştılar. Ebu Talib
Mahallesi'ne giden yol başlarına bekçiler diktiler. Oraya yiyecek ve
giyecek sokulmasına mani oldular. Mekke'ye gelen satıcıların Ebu Talib
Mahallesi'ne girmemesini, mallarını oraya götürmemelerini, gerekirse
yüksek fiyatla kendilerinin alacağını söylediler.
Boşuna beklediler
Abluka bütün şiddetiyle, acımasızlığıyla devam ediyor... Böylece Ebu
Talib Mahallesi'nde bulunanları açlıktan öldüreceklerini veya
Haşimoğullarının pişman olup Peygamber efendimizi kendilerine teslim
edeceklerini sandılar...
Bu hal her sene Kabe'nin ziyaret mevsimine kadar devam ederdi.
Geleneklere göre bu mevsimde kan dökülmezdi. Bu sebeple Haşimoğulları
serbestçe Mekke'ye giderler, alış-veriş yaparak bir senelik
ihtiyaçlarını karşılamaya çalışırlardı.
Onlardan birisi bir tüccarın yanına mal almaya gelse, müşriklerin ileri
gelenlerinden Ebu Leheb ve Ebu Cehil gibi müşrikler hemen yetişip
tüccarlara;
"Ey tüccarlar! Muhammed'in eshabına karşı fiyatlarınızı çok yükseltiniz.
Öyle ki, pahalı olmasından dolayı kimse bir şey satın alamasın! Bundan
dolayı mallarınız satılmayıp, elinizde kalırsa biz hepsini almaya
hazırız" derlerdi.
Onlar da mallarına yüksek fiyat söyler, Müslümanlar alamadan geri
dönerlerdi...
Bu yolda sevgili peygamberimiz, hazret-i Hadice validemiz, Ebu Bekir-i
Sıddik bütün mallarını harcadılar, çocukların açlıktan göklere çıkan
feryatlarını dindirmeye çalıştılar.
Elde avuçta olanlar bitince, otları, ağaç yapraklarını yiyerek
açlıklarını gidermeğe çalıştılar. Çocukların ağlamalarını kesmek için,
kurumuş deri parçalarını ıslatıp ateşte pişirerek yedirdiler
Başta Peygamber efendimiz ve diğer Eshab-ı kiram efendimiz açlıktan
mübarek karınlarına taş bağladılar. Çocukların ağlamalarını kesmek için
anneler bir deri bir kemik kalmışlardı. Müşriklerden biri acıyıp da
gizlice bir şey getirseydi, onu döverler çok hakaret ederlerdi. Velhasıl
geliş-gidiş kesilmiş ve Müslümanlar zor duruma düşmüşlerdi.
Müşrikler, yaptıkları bu şiddetli zulüm ile Haşimoğullarının yola gelip,
Ebu Talib'in, Peygamber efendimizi kendilerine teslim etmesini bekleyip
durdular. Ebu Talib Mahallesi'ndeki Müslümanlar ise onların bu
düşüncelerinin tam tersine Peygamber efendimizi koruyor ve ona zarar
gelmemesi için her tedbire başvuruyorlardı.
Ebu Talib, olabilecek bir suikastı önlemek için, Resulullah efendimizin
yattığı yere nöbetle muhafızlar koyuyor veya kendi evinde yatmasını
sağlıyordu.
Peygamber efendimiz ise hiç çekinmeden, Allahü teâlânın emrini yerine
getirmek, İslâmiyet'i yaymak için bir saniyesini boşa harcamıyor,
insanlari dine davet ederek onların Cehennem'den kurtulmalarına sebep
olmak için uğraşıyor, bu yolda, sabırla nasihatine devam ediyordu.
O'nu yalanlayan Kureyşli müşriklerin de, açlığın ne demek olduğunu
anlamaları için bir gün Resulullah efendimiz;
"Ey Allahım! Şunlara da, Yusuf'un (aleyhisselam) zamanındaki yedi kıtlık
yılı gibi yedi kıtlık azabı vererek bana yardım eyle" diyerek dua
buyurdular.
Bundan sonraki günlerde, gökyüzünden bir damla yağmur yağmadı. Toprak
susuzluktan kavruldu. Yerde yeşil bir nebata rastlanmaz oldu. Kureyşli
müşrikler neye uğradıklarını şaşırdılar.
Açlıktan, gökyüzüne baktıklarında her tarafı duman kaplamış gibi
görürlerdi. Akılları başlarına gelip, yaptıkları zulmün büyüklüğünü
anlar gibi oldular.
İçlerinden Ebu Süfyan'ı, Peygamber efendimizin huzur-ı şeriflerine
gönderdiler. "Bu felaketin üzerimizden kaldırılması için Rabbine bir dua
ediver; Allah, senin yaptığın duayı kabul eder. Eğer böyle bir duada
bulunursan, cümlemiz iman edeceğiz!.." diyerek yemin ettiler.
Bütün yazılar yok oldu
Uyguladıkları boykot neticesinde Müslümanların içine düştükleri
sıkıntının aynısı kendi başlarına da gelince müşrikler ne yapacaklarını
şaşırdılar...
Yaptıkları zulüm ve işkenceleri bir kenara bırakarak, Resulullah
efendimize yalvarmaya başlamışlar...
Peygamber efendimiz, yaptıklarını yüzlerine vurmadı, "iman edeceğiz"
sözleri üzerine de mübarek ellerini kaldırarak cenab-ı Hakk'a dua eyledi.
Allahü teâlâ, Habibinin duasını hemen kabul edip, Mekke üzerine bol bol
yağmur göndermiş, topraklar suya kanmış ve bitkiler yeşermeye başlamıştı.
