|
Bazı zevaid sünnetleri
Zevaid sünnet: Resulullahın ibadet olarak değil de âdet olarak devamlı
yaptığı şeylerdir. Elbiseliri,oturması,kalkması iyi şeyleri yapmaya
sağdan başlaması gibi.
Saçlarını bazen uzatır bazen keserdi
Resulüllah efendimizin mübarek saçlarının vasfı hakkında hazret-i Enes
bin Malik'e soruldu:
- Resulüllah efendimizin mübarek saçları nasıldı?
Hz. Enes şöyle cevap verdi:
- İki nevi arasında idi. Çok kıvırcık değildi, çok düz de değildi. İkisi
arasında ve orta derecede idi. Uzunlukta ve kısalıkta görünüşü kulakları
ile omzunun üstünün ortasında idi, dedi.
İbni Abbas hazretleri : "Fahr-i alem efendimiz mübarek saçlarını alnının
üstüne salıverirdi. Sonradan mübarek saçlarını ayırır oldu", demiştir.
Alimler buyurmuşlardır ki: "Saçı iki tarafa ayırmak Fahr-i Kainat
efendimiz sünnetidir. Zira sonradan böyle eder olmuştu. Alnının üstüne
salıvermek de caizdir, iki yana ayırmak da caizdir. Ama ayırmak daha
üstündür."
Hazret-i Aişe-i Sıddıka validemiz buyurdu ki: "Peygamber Efendimizin
cümme'den yukarı ve vefre'den aşağı bir saçı vardı."
Cümme diye omuz başlarına yetişen saça denir. Vefre diye de kulak
yumuşağına yetişen saça denir. Velhasıl Hazret-i Aişe'nin rivayeti üzre
Resulullah efendimizin mübarek saçının uzunluğu o kadardı ki, mübarek
kulaklarının yumuşağından aşağı inmişti, ama omuzlarına varmamıştı.
İkisinin ortasında idi.
Kadı Iyaz hazretleri buyurdu ki: "Bu zikrolunan rivayetlerin
bağdaştırılması şöyle olur: Mübarek kulakları tarafında olan saçları
kulaklarının yumuşağına gelecek kadardı. Arkasında olan saçları ise
omuzlarına yetişirdi."
Şöyle de buyurmuşlardır: "Bazı rivayette kulağına kadar inmişti bazı
rivayette omzuna kadar inmişti demelerinin sebebi şudur ki, bir zamanda
öyle idi başka bir zamanda ise böyle idi demektir. Rivayetler hep
doğrudur. Peygamber efendimiz mübarek saçlarını bazan uzatırdı, ta omuz
başlarınakadar inerdi. Bazan da keserlerdi, mübarek kulaklarının
yumuşağına, yahut ortalarına kadar gelirdi.
Ümmü Hani buyurmuştur ki: "Fahr-i alem efendimiz bir zaman Mekke'de bize
gelmişti. O vakit dört gadiresi vardı."
Gadire'nin manası saç bölüğü demektir. Yani mübarek saçlarını dört bölük
edip sarkıtmıştı, demektir.
Özetlemek gerekirse; Peygamber efendimizin mubarek saçları ve sakalının
kılı çok kıvırcık ve çok düz değil, yaradılışta ondüle idi. Mubarek
saçları uzundu. Önceleri kakül bırakırdı, sonradan ikiye ayırır oldu.
Mubarek saçlarını ba'zan uzatır, ba'zan da keser, kısaltırdı, bazan de
kazıtırdı.
Erkeklerin başı kazımaları veya saçları uzatıp, tarayıp ikiye ayırmaları
sünnettir. Duruma, adete, zamana göre hareket etmelidir. Saçları bükmek,
örmek mekruhtur.
Amr bin Şuayb buyurdu ki: "Resulüllah efendimiz mübarek sakalının
eninden ve boyundan alırdı. Tirmizi hazretlerinin bildirdiği hadis-i
şerifte, Peygamber efendimiz "Bıyığını almayan, kısatmayan kimse bizden
değildir", diye buyurmuştur. Başka bir hadis-i şerifte de "
Sakallarınızı çok eyleyin ve bıyıklarınızı iyice kesin", diye
buyurulmuştur.
İbni Abdül-Hakim buyurdu ki "Bıyığı iyice kesmeli ve sakalı kesmemeli.
Bıyığı iyice kesmeden murad kazımak değildir,kısaltmaktır." buyurmuştur.
İmam-ı Nevevi hazretleri, "Bıyık kesmekte uygun olan şudur ki, dudağın
kenarı görnünceye kadar kesmeli, ta dibinden kesmemeli", demiştir.
Alimler bıyığın üstünü kırkıp iki yanından uçlarını sarkıtmayı kerih
görmüşlerdir. İbn-i Ömer'in şöyle anlatır:
Resulüllah efendimiz Mecusi topluluğu anlatıldı. Bunun üzerine
Resulullah efendimiz: "Onlar bıyıklarının ucunu uzatırlar ve sakallarını
tıraş ederler. O halde siz onlara muhalefet edin", diye buyurdu.
Ebu Ümame:" Ya Resulallah! Kitap ehli sakallarını kırkarlar ve
bıyıklarını uzatırlar, deyince, Resulüllah efendimiz,
- Siz bıyıklarınızın ucunu kırkın ve sakallarınızı çoğaltın, diye
buyurdu.
Alimlerin bildirdiklerine göre, bıyıkları kırkarak, kaşlar kadar
kısaltmak sünnettir. Sakalı çenedeki ile birlikte bir tutam uzatmak ve
bundan fazlasını kesmek sünnettir.
Sakalı bir tutam uzatmak ve bir tutamdan fazlasını kesmek sünnettir.
Sakalı bir tutamdan kısa bırakmak da, sünnete uygun değildir. Sünnete
uymak niyeti ile kısa sakal bırakmak bid'at olur. Haram olur. Sakal
bırakmak sünneti zevaidir. Emri maruf için, nafaka temini için, fitne
çıkmasını önlemek için, sakalı büsbütün traş etmek caiz ve lazım olur.