Müşrikler kuraklık ve kıtlıktan kurtulmalarına rağmen, verdikleri sözü
unutarak küfürde yine ısrar ettiler...
"İman edeceğiz" sözlerinden dönüp yine zulme başladılar. Allahü teâlâ,
bir gün Peygamber efendimize vahiy ile; Kabe'de asılı bulunan sahifeye
bir ağaç kurdunu (güvesini) musallat ettiğini ve güvenin "Allah" isminin
yazılı olduğu yerlerden başka diğer kısımları yediğini bildirdi.
Peygamber efendimiz de amcası Ebu Talib'e;
- Ey Amca! Benim Rabbim, Kureyşlilerin sahifesine ağaç kurdunu musallat
etti. Allahü teâlânın isminden başka onda belirtilen zulüm, akraba ile
ilişiği kesme, bühtan... gibi şeylerden hiç birini bırakmadı, hepsini
yok etti, buyurdu.
Ebu Talib sordu:
- Bunu sana Rabbin mi haber verdi?
Peygamber efendimiz cevap verdi:
- Evet!..
Ebu Talib:
- Ben şehadet ederim ki, sen ancak doğru söylersin, dedi.
Hemen giyinip Kabe'ye gitti. Müşriklerin ileri gelenleri orada
oturuyorlardı. Ebu Talib'in geldiğini görünce;
"Her halde Muhammed'i bize teslim etmek üzere geliyor!.." dediler.
Ebu Talib, yanlarına vararak seslendi:
- Ey Kureyş topluluğu! Hiç bir zaman yalan söylememiş olan kardeşimin
oğlu, yazmış olduğunuz sahifedeki Allahın isminden başka bütün yazıları
bir ağaç kurdunun yediğini haber verdi. Haydi aleyhimizde yazdığınız
kağıdı getirin de görelim!.. Eğer bu söz doğru ise, yemin ederim ki,
hepimiz ölünceye kadar O'nu korumaya devam edeceğiz. Artık siz de bu
zulüm ve kötü davranışınızdan vaz geçiniz!..
Müşrikler heyecanla Kabe'nin duvarından sahifeyi indirip getirdiler. "Bismike
Allahümme"den gayri bütün yazıların silinmiş olduğunu gördüler.
Müşrikler ne diyeceklerini ve ne yapacaklarını şaşırdılar. Üç senedir
devam eden unutulmaz acıları bırakarak, gönüllerde derin yaralar açan bu
şiddetli muhasarayı kaldırdılar. Fakat düşmanlıklarından bir türlü
vazgeçmediler, üstelik daha da sertlik gösterdiler...
Bütün bu düşmanlıklarına rağmen İslâmiyet süratle yayılıyor; sevgili
Peygamberimiz Muhammed aleyhisselam, cahiliye devrinin zulmetinden
bunalan insanları kurtarmaya çalışıyor ve hakiki saadete kavuşturuyordu.
Bu saadete kavuşanlar, kavuştukları büyük nimete şükrediyorlar,
müşriklerin hakaretleri ve işkenceleri karşısında asla yılmıyorlardı.
Yine sözlerinde durmadılar
Peygamber efendimizin mucizelerine bizzat şahit olanlar veya işitenler
her gün artıyor... Muhammed aleyhisselamın bu mucizeleri ile nice
gönüller İslâm nuru ile aydınlanıyordu.
Bu mucizelerden biri de Ay'ın ikiye ayrılmasıdır. Aralarında Ebu Cehil
ve Velid bin Mugire'nin de bulunduğu bir müşrik grubu, Resul-i ekrem
efendimize;
- Eğer, sen gerçekten peygambersen, Ay'ı yarısı Kuaykıan Dağı, yarısı da
Ebu Kubeys Dağı üzerinde görünmek üzere ikiye ayır!.. dediler.
Resulullah efendimiz de;
- Eğer bunu yaparsam iman eder misiniz? buyurdu.
Onlar;
- Evet iman ederiz, dediler.
Resulullah efendimiz Ay'ın ikiye ayrılması için Allahü teâlâya dua
eyledi. Cebrail aleyhisselam, hemen sevgili Peygamberimize geldi ve;
"Ey Muhammed! Bu gece Mekkelilere, mucizeyi seyretmeleri için haber ver"
dedi.
Peygamber efendimiz, ayın on dördü, bedir yani yuvarlak olduğu o gece,
Ay'ın ikiye ayrılacağını, ibret almak isteyenlerin seyretmesini bildirdi.
O gece, sevgili
Peygamberimiz mübarek parmağı ile işaret edince, Ay ikiye ayrıldı. Biri
Ebu kubeys, diğeri de Kuaykıan dağı üzerinde görüldü. Sonra tekrar
gökyüzünde birleşti.
Resulullah efendimiz, Eshabına;
- Ey Ebu Seleme bin Abdülesed, Erkam bin Ebi'l Erkam! Şahid olunuz!
buyurdu. Yanında bulunan diğer Eshabına da; "Şahid olunuz!" buyurdu.
Müşrikler ise gözleriyle apaçık bir mucize daha gördüler.
Fakat sözlerinde durup iman etmedikleri gibi, başkalarının da iman
etmesine engel olmak için;
- Bu ancak Muhammed'in bize bir sihridir! Fakat sihri, bütün insanları
da etkileyemez ya!... Bir de başka beldelerden gelen insanlara soralım.
Bakalım onlar da aynı hadiseye şahid olmuşlar mıdır? Eğer gördülerse
Muhammed'in nübüvvet iddiası doğrudur. Aksi takdirde bu bir sihirdir,
dediler.