Bunlar, sünneti terk etmek için özür olur, fakat, bid'at işlemek için
özür olmazlar.
Resulullah abdestsiz durmazdı
Bera' bin Azib anlatır: Kainatın efendisi, bana "Yatacak yerine
varacağın zaman, namaz için abdest aldığın gibi, abdest al! Sonra, sağ
yanının üzerine yat ve sonra "Allahım! Kendimi, sana teslim ettim.
Yüzümü, sana çevirdim. Sırtımı, sana dayadım. Ben, senin azabından
korkar, rahmetini umarım. Senden, senin rahmetinden başka sığınılacak
yok, senin azabından korunulacak, yok! Ancak, senin rahmetine sığınılır
ve ancak, senin rahmetinle kurtulunur. Ben, senin indirmiş olduğun
kitabına ve göndermiş olduğun Peygamberine inandım!" de!
O gecende ölürsen, İslâm fıtratı üzere ölürsün. Kim, bunu söyler de, o
gece altında ölürse, İslâm fıtratı üzere ölür!" buyurdu.
Döşeğine yatmak istediği zaman, sağ yanının üzerine yatsın. Yattığı,
yanını döşeğe koyduğu zaman da "Allahım! Seni, tesbih ve tenzih ederim.
Ya Rab! Yanımı, döşeğe senin isminle koydum. Senin isminle de,
kaldırırım. Eğer, ruhumu tutar, alıkorsan, ona rahmet ve mağfiret ihsan
buyur. Eğer, geri salarsan, salih kullarını koruduğun gibi, onu koru!
Uyandığı zaman da "Hamd olsun Allaha ki, beni, cesedimde afiyetli kıldı,
ruhumu, bana geri çevirdi ve zikri için bana izin verdi." desin."
buyurmuştur.
Peygamber efendimiz, yüzü koyun yatan bir adama rastlayınca "İşte, bu,
Allahın hiç sevmediği bir yatıştır!" buyurdu.
Şerid bin Süveyd'in bildirdiğine göre: Peygamber efendimiz, yüzünün
üzerine yatmış, uyuyan bir kimse görüp ona, ayağının ucu ile dokundu ve
"Bu, yüce Allahın en sevmediği bir uyumadır!" buyurdu.
Uyuyan zat, Eshab-ı Suffa'dan Abdullah bin Tahfe olup demiştir ki "Ben,
seher vakti Mescidde karnımın, yüzümün üzerine yatmış, uyurken, birisi,
bana, ayağı ile dokundu.
-Kim bu, diye sordu.
- Ben, Abdullah bin Tahfe'yim!, dedim.
Bir de, ne göreyim? Kainatın efendisi, imiş!
- Bu, yüce Allahın, en sevmediği bir yatıştır! buyurdu.
Peygamber efendimiz, abdestsiz durmazdı.
Resulullah efendimizin, helaya çıkıp ta, abdest almadığı görülmemiştir.
Resulullah efendimizin oturuşu
Hz.Hanzala bin Hızyem "Peygamber efendimiza gittim de, kendisini bağdaş
kurup oturmuş gördüm." demiştir.
Hz.Cabir bin Semüre de, Peygamber efendimizin, sabah nmazını kıldığı
zaman, güneş doğuncaya kadar namazgahında bağdaş kurup oturduğunu
bildirir.
Peygamber efendimizin hiçbir zaman, ayaklarını, meclisinde bulunanların
önüne doğru uzattığı görülmemiştir.
Hz.Şerid bin Süveyd der ki "Kainatın efendisi, bana uğramıştı. O sırada,
ben, şöylece, sol elimi arkama koymuş, elimin yarı avucu üzerine
dayanmış bir halde oturuyordum. Kainatın efendisi "Sen, gazaba
uğrayanların oturuşu ile mi oturuyorsun?!" buyurdu." Gazaba uğrayanlar,
Yahudilerdir.
Hz.Kayle bint-i Mahreme anlatır: "Peygamber efendimizı, Kurfusa
otururken gördüm. Peygamber efendimizı, böyle, huşu içinde oturur gördüm"
Hz.Kurfusa: Kalçalar, yere konulmak, dizler, dikilip karna yapıştırılmak
ve eller, bacaklar üzerinde bağlanmak suretile oturuluş biçimine denir.
Peygamber efendimizin yemek yerken oturması da çok sadeydi. Ne kapalı
kapılar ardına çekilir, ne perdeler arkasında dikilir, ne de, kendisinin
önüne tabaklarla yemekler taşınırdı.
Peygamber efendimiz, toprak, üzerinde oturur, yemeğini de, yerde yerdi.
"Ben, kulun oturduğu gibi oturur, kulun yediği gibi yerim. Ben, ancak,
bir kulum! Sünnetimden yüz çeviren, benden değildir!" buyururdu.
Peygamber efendimiz, bir yere dayanmış olarak, yemek yediği sırada,
Cebrail aleyhisselam gelip "Ya Muhammed! Demek sen, kırallar gibi
yiyorsun?!" deyince, Peygamber efendimiz, yere oturuvermiştir.
Peygamber efendimize, bir gün, Cebrail aleyhisselamla birlikte bir melek
gelmişti ki, daha önce o, hiç gelmemişti.
Melek, Peygamber efendimize "Rabbin, sana selam ediyor ve seni, ya bir
Peygamber-Sultanlık veya bir Peygamber-Kulluk arasında serbet kılıyor;
bunlardan birisini seçmekte serbest bırakıyor. "İstersen, senin için,
Peygamber-Sultan, istersen Peygamber-Kul olma var!" buyuruyor." dedi.
Cebrail aleyhisselam "Tevazu' göster!" diye işaret edince, Peygamber
efendimiz "Peygamber-Kul olayım!" cevabını vermiştir. Bundan sonra,
Peygamber efendimiz, ne ayak üzerinde, ne de, bir yere dayanarak,
yaslanarak yemek yemiştir.