Gelenlerden sordular, hatta başka yerlere adam göndererek sordurdular.
- Evet o gece Ay'ın ikiye ayrıldığını gördük! diye herkesten aynı şeyi
işittiler. Yine inkar ettiler. İnkarcıların başında Ebu Cehil vardı.
İnsanların iman nimetine kavuşmaması için;
-Ebu Talib'in yetiminin sihri, semaya da te'sir etti!.. diyerek,
kalbleri ifsad ediyordu.
Onun bu inkarı üzerine Allahü teâlâ ayet-i kerimeler indirdi. Mealen
şöyle buyuruldu;
"Saat yaklaştı ve Ay yarıldı bir mucize görecek olsalar yüz çevirirler
ve; 'Daimi bir büyüdür' derler. Ve onlar, tekzib ettiler, yalanladılar,
kendi hevalarına tabi oldular, uydular. Halbuki her iş vuku bulacaktır.
Ahd olsun ki onlara vaz geçirecek nice mühim haberler gelmiştir ki,
kemale ulaşmış tam bir hikmettir. İnkar edene, yüz çevirene ne fayda. O
halde, ey Habibim! Onlara risaletini, peygamberliğini tebliğ et. Ve
Hakk'a davetten sonra sen de onlardan yüz çevir.... O gün, gözleri zelil
ve hakir olarak (korku ve dehşetten nereye gideceklerini bilmez bir
halde) dağılmış çekirgeler gibi, kabirlerinden çıkacaklar. Kafirler, "Bugün
bize ne zor ve çetin bir gün" diyecekler." (Kamer suresi: 1-8)
Rabbim hidayet versin
Müşriklerin, Müslümanlara uyguladıkları üç senelik ablukanın sona
ermesinden sonra, Necran'dan bir grup Resulullah efendimize geldi.
Bunlar yirmi kadar olup, Habeşistan'a hicret den Eshab-ı kiramdan
İslâmiyet'i işitmişler; İslâmiyet'i öğrenmek ve Peygamber efendimizi
görmek saadetine kavuşmak için Mekke'ye gelmişlerdi.
Kabe-i muazzamanın yanında Resulullah efendimizle görüştüler. Pek çok
sualler sorarak, arzu ettiklerinden daha güzel ve daha mükemmel cevaplar
aldılar.
Kureyşli müşrikler de etraftan onları seyrediyordu.
Alemlere rahmet olarak gönderilen sevgili Peygamberimiz, onlara Kur'an-ı
kerimden bazı ayet-i kerimeler okudu. Bundan pek fazla etkilendiler ve
gözyaşlarını tutamayarak, ağladılar.
Sonra da Efendimizin daveti üzerine son derece memnun oldular ve büyük
bir sevinçle Kelime-i şehadet getirip, Müslüman olmakla şereflendiler.
Memleketlerine dönmek üzere izin istediklerinde, Ebu Cehil yanlarına
gelip;
Sizin kadar ahmak bir kimse görmedik!.. O'nun yanında bir defa oturmakla
dininizden ayrıldınız ve ne söylediyse tasdik ettiniz!.. şeklinde
hakaret dolu sözler sarfetti.
Daha yeni Eshab olmakla şereflenen bu kimseler;
- Allahü teâlânın size de hidayet nasib etmesini dileriz. Bize
yaptığınız bu hakaret ve cahilliği, biz size yapmayız. Gerçi biz,
herhangi bir hakkınızı çiğnemiş değiliz. Fakat şunu iyi bilin ki, birkaç
cahilin sözüyle; kavuştuğumuz bu büyük nimeti asla kaybetmek istemeyiz,
bu hak dinden dönmeyiz, diye karşılık verdiler.
Allahü teâlâ, bu hadise üzerine gönderdiği ayet-i kerimelerde mealen
buyurdu ki:
"Bundan (Kur'an-ı kerimden) evvel, kendilerine kitap verdiğimiz nice
kimseler vardır ki, onlar buna (Kur'an-ı kerime) inanırlar. Onlara (Kur'an-ı
kerim) okunduğu zaman; "Buna inandık. Şüphe yok ki, bu, Rabbimizden (gelen)
bir haktır. Gerçekten biz, bundan evvel de İslâm'ı kabul etmiş
kimselerdik" dediler
İşte bunlara, sabır (ve sebat) etmeleri sebebiyle mükafatları, iki defa
verilecektir. Bunlar, kötülüğü iyilikle savarlar. Kendilerini
rızıklandırdığımız şeylerden (hayra) harcarlar. Bunlar, çirkin söz
işittikleri zaman ondan yüz çevirirler ve; "Bizim amellerimiz bize,
sizin amelleriniz size aittir. Size selam olsun, biz cahilleri aramayız
(dostluğunu da istemeyiz)" derler." (Kasas suresi: 52-56)
Buna, dağ dayanamaz, yıkılırdı
Peygamber efendimizin büyük oğlu Kasım on yedi aylıkken vefat etmişti...
Bu acı hadiseden seneler sonra, diğer oğlu Abdullah da vefat etti.
Resulullah efendimizin mübarek gözlerinden yaşlar aktığı halde dağa
dönüp; "Ey dağ! Benim başıma gelen şey, senin başına gelseydi, dayanamaz
yıkılırdın!" buyurdular ve üzüntüsünü dile getirdiler.
Hazret-i Hadice validemiz sordu:
- Ya Resulallah! Onlar şimdi nerededirler?
- Onlar, Cennetteler, buyurdu.