Hz.Ebu Cuhayfe anlatır: Kainatın efendisi "Ben, bir şeye dayandığım
halde, yemek yemem." buyurdu. Dayanmak, üç türlüdür: Bir yanın üzerine
dayanmak, bağdaş kurmak, ellerden birine dayanıp diğerile yemek yemek.
Bu üçüncü dayanma biçimi, yerilmiş, kınanmıştır.
Resullahın yemek yemesi
Resulullah efendimiz, yemeği üç parmakla, şehadet parmağı ile onun iki
yanındaki parmaklar ile yerdi.
Peygamber efendimiz, buyururlar ki:
"Yemeğin bereketi: Yemekten önce abdest almakta, yemekten sonra da,
abdest almak, el yıkamaktadır!"
"Kim, elindeki et, yağ, kokusunu, bulaşığını yıkamadan uyur da,
kendisinin başına bir şey gelecek olursa, kendisinden başkasını
suçlamasın!"
Peygamber efendimizin Garra diye anılan bir Karavanası vardı. Kuşluk
vakti, kuşluk namazını kıldıktan sonra içinde Serid (Tirid) bulunan bu
karavana getirilip ortaya konulurdu. (Tirid, Ufak ufak doğranmış ekmek
ve çokça etle birlikte yapılan yemeği denir.)
Müslümanlar, Tirid Karavanasının başına toplandıkları zaman, Peygamber
efendimizin, iki dizinin üzerine çöküp oturduğnu gören Bedevi (Çöl
köylüsü) "Bu, ne biçim oturuş?!" demekten kendini alamadı.
Peygamber efendimiz "Şüphe yok ki, Allah, beni kerem sahibi bir kul
kıldı, bir zorlayıcı ve inadçı kılmadı! Haydi, kıyısından yemeğe
başlayınız! Tepesinden, ortasından yemeyi bırakınız.Yemeğin bereketi,
tepesinde, ortasındadır! Sizden biriniz, yemek yiyeceği zaman, çanağın
orta tarafından yemesin. Fakat, alt tarafından yesin. Çünkü, bereket,
onun orta tarafından iner!" buyurdu.
Ömer bin Ebi Seleme der ki: Ben, Kainatın efendisiın terbiyesi altında
bulunan bir çocuktum.
Yemek yerken, elim, yemek kabının içinde dolaşırdı. Kainatın efendisi,
bana "Ey oğul! Besmele çek. Sağ elinle ye! Önünden ye!" buyurdu.
Bundan sonra, hep böyle yemeğe devam ettim.
Peygamber efendimiz "Biriniz için hizmetçisi, yemeğini, hazırlayıp
getirdiği zaman ki, o hizmetçi, yemeğin sıcağına, dumanına katlanmıştır
onu da, sofraya kendisiyle birlikte oturtsun, o da, yesin. Eğer, kaçınır,
böyle yapmazsa, veya yemek az olursa eline, ondan, bir iki lokma koysun."
buyurmuştur.
Peygamber efendimiz, hiçbir yemeği hor görmemiş, yermemiştir.
Bir yemeği, arzu ederse, yer, arzu etmezse, bırakır, susardı.
En ufak nimete bile saygı gösterir, hiçbir nimeti yermezdi.
Hiçbir nimeti, ne hoşuna gittiği için över, ne de, hoşlanmadığı için
yererdi.
Yemeğe Besmele ile başlardı
Yemek, ortaya konulduğu zaman, Peygamber efendimiz:
"Allahümme barik lena fima rezaktena vekına azabennar. Bismillah!"
diyerek dua ettikten sonra yemeğe başlardı.
Hz. Aişe validemiz bildirir: Kainatın efendisi "Sizden biriniz, yemek
yiyeceği zaman, Bismillah! desin, yüce Allah'ın ismini ansın.Yemeğe
başlamadan önce, bunu söylemeyi unutursa, "Yemeğin evveli ahiri için
Bismillah!" desin." buyurdu.
Ümeyye bin Mahşi'nin bildirdiğine göre adamın biri, besmele çekmeksizin
yemek yiyor, Peygamber efendimiz de, oturmuş, ona bakıyordu. Yemeğin
sonunda bir tek lokma kaldığı ve onu da, kaldırıp ağzına götürdüğü
sırada, adam "Yemeğin evveli ve ahiri için Bismillah!" dedi.
Peygamber efendimiz, güldü. Sonra da "Şeytan, onunla birlikte yemeye
devam ediyordu. Adam, yüce Allah'ın ismini anınca, şeytan, karnında, bir
şey bırakmayıp kustu!" buyurdu.
Peygamber efendimiz; abdest ve gusülde, ayakkabısını giymekte ve
taranmakta, mümkin oldukça, hep sağdan başlamayı sever, bir şey alacağı
zaman, sağ eli ile alır, bir şey vereceği zaman, sağ eli ile verir ve
başlayacağı her şeye sağdan başlardı.
"Sizden biriniz, ayakkabısını giyeceği zaman, giymeğe sağdan
başlasın!Ayakkabısını çıkaracağı zaman da, çıkarmağa soldan başlasın!
Ayakkabı giyilirken, sağ ayak, ayakların evveli, ayakkabı çıkarılırken
de, sağ ayak, ayakların ahiri olsun!" buyururdu.
Abdullah bin Ömer'in bildirdiğine göre: Peygamber efendimiz "Sizden
biriniz, yemek yiyeceği zaman, sağ eli ile yesin. Bir şey içeceği zaman
da, yine sağ eli ile içsin. Çünkü, şeytan, sol eli ile yer ve sol eli
ile içer!" buyurmuştur.
Bir gün tok bir gün aç olayım
Peygamber efendimiz "Aziz ve Celil olan Allah, yenilecek bir şeyi yeyip
veya içilecek bir şeyi içip te, bundan dolayı kendisine hamd eden
kulundan, muhakkak, razı olur!" buyururdu.
Ebu Said'ül'hudri der ki, Peygamber efendimiz, yeyip içtiği zaman, şöyle
dua ederdi:
"Elhamdü lillahillezi at'amena ve sekana ve caalna Müslimin = Bize
yediren, içiren ve bizi Müslümanlar zümresinden kılan Allah' hamd olsun."