Resulullah efendimizin oğullarının vefatından sonraki günlerde Ebu Talib
hastalandı ve gün geçtikçe hastalığı şiddetlendi. Bunu işiten Kureyşli
müşrikler; "Ebu Talib hayatta iken, Muhammed'in himayesine çok gayret
etmiş idi. Artık göç etme zamanı yaklaştı. Son vaktinde de olsa bir
ziyaretine gidelim. Zira Hamza gibi eşi olmayan bir Arab merdanesi ve
heybeti, pehlivanlığı ve korkusuzluğu güneş gibi meydanda olan Ömer
Müslüman oldular... Her geçen gün Arab kabilelerinden insanlar gelerek
bölük bölük O'na tabi oluyorlar. Böylece Müslümanlar günden güne
çoğalıyor ve sesleri alemi tutuyor. Bu vaziyete göre ya bizim onlara
tabi olmamız, veya cenge hazır olmamız icabedecektir. Ebu Talib'e varıp
durumu anlatalım da aramızı bulsun. O'nun dinine karışmayalım, O da
bizim dinimize karışmasın" teklifiyle Ebu Talib'in yanına geldiler.
Ukbe, Şeybe, Ebu Cehil, Ümeyye bin Halef gibi tanınmış müşrikler, Ebu
Talib'in yastığı üzerine oturup şöyle dediler:
- Senin büyüklüğüne inanıyor, üstünlüğünü kabul ediyoruz. Bu sebeple
sana asla muhalefet etmedik. Korkarız ki, sen öldükten sonra, Muhammed
bizimle uğraşır, husumet aramızda devam eder. Bizi barıştır da
birbirimizin dinine karışmayalım...
Ebu Talib, Peygamber efendimizi çağırtıp tekliflerini bildirdi:
- Kureyş'in bütün ileri gelenleri senden, onların dinine karışmamanı
rica ediyorlar. Bunu kabul edersen, senin emrinde çalışırlar ve sana
yardımcı olurlar.
- Ey Amca! Ben onları, ancak bir kelimeye davet etmek istiyorum ki, o
kelime ile bütün Arablar, onlara boyun eğerler. Arab olmayanlar da cizye
öderler.
Bu teklife, Ebu Cehil;
- Olur. Onu on misli olarak söyleriz. Ne imiş o kelime? dedi. Resulullah
efendimiz;
- La ilahe illallah, derseniz ve Allahü teâlâdan başka tapmakta
olduğunuz putları da kaldırıp atarsanız, buyurunca, müşrikler hemen;
-Sen, bizden, bundan başka bir şey iste!.. dediler. Peygamber efendimiz;
- Siz, güneşi getirip ellerime koyacak olsanız, ben sizden, bu kelimeden
başkasını istemem, buyurdu.
Onlar gidince, Ebu Talib, Peygamber efendimize şöyle söyledi:
- Senin Kureyş'ten istediğin şey gayet yerinde idi. Doğru söyledin...
Amcasının bu sözü, Resulullah efendimizi ümitlendirdi:
- Ey Amca! Bir kere; "La ilahe illallah" de! Ta ki, kıyamet günü sana
şefaat edeyim.
- Halkın, ölmekten korktu da onun için Müslüman oldu, diyerek
ayıplamalarından korkuyorum. Yoksa senin hatırını hoş ederdim, diyerek
nefsine ağır geldiğini söyledi ve hastalığının git-gide ağırlaşması
üzerine vefat etti.
(Ebu Talib'in, daha sonra diriltilerek iman ettiği, İbni Hacer-i
Mekki'nin "Ni'met-ül kübra" kitabında ve "Mir'at-i Mekke) de
tafsilatıyla yazılıdır.)
Hüzün senesi
İslâmiyet yayılıyor; deniz yükseliyor. Fakat, acılarla beraber...
Resulullah efendimizin dert ortağı, yirmi dört senelik hayat arkadaşı
olan mübarek Hazret-i Hadice validemiz de, dert ve üzüntülerle geçen üç
senelik muhasaradan sonra, Hicret'ten üç sene önce, Ramazan ayının
başında, 65 yaşında vefat etti.
Fahr-i kainat efendimiz, hazret-i Hadice validemizi kendi mübarek
elleriyle defneylediler. Üstüne atılan kara toprağa uzun uzun bakıp
döndüler. Onun ayrılığından, çok hüzünlendiler. Aynı sene içinde amcası
Ebu Talib'in ve hazret-i Hadice validemizin vefatı, Peygamber efendimizi
üzüntüye boğmuştu. Bundan dolayı bu seneye "Senet-ül-hüzn" yani hüzün
senesi denildi.
Hazret-i Hadice validemizin vefatı, sevgili Peygamberimizi haddinden
ziyade üzmüştü. Çünkü en önce imana gelen ve Resulullah efendimizi
tastik eden o idi.
Ayrıca O'nun en büyük desteği ve teselli vereni idi...
Herkes düşman iken, o, bütün kalbini açmış ve Peygamberimizin
muhabbetiyle dolmuş idi. Bütün malını, servetini, nesi varsa İslâmiyet
uğruna harcamış, sevgili
Peygamberimizin hizmetini görmek için, gecesini gündüzüne katmıştı.
Resulullahı hiç bir zaman üzmemiş, asla hatırını kırmamıştı. Peygamber
efendimiz, bunu zaman zaman anlatır, böylece mübarek hanımının
faziletlerini yadederlerdi.
Bir gün hazret-i Hadice, Peygamber efendimiz dışardayken, O'nu aramak
için çıkmıştı. Cebrail aleyhisselam insan suretinde hazret-i Hadice'ye
göründü, hazret-i Hadice validemiz, ona, Peygamber efendimizi sormak
istediyse de, düşmanlardan olma ihtimalini düşünerek geri döndü.