Ebu Ümametülbahili'nin bildirdiğine göre: Peygamber efendimiz, yemeğini
yeyip sofra kaldırılacağı sırada şöyle de, dua ederdi:
"Elhamdü lillahi kesiren tayyiben mübareken fihi gayre mekfiyyin vela
müveddain vela müstağnen anhu Rabbena = Hamd, Allah'a mahsustur.Ey
Rabbımız! Biz, sana pek çok, her pürüzden pak, içi feyzü bereket dolu,
red ve terk olunmayan, kendisinden müstağni kalınmayan hamd ile hamd
ederiz!"
"Elhamdü lillahillezi kefana ve ervana gayre mekfiyyin vela mekfurin =
Bize yeterince yediren, içiren, bizi red etmeyen ve nankörlerden
kılmayan Allah'a hamd ederiz."
Kitaplarda bildirilen bir sofra duası da şöyle:
"El-hamdülillâhillezî eşbe'anâ ve ervânâ min-gayri-havlin minnâ ve lâ
kuvveh. Allahümme at'im-hüm kemâ at'amûnâ! Allahümmerzuknâ kalben
takıyyen, mineşşirki beriyyen lâ kâfiren ve şakıyyen."
Ebu Hüreyre'nin bildirdiğine göre: Peygamber efendimiz, yemekten sonra
ellerini yıkardı.
Peygamber efendimizin dünyaya ve dünyadaki şeylere ehemmiyet vermezdi.
Abdullah bin Mes'ud anlatır: Kainatın efendisi, bir hasırın üzerinde
yatıp uyumuş ve hasır, böğründe iz yapmıştı. yanınca, böğrünü oğuşturdum.
"Babam, anam, sana feda olsun ya Resulallah! Keşki bize bildirseydin de,
hasırın üzerine, ondan koruyacak senin için bir şey serseydik?" dedim.
"Sana, yumuşak bir döşek temin etsek!" dedik.
Kainatın efendisi "Dünyaya aid şeyler, benim neme gerek? Benim, dünya
ile olan misalim, halim: bir ağacın altında biraz gölgelendikten sonra
onu bırakarak yoluna devam eden bir süvarinin misali, hali gibidir!"
buyurdu.
Ebu Ümametülbahili'nin bildirdiğine göre: Peygamber efendimiz "Aziz ve
Celil olan Rabbim, bana Mekke vadisini altın yapmayı teklif
buyurdu."Hayır! Ya Rab! Ben, bir gün tok olayım, bir gün de, aç olayım.
Aç olduğum zaman, sana niyazda bulunayım ve seni, zikr edeyim. Tok
olduğum zaman da, sana hamd edeyim, şükredeyim! dedim." buyurmuştur.
İşte, beni ağlatan da, budur
Hz. Aişe validemiz anlatır: Peygamber efendimizin Medine'ye gelişinden
vefatına kadar Evhalkı, üç gece ard arda buğday ekmeğinden karınlarını
doyurmamıştır.
Peygamber efendimizin ve Evhalkının, çoğu zaman, yedikleri arpa ekmeği
ile hurmadan ibaret olup bunlar da fazla derecede değildi.
Resulullah efendimiz, vefatından önce, Zırh gömleğini, Evhalkının
ekmekliği için Ebu Şahma adındaki Yahudiden aldığı bir Vesk veya otuz
Sa' arpa karşılığında terhin etmiş bulunuyordu.
Hz. Aişe validemiz "Muhammed aleyhisselamı, hak din ve Kitabla Peygamber
gönderen Allah'a yemin ederek söylerim ki: Yüce Allah'ın, Peygamber
gönderdiği zamandan ruhunu kabz ettiği zamana kadar, kendisi, ne bir
elek görmüş, ne de, elekle elenmiş undan yapılan ekmek yemiştir!" demiş;
"Öyle ise, arpayı nasıl yerdiniz?" diye sorulunca da "Kepeğini (Üf!)
diyerek üflerdik!
Kainatın efendisi vefat edinceye kadar ne kendisi ne de, Evhalkı ard
arda iki gün arpa ekmeğinden karınlarını doyurmamıştır!Vallahi, Kainatın
efendisiın evinde kırk gece beklerdik te, ne kandil, ne de, bir ateş
yanardı!
Aylar, gelir geçerdi de, Resulul aleyhisselamın evlerinden herhangi
birinde ateş yanmaz, duman tüttüğü görülmezdi! İki ay gelir geçerdi de,
Muhammed aleyhisselamın evhalkı için ne bir ekmek yapılır, ne de, bir
çömlekte, tencerede yemek pişerdi!
Biz, Esvedeyn'e, yani hurmaya ve suya doyup kandığımız zaman, Kainatın
efendisi, vefat etti.
Peygamber efendimizın, bir günde, karnında iki çeşid yemek bir araya
gelmemiş kendisi, karnını hurmadan doyurduğu zaman, ekmekten doyurmamış,
ekmekten doyurduğu zaman da, hurmadan doyurmamıştır! İşte, beni ağlatan
da, budur!" demiştir.
Enes bin Malik te "Peygamber efendimizın, Allah'a kavuşuncaya kadar, ne
Hıvan üzerinde bir şey yediğini, ne halis buğday unundan yapılmış yufka
ekmek, ne de, kızartılmış kuzu kebabı gördüğünü bilmiyorum!" demiştir.
Hıvan: Yemek yeneceği sırada üzerine yemek konulan İskemle, Masa gibi
şeye denir.
Ebu Hüreyre hazretleri, Peygamber efendimizin "Allah'ım! Evhalkımı
Muhammed'in Evhalkını ölmeyecek kadar rızıklandır! Muhammed'in
evhalkının rızkını, ölmeyecek kadar kıl!" diyerek dua ettiğini
bildirmiştir.
Bize daha hayırlısını da yedir
Resulullah efendimiz, yiyeceği şeyi sofra üzerinde yerdi. Sofra, yolcu
için hazırlanan azık olup yol azığı çok kere yuvarlak deri içinde
taşındığından, yiyeceğin adı, deri kaba çevirilmiş ve ona sofra
denilmiştir.
Resulullah efendimiz, şunu yapın bunu yapın demezdi. Mevcut ne varsa onu
yerdi. Hz. Aişe validemiz anlatır: Peygamber efendimiz, bana gelir "Yanında
yiyecek var mı?" diye sorardı. "Hayır!" derdim. Bunun üzerine "Öyle ise,
ben, oruçluyum!" buyururdu.
Kainatın efendisi, yine bir gün, bize gelmişti. "Ya Resulallah! Bize,
bir hediye geldi." dedim. "Nedir o?" diye sordu. "Hays'dır!" dedim. "Ama,
ben, oruçlu olarak sabahladım." buyurdu. Hays; hurma, yağ ve keş
karıştırılarak yapılan yemektir.
Peygamber efendimiz; Helva'yı ve Bal'ı ekmek tiridini, Hurma tiridini
sebze yemeklerini severdi. Efendimize süt getirilip sunulduğu zaman "Sütte
iki bereket vardır." buyururdu.
Abdullah bin Abbas anlatır: Ben ve Halid bin Velid, Kainatın efendisi
ile birlikte Teyzem Meymune bint-i Haris'in evine vardık. Ümmü Hufeyd,
Kainatın efendisine Tere yağı ve Süt hediye etmişti.
Teyzem "Hediye edilen sütten size vereyim mi?" diye sordu. Kainatın
efendisi "Olur!" buyurdu. Teyzem gitti. Bir kabla süt getirdi.
Kainatın efendisi, alıp ondan içti. Ben, Kainatın efendisinin sağında
idim. Halid bin Velid, solunda bulunuyordu. Resulullah, sütten artanını
bana verip "Sen, iç! İstersen, tercihen Halid'e ikram et!" buyurdu.
"Ben, senin artığını içmekte, hiçbir zaman, hiçbir kimseyi, kendime
tercih etmem!" dedim.
Bunun üzerine, Resulullah efendimiz,"Allah'ın, bir yiyecek yedidiği
kimse "Allahümme barik lena fihi ve at'amna hayran minhü, Allah'ım! Sen,
bu yemekte bizim için bereket ihsan et! Bize, ondan daha hayırlısını da,
yedir!" desin!
Allah'ın, süt içirdiği kimse de "Allahümme barik lena fihi ve zidna
minhü, Allah'ım! Sen, bu sütte bizim için bereket ihsan et ve ondan,
bize ihsanını artır!" desin! Çünkü, yiyeceğin, içeceğin yerini sütten
başka bir şey tutar değildir." buyurdu."
Hiç bir yemeği yermezdi
Medineli Müslümanlar, Hurmalarının ilk çıkanını, turfandasını grödükleri
zaman, onu, Peygamber efendimize getirirler; Resulullah efendimiz de,
eline alıp bereket duası yaptıktan sonra, gördüğü çocuklardan en
küçüğünü çağırır, ona verirdi.
Enes bin Malik'in bildirdiğine göre: Peygamber efendimiz, Kabak yemeğini
severdi. İçinde kabak bulunan bir yemek getirildiği zaman, kabağı,
bulunup Peygamber efendimizin önüne doğru itilirdi. Resulullah efendimiz
"Koyunun en lezzetli eti, sırt eti" olduğunu bildirirdi.
Ümmü Eyyub'a "Resulullah aleyhisselam, evinizde yedi ay oturmuştu.
Kainatın efendisinin, en sevgili yemek hangisi idi?" diye soruldu.
Ümmü Eyyub "O'nun, kendisi için ne bir yemeğin yapılmasını emrettiğini
gördüm, ne de, sevmediği bir yemeği yerdiğini gördüm. Kendisine, Herise,
keşkek yapar, hoşuna gittiğini görürdük te, bu yemek, beş günde, altı
günde, on günde bir hazırlanırdı." dedi.
Ebu Musa'l'Eş'ari'den de "Kainatın efendisinin, Tavuk eti yediğini
gördüm." dediği bildirilmiştir.
Peygamber efendimiz, yemeğin dibinde kalanını yemeyi sever. "Her kim,
bir çanakta, kabta yemek yedikten sonra onu sıyırırsa, o, onun için
istiğfar eder!" buyururdu.
Peygamber efendimiz, yeşil hurma ile birlikte Kavun yer yeşil hurma ile
birlikte hıyar yerdi. "Bunun sıcaklığını, onun soğukluğu ile, onun
soğukluğunu da, bunun sıcakılğı ile keser, tadil ederiz!" buyururdu.
Peygamber efendimizin, şöyle buyurdukları da, bildirilir: "Ey Ebuzer! Et
pişirdiğin zaman, onun suyunu çoğalt ta, komşularnı gözet, ondan, onlara
da, paylaştır."
"Komşusu, aç olduğu halde, karnını doyuran kimse, kamil Mü'min değildir!"
"Allah'a ibadet ediniz! Yemek yediriniz! Selamı yayınız ki, Cennetlere
giresiniz!"
"Bir kişinin yemeği, iki kişiye yeter. Üç kişinin yemeği, dört kişiye
yeter. Dört kişinin yemeği, sekiz kişiye yeter!"
Esma bint-i Ebi Bekir, pişen yemeğin kaynaması ve dumanı geçinceye kadar
örtülü bulundurulmasını tavsiye eder ve Kainatın efendisinin "O, en
büyük berekettir!" buyurduğunu işittim, derdi.
Sirke, ne güzel katıktır
Resulullah efendimiz, Mekke'nin fethinde Amcası Ebu Talib'in kızı Hz.
Ümmehani'nin evine varmıştı. Ona "Yanınızda, yiyecek bir şey var mı?"
diye sordu. Hz. Ümmehani "Hayır! Yalnız, kurumuş ekmek kırıntıları ve
Sirke var! Fakat, bunları, sana sunmağa haya ederim!" dedi.