Sevgili Peygamberimizi evde görünce, hadiseyi anlattı. Fahr-i kainat
efendimiz buyurdu ki:
"Senin gördüğün ve beni sormak istediğin o zatın kim olduğunu biliyor
musun? O, Cebrail (aleyhisselam) idi. Selamını sana bildirmemi söyledi.
Şunu da sana bildirmemi söyledi ki; Cennet'te senin için incilerden
yapılmış bir bina hazırlanmıştır. Tabii orada böyle üzüntülü, sıkıntılı,
zahmetli ve külfetli şeyler bulunmayacaktır."
Hazreti Hadicet'ül Kübra, gerçekten takva, fazilet ve feragat sahibi bir
üstün insandı. İlk iman şerefi O'na aittir. Ki bu şerefi bir başka
liyakatle mukayese etmek mümkün olamaz.
Eşsiz şekilde eli açıktı. Olanca servetini tereddüt etmeden İslâmiyet
uğruna feda etmiştir. Sevgili Peygamberimizi tebliğ yaptığı günlerdeki o
sıkıntılı anlarında daima destekler ve O'na ümid ve teselli verirdi.
Allah Resulü'nün İbrahim hariç bütün çocukları ondan dünyaya gelmiştir.
.
Bu ve daha nice kıymetli vasfı ile O, rızayı ilahiyi kazanmış ve Hak
teâlâyı razı etmişti. Bu sebeple Cenab-ı Hak dahi Cebrail'le Hadice
validemize selam yollamıştır.
Altmışbeş yıllık ömür, işte Hacun Mezarlığı'nda mübarek Ramazan günü
noktalanmış; Hadice validemiz cennetteki inciden sarayına gitmek üzere
ilk eşikten geçmişti...
Eli havada kaldı
Sevgili Peygamberimiz, insanların en bahtiyarlarından olan Eshabıyla,
bir benzeri daha bulunmayan sohbetler ederek, onların kalblerini
nurlandırırdı.
Gelen ayet-i kerimeleri izah eder, anlatılmayan, anlaşılmayan hiç bir
şey bırakmazdı. Bu arada müşriklerin de imana gelmesi için,
toplandıkları yerlere gider, bıkmadan ve yılmadan imana davet ederdi.
Bu duruma, Ebu Cehil ile Velid bin Mugire çok kızar;
"Bu gidişle Muhammed, herkesi kendi dinine çevirecek, putlarımıza tapan
kimse bırakmayacak" derlerdi.
Bir gün, bu işi bitirmenin tek çaresi, alemlerin efendisi olan sevgili
Peygamberimizi öldürmek olduğunda karar kıldılar... Ebu Cehil, Velid bin
Mugire'yi ve
Mahzum oğullarından birkaç delikanlıyı yanına alarak Beytullah'a geldi.
O anda sevgili peygamberimiz namaz kılıyordu.
Ebu Cehil, eline aldığı bir taş ile hemen ileri atıldı. Habib-i ekrem ve
Nebiyy-i muhterem efendimize, taşı vurmak üzere elini kaldırdığı an,
elleri havada hareketsiz kaldı. Hiçbir şey yapamadı ve şaşkına döndü. O
hali ile geldiği yere gitti. Müşriklerin yanına varınca, eli eski haline
döndü ve taş yere düştü.
Aynı taşı Mahzum oğullarından biri kapıp; "Göreceksiniz! O'nu ben
öldüreceğim!.." diyerek, Peygamber efendimize doğru yürüdü. Yaklaşınca,
bir anda gözü kör olup, etrafı göremez oldu.
Bunun üzerine, Mahzum oğulları hep birlikte sevgili Peygamberimize doğru
ilerlediler. Peygamber efendimize iyice yaklaştıkları an, onu göremez
oldular. Fakat mübarek sesini işitiyorlardı.
Sesin geldiği yere yürüdüklerinde, ses arkalarından, arkaya
döndüklerinde ise, önceki yerden gelmeye başladı. Aynı hale birkaç defa
şahid oldular.
Sonunda şaşkına dönüp; resulullah efendimize hiçbir şey yapamadan orayı
terkettiler. Bunun üzerine, Allahü teâlâ ayet-i kerime gönderip, mealen;
"Onların önlerine set çektik. Gözlerini perdeledik. Artık görmezler"
buyurdu. (Yasin suresi: 9)
Müşrikler, sevgili Peygamberimizden pek çok mucizeler gördükleri halde,
inatlarından iman etmiyorlar, üstelik Müslüman olan çocuklarına,
kardeşlerine, akraba ve arkadaşlarına eziyet ve zulümden geri
kalmıyorlardı.
Onların gittikçe şiddetlenen bu zulüm ve işkencelerine, sevgili
Peygamberimiz çok üzüldüler. Bu defa da Mekke dışına yöneldiler... Mekke
yakınlarında bulunan Taif'e giderek, oranın halkını İslâm'a davet etmeyi
düşündüler. Bu sebeple, yanlarına Zeyd bin Harise'yi alıp Taif'e
vardılar. Taif'in ileri gelenlerinden
Amr'ın oğulları; Abdi Yalil, Habib ve Mes'ud ile görüştüler. Onlara
İslâm'ı anlatıp, Allahü teâlâya iman etmelerini istediler. Onlar iman
etmedikleri gibi, hakarette bulundular, üstelik;
-Allahü teâlâ peygamber göndermek için, senden başka kimse bulamadı mı?
Allahü teâlâ senden başkasını peygamber göndermeye aciz mi?
Memleketimizden çık git! Nereye istersen oraya git!.. Senin kavmin,
söylediklerini kabul etmedi de onun için buraya geldin değil mi? Yemin
ederiz ki, biz de senden uzak duracağız. Hiç bir isteğini kabul
etmeyeceğiz, dediler.