Peygamber efendimiz "Onları, getir. Suyun içine ufala. Tuz da, getir!"
buyurdu. Sirkeyi, onun üzerine döküp yedikten sonra yüce Allah'a
şükretti.
"Ey Ümmehani! Sirke, ne güzel katıktır! Sirkesi bulunan bir ev, katıktan
mahrum sayılmaz!" buyurdu.
"İçeceklerin hangisi daha lezzetlidir?" diye sorulduğu zaman, Peygamber
efendimiz "Tatlı ve serin sudur!" buyurmuştur.
Peygamber efendimiz, Büyutüssukya'dan getirilen tatlı sudan içerdi.
Büyutussukya'daki su, Medine'ye iki günlük yerde idi.
Peygamber efendimiz "Sizden biriniz, bir şey yerken sağ eli ile yesin.
Bir şey içerken de, sağ eli ile içsin. Çünkü, Şeytan, sol eli ile yer,
sol eli ile içer!"
"Sizden biriniz, bir şey içerken, kabın içine solumasın!" buyurmuş,
yenileceklerin ve içileceklerin içine solunmasını yasakladığı gibi altın
ve gümüş kabların içinde yeyip içmeyi de, kesin olarak yasaklamıştır.
Peygamber efendimiz, su içerken, bir bardak suda iki üç kere nefes alır
ve "Bu, daha yararlı ve daha kandırıcıdır."
"Sizden biriniz, bir şey içeceği zaman, bir solukta içmesin."
"Develer gibi, bir solukta içmeyiniz! İki veya üç solukta içiniz! Sonra,
içeceğiniz zaman "Bismillah!" ve ağzınızı su kabından kaldırdığınız
zaman da "Elhamdü lillah!" deyiniz!" buyurmuştur.
Nevfel bin Muaviye "Kainatın efendisi, bir şey içerken üçkere nefes
alırdı. Evvelinde yüce Allah'ın ismini anar, Besmele çeker, sonunda da,
Elhamdü lillah diyerek hamd ederdi." demiştir.
Hz. Aişe'nin bildirdiğine göre: Peygamber efendimiz, kendisi için Kırba
içinde sabahleyin kurulan Şırayı akşamleyin içerdi. Akşamleyin kurulan
Şırayı da, sabahleyin içerdi.
Kötülüklerin başı çok yemektir
Yemekten önce ve yemekten sonra el yıkamak ve sağ el ile yemek ve sağ el
ile içmek Resulullahın adetiydi. Yemekten evvel el yıkarken, önce
gençler, yemekten sonra, önce yaşlılar yıkardı.
Tabağın kenarından yemek, kendi önünden yemek, sağ ayağı dikip, sol ayak
üstüne oturmak Resulullahın sünnettir. Çok sıcak şey yimemeli ve
koklamamalıdır. Yerken hiç konuşmamayı Peygamber efendimiz uygun
görmezdi. Ateşe tapanların adetidir. Neş'eli konuşmalıdır. Tuz ile
başlamak ve bitirmek Resulullahın sünnettir ve şifadır.
Yeme ve içme bilgisini öğrenmek, ibadet bilgisini öğrenmekten önce gelir.
İslâmiyette, önce çıkan bid'atten biri, doyuncaya kadar yemektir. Hergün
et yemek, kalbe sıkıntı verir. Melekler sevmez. Eti az yemek ise ahlakı
bozar. Sofra, yani yaygı üstünde yemek ve bunu yere sermek hoş olur.
Sofra, deriden olurdu. Bitkisel yemek çok iyidir. Nebati yemek
bulunmıyan sofra aklsız ihtiyara benzetilmiştir.
Resulullahın torunlarından İmam-ı Ca'fer-i Sadık , "Malı ve evladı çok
olmak istiyen bitkisel yemek çok yisin!." buyurmuştur. Önce sofraya
oturmalı, yemeyi sonra getirmelidir. Peygamberimiz, "Ben kulum. Kullar
gibi, yere oturup yerim" buyurdu.
Acıkmadan yimemeli, çok yememelidir, doymadan kalkmalı, şaşacak şey
olmadan gülmemeli. Peygamber efendimiz, "İyiliklerin başı açlıktır.
Kötülüklerin başı tokluktur" buyuruldu. Yemeyin tadı, açlığın çokluğu
kadar artar. Tokluk, unutkanlık yapar. Kalbi kör eder, alkollü içkiler
gibi, kanı bozar. Açlık, aklı temizler, kalbi parlatır.
Fasıklarla, kötü kimselerle birlikte yememeli, içmemelidir. Kaynar
yemekleri, örtülü olarak soğutmalıdır. Resulullah efendimiz ,"Sağ el ile
yiyiniz. Sağ el ile içiniz" buyuruldu. Peygamberimiz, ekmeyi sağ eli ile
alır, sonra karpuzu sol eli ile yirdi. Ekmeyi bir eli ile değil, iki eli
ile koparmalıdır.
Lokma küçük olmalı ve iyi çiğnenmelidir. Sağına, soluna, havaya
bakmamalı, lokmasına ve önüne bakmalıdır. Ağzını çok açmamalıdır.
Sofrada elini, üstüne, başına sürmemelidir. Öksüreceği ve aksıracağı
zaman, başını geriye çevirmelidir.
Çağırılmayan sofraya oturmamalıdır. Sofrada herkesten çok yememelidir.
Karnı doyunca, bunu günah işlemekte kullanmamak için dua etmelidir.
Bunun kıyametteki hesabını düşünmelidir. İbadet yapmaya kuvvetlenmek
niyeti ile yimelidir. Aç iken de, yavaş yavaş yimelidir. Önce büyükler
başlamalıdır. Üçten çok "ye" diyerek, kimseye sıkıntı vermemelidir.
Birlikte yediği zaman, misafirleri doymadan, yemekten elini çekmemelidir.
Temizlik imanı kuvvetlendirir
Resulullah efendimiz az yer çok yememek üzerinde çok dururdu.