Resulullah efendimiz, onların yanından üzüntü ile ayrıldılar. Sakif
kabilesini bir ay İslâmiyet'e davet ettiler, fakat hiç biri iman
etmediği gibi, ayrıca alay ettiler, işkence yaptılar ve yuhaladılar.
Çocukları ve gençleri, geçeceği yol kenarlarına dizerek taşa tuttular ve
üzerine saldırttılar.
Vurmayın, Resulullahtır O
Kendilerine, cenab-ı Hakkın son dinini tebliğ için gelen, onları sonsuz
Cehennem ateşinden kurtarmaya çalışan Kainatın efendisini baş tacı
edecekleri yerde,
Taifliler taşa tuttular. Atılan taşlara, hazret-i Zeyd, vücudunu siper
ederek Peygamberimize bir zarar gelmesini önlemeye çalışıyordu.
Zeyd hazretleri, sevgili Peygamberimizin etrafında dört dönüyor,
taşların O'na değmemesi için çırpınıyordu. O'nun mübarek vücuduna bir
zarar gelmesin diye kendisine gelen taşlara aldırmıyordu. Canını böyle
günlerde feda etmek için fırsat beklemiyor muydu? İşte, alemlerin
efendisini taşlıyorlar, eziyet, işkence yaparak yurtlarından çıkarmaya
çalışıyorlardı.
Hazret-i Zeyd, Peygamber efendimizi korumak için sağa-sola koşturdukça,
taşlar; başına, vücuduna, ayaklarına birbiri peşine değiyordu. Bu
sebeple, hazret-i
Zeyd'in her tarafı kanlar içinde kalmıştı... Sevgili Peygamberini
korumak için varını yoğunu harcıyor, taş atan zalimlere karşı avazı
çıktığı kadar;
-Yapmayın!.. Vurmayın!.. O alemlerin efendisidir! Resulullah'tır O!..
Benim vücudumu parça parça yapın, fakat Peygamberime bir zarar gelmesin!..
diye bağırıyordu.
Zeyd bin Harise'yi aşarak, Resulullah efendimize gelen taşlar,
Efendimizin mübarek ayaklarını kanlar içinde bırakmıştı.
Sevgili Peygamberimiz, üzüntülü, yorgun ve yaralı bir halde, Utbe ve
Şeybe ismindeki iki kardeşin bağına yaklaştılar... Orada, bütün
mü'minlerin canlarını feda etmek istediği Resulullah efendimiz, mübarek
ayaklarından akan kanları sildiler. Abdest alıp, ağacın altında iki
rek'at namaz kıldılar. Sonra mübarek ellerini kaldırıp münacatta
bulundular.
Bu hali, bağ sahipleri seyrediyordu... Resulullah efendimizin başına
gelenleri görmüşler, garipliğine şahid olmuşlardı. Merhamet damarları
harekete geldi.
Addas ismindeki köleleri ile üzüm gönderdiler. Sevgili Peygamberimiz,
üzümü yerken Besmele çekti. Üzümü getiren köle Hıristiyan idi. Besmeleyi
işitince şaşırıp sordu:
-Yıllardır buralardayım, kimseden böyle bir söz duymadım. Bu nasıl
kelamdır?
- Sen neredensin?"
- Nineveliyim.
- Yunus'un (aleyhisselam) memleketinden imişsin.
- Sen Yunus'u nerden tanıyorsun? Onu, buralarda kimse bilmez.
- O, benim kardeşimdir. O da, benim gibi peygamber idi.
- Bu güzel yüzün, bu tatlı sözlerin sahibi yalancı olamaz. Ben inandım
ki, sen Allah'ın Resulüsün, diyerek hemen Kelime-i şehadet getirip
Müslüman oldu.
Sonra da:
- Ya Resulallah! Yıllardır bu zalimlere, bu yalancılara kölelik ettim.
Herkesin hakkını yiyorlar. Herkesi aldatıyorlar. Hiç iyi tarafları yok.
Dünyalık toplamak ve şehvetlerini tatmin için her alçaklığı göze
alıyorlar. Onlardan nefret ediyorum. Sizinle birlikte gitmek, size
hizmetle şereflenmek, cahillerin, ahmakların size yapacağı
saygısızlıklara hedef olmak, mübarek vücudunuzu korumak için feda olmak
istiyorum, dedi.Resulullah efendimiz, tebessüm ederek;
- Şimdi efendilerinin yanında kal! Az zaman sonra, adımı her yerde
işitirsin. O zaman bana gel! buyurdu.
Rahmet olarak gönderildim
Taiflilere Peygamberliğini tebliğ vazifesini ifa eden, Kainatın efendisi
Mekke'ye dönmek üzere yola çıktı. Mekke'ye iki konaklık bir mesafe
kaldığında, bir bulutun kendilerini gölgelemekte olduğunu gördü.
Dikkatle baktıklarında, Cebrail aleyhisselam olduğunu anladı. Bu
hadiseyi sevgili Peygamberimiz, Aişe-i Sıddika validemize anlatır.
Bir gün hazret-i Aişe validemiz;
- Ya Resulallah! Senin başından Uhud gününden daha ıstıraplı bir gün
geçti mi? diye sordu. Resulullah efendimiz şöyle cevap verdi.
- Vallahi senin kavminden öyle cefa çektim ki, Uhud gazasında bulunan
kafirlerden onu çekmedim. İbn-i Yalil bin Abd-i Külal'e nefsimi arz
ettiğimde (yani nübüvvetimi bildirip onu dine davet ettiğimde) kabul
etmedi. Yanlarından öyle büyük bir ıstırapla ayrıldım ki, ta Karn-ı
Sealib denilen yere varıncaya kadar kendime gelemedim. Orada başımı
yukarı kaldırdım. Bir bulutun, üzerime gölgesini saldığını gördüm.