"İnsan kalbi, tarladaki ekin gibidir. Yemek, yağmur gibidir. Fazla su,
ekini kuruttuğu gibi, fazla gıda kalbi öldürür." Çok yiyeni, çok içeni
Allahü teâlâ sevmez buyururdu.
Resulullah, midenin üçde biri yemeklere, üçde biri içeceklere
ayrılmasını tavsiye buyururdu. Üçde biri hava payı, yani boş olmak en
aşağı derecedir. En iyi derece, az yemek ve az uyumaktır. Çok yemek,
hastalıkların başı, az yemek ilacların başıdır. Bir kişilik yemek, iki
kişiye yetişir. Misafir, ev sahibinden tuz ile ekmekten başka şey
beklememelidir. Ev sahibi, misafire lokma uzatmalıdır. Eline su
dökmelidir.
Yemekten sonra dişleri misvak ile kürdanla temizlemek Resulullahın
sünnettir. Temizliktir. Temizlik imanı kuvvetlendirir. Yemekten sonra ev
sahibine, bereket, rahmet ve mağfiret ile dua edilir. Sonra, gitmeye
izin istenir. Yemeğe davet edilir.
Yemekte korkunç ve iğrenç şeyler söylememelidir. Ölümden, hastalıktan,
Sofraya gelen yemeklere bakmamalıdır. Bir lokmayı yutmadan önce,
ikinciyi eline almamalıdır. Yemek arasında, birşey için, hatta namaz
için, sofradan kalkmamalıdır. Namazı önce kılmalıdır.
Eğer, hazırlanmış yemekler soğuyacak veya bozulacak ise ve namaz vakti,
yemekten sonra kılmaya elverişli ise, namazdan önce yemelidir. Yemek
kaldırıldıktan sonra, sofradan kalkmalıdır. Yol üstünde, ayakta,
yürürken yimemelidir.
Ağzında, elinde et, yemek kokusu varken yatmamalıdır. Çocukların elini
de yıkamalıdır. Tok iken yatmamalıdır. Gıda maddelerini, lüzumu kadar
ölçerek almalı, ölçüsüz, çok almamalıdır. İsraf olur. Yiyecek ve içecek
kapları, kapaklı olmalıdır. Nehirden, havuzdan eğilip, ağız ile
içmemelidir. İbrik, desti ağzından da içmemelidir. Fincanın, bardağın
kırık yerinden içmemelidir.
Yazın, serin içmelidir. Resulullah serin şerbet içmesini severdi. Zemzem
ayakta içilebilir. Yolcu, her suyu ayakta içebilir denildi. Aç karna su
içmemelidir. Suyu yavaş yavaş emerek içmelidir.
Resulullah hurmayı çok severdi
Resullah efendimiz keşkek yemeğini severdi. Herise, yani keşkek
pişirmesini, Peygamber efendimize, Cebrail aleyhisselam öğretti. Herise,
insanı çok kuvvetlendirir. Bütün Peygamberler arpa ekmeyi yemiştir.
Resulullah kabak tatlısını ve mercimek çorbasını, av etini ve koyun
etini severdi. Koyunun kol ve göğüs ve kürek tarafını severdi. Oğlağın
kürek etini çok severdi. Oğlak etinin hazmı kolaydır. Herkes için
uygundur.
Erkek hayvan eti, dişiden ve esmer et beyazdan daha kolay hazm olur.
Hazmının kolaylığı ve lezzeti bakımından koyunun eti, ineğin sütü daha
iyidir. Av etlerinin en iyisi geyik etidir. Tavşan eti helaldir.
Peygamberimiz yemiştir. İdrar söker, fazlası uykusuzluk yapar. Herkes
için uygundur. Kuş, piliç eti herkes için iyidir. Kümes hayvanlarından
eti en iyi olanı tavuktur.
Peygamberimiz, "Sirke, ne güzel yiyecektir" buyurdu. Sirke, en faydalı
yemektir. Hurma da yemektir. Yani ekmek ile yenir. Üzüm, hem yemektir,
hem de meyvedir. Üzümü ekmekle yemek sünnettir. Hurmayı tek yemek
sünnettir.
Kuru üzüm, ceviz, badem yemek sünnettir. Balda şifa vardır. Yetmiş
Peygamber bala bereket ile dua etmiştir. Resul, hurmayı çok severdi.
Hurma ile kavun, karpuzu birlikte yerdi. Kavun, karpuz böbrekleri
temizler, baş ağrısını giderir. Solucan düşürür. Gözlere kuvvet verir.
Resulullah serin şerbetleri çok severdi. Pilav yirken salevat-i şerife
okumalıdır.
Peygamber efendimiz, baklayı kabuğu ile yemek medh etti. Habbetüssevda,
yani çörek otu derdlere devadır buyurdu. Cevizi peynirle yemek şifadır.
Bunları yalnız yemek zarardır. Bir şey ile beraber yimelidir. Üzüm
çekirdeği zararlıdır. Efendimiz, üzüm salkımını sol eline alır, üzümü
sağ el ile yerdi. Ayva, kalbden sıkıntıyı giderir. Her kavun, karpuz ve
narda bir damla Cennet suyu vardır. Bir narı yalnız yimeli, bir damlası
boş yere gitmemelidir. Nar, çarpıntıya iyidir. Mideyi kuvvetlendirir. Et
kısmı ile birlikte sıkılıp içilirse, safra söker, pekliği giderir. İncir,
kalbe ferahlık verir. Kuluncu, sindirim organı sancılarını giderir.
Yeşil hıyarı tuz ile yemek, cevzi hurma ile bal ile yemek Resulullahın
sünnettir. Peygamberimiz, patlıcanı medhetti ve zeytin yağlı yapınız
buyurdu. Semizotunu da medh buyurdu. Kereviz, unutkanlığı giderir. İdrar
söker. Kan ve süt yapar. Kara ciğeri temizler. Harşef, ya'ni enginar,
safra taşını eritir, kanı temizler, damar sertliğine iyi gelir. Ter
kokusunu da giderir.