Baktım ki, bulutun içinde Cebrail (aleyhisselam) duruyor.
Bana nida edip dedi ki:
"Ya Muhammed! Hak teâlâ hazretleri, kavminin senin hakkındaki sözlerini
ve seni korumak istemediklerini işitti. Sana, dağlara me'mur olan şu
meleği gönderdi ki, ne istersen ona emredersin."
O melek de bana nida edip selam verdikten sonra;
"Ya Muhammed! Hak teâlâ hazretleri, Cibril'in dediği gibi, dağların
meleği olan beni sana gönderdi ki, ne istersen bana emredersin; emrine
amadeyim. Eğer şu iki yalçın dağın (Kuaykıan dağı ile Ebu Kubeys
dağının) Mekkeliler üzerine kapanırcasına birbirine kavuşmasını (ve
müşrikleri tamamiyle ezmesini) istiyorsan, emret kavuşturayım!" dedi.
Ben razı olmadım ve dedim ki: "Hayır! Ben alemlere rahmet olarak
gönderildim. Allahü teâlânın bu müşriklerin sulbünden, yalnız cenab-ı
Hakk'a ibadet eden ve Allahü teâlâya hiçbir şeyi ortak koşmayan bir
nesil meydana çıkarması için dua ederim."
Peygamber efendimiz Taif'ten Mekke'ye dönerken, Nahle mevkiinde birazcık
istirahat buyurdular. Bir ara namaza durmuşlardı. Nusaybin cinlerinden
bir grup oradan geçerken, sevgili Peygamberimizin okuduğu Kur'an-ı kerim
ayetlerini duyunca, durup dinlediler. Sonra Peygamber efendimizle
görüşüp Müslüman oldular. Peygamber efendimiz onlara; "Kavminize
varınca, benim imana davetimi onlara da söyleyin. Onları da imana davet
edin" buyurdu.
O cinniler, kavimlerine gidip bunu bildirince, işiten cinnilerin hepsi
iman ettiler. Bu husus, Kur'an-ı kerimde Cin suresinde ve "Buhari" ve
"Müslim" adındaki meşhur hadis-i şerif kitaplarında bildirilmektedir. .
Nebiyy-i muhterem efendimiz, Mut'im bin Adiy'in himayesinde Mekke'ye
geldi. İnsanları hak yola davet etmeye devam etti. Bu durum karşısında,
müşrikler yine azıtıp eskisinden daha çok işkence ve zulüm yapmaya
başladılar.
Bunun üzerine cenab-ı Hak, peygamber efendimize, Kabe'yi ziyaret
mevsiminde, ziyarete gelen Arab kabileleriyle görüşüp, onları İslâm'a
davet etmesini emreyledi.
Peygamber efendimizin, yalvarırcasına yaptığı bu davetlere, ne yazık ki,
hiç birisi kulak asmaz, bazıları kaba davranır, hakarette bulunur,
bazıları da suratını asıp kötü sözler sarf ederdi. Kureyş müşrikeri de
O'nu takib ederek gittikleri kabileleri ifsad ederlerdi.
İki azılı düşman
Böylesi görülmemiş... Bunca eza altında, hidayet yolundan dönen,
dayanamayan, şüpheye ve kaygıya düşen, iman duygusu gölgelenen, küfre
tekrar dönen tek kişi yoktur Eshab-ı kiramdan.
Eshabının böylesine bağlığının, sadakatinin yanında nasipsiz düşmanları
da aksine düşmanlıklarını günbegün şiddetlendirerek artırmaktalar.
Bunların başında da
Ebu Cehil gelmekte. Diğer bir nasipsiz de Kainatın efendisinin en yakın
akrabası Ebu Leheb...
Hadis imamlarımızdan, İmam-ı Ahmed, Beyheki, Taberani ve İbn-i İshak'ın
bildirdiklerine göre, Rebia bin Abbad şöyle anlatır:
Genç idim. Babamla beraber Mina'ya gitmiştik. Resul aleyhisselam, Arab
kabilelerinin kondukları yere vardı;
"Ey filan oğulları! Taptığınız şu putları atarak, Allahü teâlâya hiç bir
ortak koşmadan ibadet etmenizi, bana inanıp beni tasdik etmenizi, Hak
teâlâ tarafından gönderilmiş olduğum vazifeyi açıklayıp yerine
getirinceye kadar beni korumanızı size emreden Allahü teâlânın
resulüyüm!.." buyurdu.
Peşi sıra giden şaşı gözlü, örgülü saçlı bir adam da;
"Ey filan oğulları! Bu sizi; putlarımız Lat ve Uzza'ya tapmaktan men
edip, kendisinin uydurduğu bir dine davet ediyor!.. Sakınınız!.. O'nu
dinlemeyiniz ve O'na itaat etmeyiniz!.." diyordu.
Ben babama;
- Bu zatı takib eden kimdir? diye sordum. Babam;
- Amcası Ebu Leheb'dir, dedi.
Tarık bin Abdullah da şöyle anlatır:
Resul aleyhisselamı Zülmecaz Panayırı'nda görmüştüm. İnsanların duyması
için, yüksek sesle;
- Ey insanlar! "La ilahe illallah (Allahü teâlâdan başka ilah yoktur)"
deyiniz de kurtulunuz, buyurarak sesleniyordu.
O'nu takib eden bir kimse de eline geçirdiği taşları ayaklarına atarak;
- Ey cemaat! İnanmayınız!.. O'ndan sakınınız! Çünkü O yalancıdır!..
diyordu.
Öyle ki, değen taşlar mübarek ayaklarını kanatmıştı da, O hala yılmadan,
yorulmadan davetine devam ediyordu.
- Bu genç kimdir? diye sordular. Birisi;
- Abdülmuttalib oğullarından bir gençtir, cevabını verdi.
- Taş atan kim? diye sorduklarında;
- Amcası Ebu Leheb, dedi.
Müdrik bin Münib anlatır:
Babamla Mina'ya gelip konaklamıştık. Bir toplulukla karşılaştık. Bir
kimse onlara; "Ey insanlar! "La ilahe illallah" deyiniz de kurtulunuz"
buyuruyordu.
Etrafındaki insanlardan bazıları O'nun, o güzel yüzüne tükürüyor,
bazıları başına toprak saçıyor, bazıları da küfredip çeşitli
hakaretlerde bulunuyordu.
Bu hal öğleye kadar devam etti. Bu sırada bir kız çocuğu elinde su kabı
ile oraya geldi. O'nu o halde görünce ağlamaya başladı. O kimse, su
içtikten sonra kıza dönüp;
- Ey kızım! Baban hakkında; tuzağa düşürülüp öldürülecek, zillete
uğrayacak diye korkma! buyurdu.
Orada bulunanlara "Bu zat kimdir?" diye sorduk:
- Bu, Abdülmuttalib oğullarından Muhammed'dir, yanındaki de kızı
Zeyneb'dir, dediler.
Kaçırılan büyük fırsat
Sevgili Peygamberimiz, her türlü engellemelere rağmen İslâmiyeti
anlatmaya sabırla devam ediyor...
Bir gün yine tebliğ için Ukaz Panayırı'na gitti. Beni Amir kabilesine
varıp, onlara sordu:
- Ey Beni Amir! Sizde, size sığınan kimselere himaye nasıldır?
- Bize hiç kimse laf atamaz, habersiz ateşimizden ısınamaz!..
- Ben, Allahü teâlânın Resulüyüm. Yanınıza geldiğim zaman, Rabbimin bana
verdiği Peygamberlik vazifesini insanlara ulaştırıncaya kadar beni korur
musunuz?
-Sen, Kureyş'ten kimlerdensin?
- Abdülmuttalib oğullarındanım.
- Madem ki, Abdülmuttalib oğullarındansın, niçin onlar seni
korumuyorlar?
- Beni yalanlayanların önde geleni onlar oldular.
- Ey Muhammed! Biz seni ne reddederiz, ne de getirdiklerine iman ederiz.
Ancak, sen, peygamberlik vazifeni insanlara ulaştırıncaya kadar seni
koruruz...
Bunun üzerine Peygamber efendimiz, onların yanına oturdu. O sırada Beni
Amir'in ileri gelenlerinden Beyhara bin Faris, panayırda alış verişini
bitirip yanlarına geldiğinde, oradakilere, Peygamber efendimizi
göstererek; "Bu kimdir?" diye sordu. Onlar da; "Muhammed bin
Abdullah'dır" dediler. Beyhara onlara dedi ki;
-Sizin O'nunla ne işiniz var ki, yanınıza oturttunuz?
- Bize sığındı. Allah'ın Resulü olduğunu söylüyor ve Peygamberlik
vazifesini insanlara tebliğ edinceye kadar, kendisini korumamızı
istiyor.
Bunun üzerine Beyhara, Peygamber efendimize dönüp;
-Seni korumağa kalkmamız bütün Arabların okuna göğsümüzü hedef tutmamız
demektir. Derhal aramızdan ayrılıp kavmine dön!.. Yemin ederim ki,
kavmimin arasında olmasaydın, şimdi senin boynunu vururdum!.. demek
bedbahtlığında bulundu.
Bu sözler üzerine, Alemlerin efendisi büyük bir üzüntü içerisinde
devesine bindi. O küstah Beyhara, Resulullah efendimizi devesinden
düşürdü. Bu hadiseyi gören Eshab-ı kiramdan Dabaa binti Amir isminde bir
hanım feryad edip;
-Allahü teâlânın Habibine, şu yapılanı nasıl reva görüyorsunuz? Benim
hatırım için Resulullahı bunların elinden kurtaracak yok mudur? diyerek
akrabalarına seslendi. Amcaoğullarından üç kişi, hemen bahtsız
Beyhara'nın üzerine yürüdü.
Beyhara'nın kavminden iki kişi ona yardım etmek istediyse de, diğerleri
Beyhara'yı ve yardımcılarını hırpalayıp dövdüler...
Bu durumu takibeden sevgili Peygamberimiz, kendisi için dövüşen o üç
kimse için;
"Ya Rabbi! Bu kimselere bereketini ihsan eyle" diye hayır dua etti.
Beyhara ve yardımcıları için de;
"Ya Rabbi! Bunları da rahmetinden uzaklaştır" diye dua etti.
Hayır dua buyurduğu kimseler, Müslüman olmakla şereflenirken, diğerleri
de kafir olarak can verdiler. Beni Amir kabilesi mensupları
memleketlerine döndüklerinde, yaşlı bir kimseye, Mekke'de başlarından
geçenleri anlattılar. O kimse, Peygamber efendimizin ismini duyunca;
-Siz ne yaptınız? İsmail oğullarından hiç biri şimdiye kadar yalan yere
Peygamberlik davasında bulunmamıştır. Büyük bir fırsatı kaçırdınız.
Kaçırılan bu fırsatı artık telafi etmek çok zordur!.. diyerek üzüntüsünü
bildirdi.
|