Bir memlekete gelenin, önce biraz çiğ soğan yimesi sıhhate iyidir. Soğan,
mikroplara karşı koyma gücünü arttırır. Soğandan sonra kereviz yinirse,
fena kokusunu giderir. Sedef otu yemekle de kokusu gider denildi.
Resulullahın son yediği yemeyin içinde soğan vardı.
Resulullahın ev içindeki halleri
Hz. Hüseyin anlatır: Peygamber efendimizın ev içindeki meşgalesini
Babamdan sordum. Babam şöyle anlattı:
Peygamber efendimiz, evine girişinden itibaren vaktini: Allah'a ibadete,
evhalkının işlerine ve kendi şahsi işlerine aid olmak üzere üçe
ayırmıştı.
Şahsına ayırdığı vakti de, kendisiyle insanlar arasında bölüştürmüştü. O
vakitte, yanına insanlardan ancak seçkin sahabileri girerdi. Halka, dini
meseleleri, onlar aracılığı ile tebliğ eder, halkı ilgilendiren hiçbir
şeyi yanında tutmaz, biriktirmezdi.
Peygamber efendimizın, Ümmetine aid vakti, fazilet sahiplerine, dindeki
üstünlük derecelerine göre bölüştürüp kendilerini ona göre huzuruna
çağırmak adeti idi. Onlardan kimisi bir hacetli, kimisi iki hacetli,
kimisi de, daha çok hacetli idi.
Peygamber efendimiz, onların dini hacetlerile meşgul olur, sorularına
gereken cevapları verir, sonra da "Bunları, burada bulunan, burada
bulanmayanlara tebliğ etsin! Bana kendisi gelip hacetini arz edemeyen
kimsenin hacetini siz bana arz ediniz. Muhakkak ki, hacetini arz
edemeyenin hacetini arz eden kimsenin ayaklarını kıyamet gününde Allah,
Sırat üzerinde sabit kılar!" buyururdu.
Peygamber efendimizın yanında bundan başka bir şey anılmaz, dile
getirilmezdi. Zaten, kendisi de, hiç kimseden, bundan başkasını kabul
etmezdi.
Peygamber efendimizın huzuruna girenler, talib olarak girerler, en büyük
ilim zevkini tatmış ve onlara delalet edici oldukları halde, çıkarlardı!.
Hz. Hüseyin babasından, Peygamber efendimizın, evinden çıkışında ne
yaptığını sordu. Bunları da şöyle anlattı:
Kainatın efendisi, dışarıda konuşmazdı. Ancak, konuşması, Müslümanlara
yararlı olacak, onları, birbirlerine ısındıracak, aralarındaki tefrikayı,
soğukluğu kaldıracak ise, konuşurdu.
Her kavmin yüksek hasletli kişisine ikram eder ve onu, kavmının üzerine
Vali yapardı. Halkı, sakındırır ve onlardan da, sakınırdı. Hiçbir
kimseden güler yüzünü ve güzel huyunu esirgemezdi.
Eshabını göremese, arar, halka, aralarında olan bitenleri sorardı.
İyiliği, över ve berkiştirir, kötülüğü ise, yerer ve zaifletirdi.
Kendisininh her işi, itidal üzere idi, ihtilafsızdı. Gaflete düşerler
endişesiyle, Müslümanları uyarmaktan geri durmazdı. Her hali mutad idi.
Her işte örnekti
Resulullah efendimiz İbadet ve taat için kendisinde tam bir istidad
vardı. Ne hakkı tecavüz, ne de, onu yerine getirmekte kusur ederdi.
Kendisine yakın olanlar, insanların en hayırlıları idiler.
O'nun katında Eshabın en üstünü, öğütü en şumullü ve mertebece en büyüğü
de, muhtaclara yardımı ve iyiliği en güzel olandı. Kainatın efendisi,
Allah'ı anmadıkça, ne oturur, ne de, kalkardı.
Mecliste yerlerden bir yeri kendisine belirlemez, böyle yapmayı, men
ederdi. Nerede olursa olsun, oturan bir cemaatın yanına vardığı zaman,
üst başa geçmez, meclisin sonuna oturur ve böyle yapmalarını,
Müslamanlara da, emrederdi.
Kendisiyle birlikte oturan herkese nasibini verir, öyle ikram ederdi ki,
herkes, Resulullah katında, kendisinden daha kıymetli bir kimse yok
sanırdı. Kendisiyle oturan veya gelip hacetini arz eden kimsenin her
şeyine, dönüp gidinceye kadar katlanırdı.
Bir kimse, kendisinden bir hacette, istekte bulununca, onu red etmez,
verir, yahut, tatlı ve yumuşak dille geri çevirirdi. Onun güzel ahlakı,
bütün insanları, içine alacak kadar genişti.
Onlara şefkatlı bir baba olmuştu. Hak hususunda herkes, O'nun katında
eşid idi. Peygamber efendimizın Meclisi; bir ilim, haya, sabr ve emanet
Meclisi idi.
Meclisinde ne sesler yükselir, ne bir kimse suçlanır, ne de, işlenmiş
bir kusur ve hata açığa vurulurdu.Kainatın efendisiın Meclisinde
bulunanlar, birbirlerinin dengi olup birbirlerine karşı üstünlükleri,
ancak Takva yönündendi. Hepsi de, alçak gönüllü idiler.
Büyüklere tazim ederler, küçüklere şefkat ve merhamet gösterirler,
ihtiyaç sahiplerini, başkalarına tercih edip ihtiyaçlarını karşılamağa
çalışırlar, garib, yabancı olanları korur ve kollarlardı.
Peygamber efendimiz daima güler yüzlü, yumuşak huylu idi. Esirgemesi,
bağışlaması boldu. Katı kalbli değildi.
Hiç kimse ile çekişmezdi.Hiç bağırıp çağırmaz, kötü söz söylemezdi. Hiç
kimseyi ayıplamazdı. Cimri değildi. Hoşlanmadığı şeye göz yumardı. Umanı,
umutsuzluğa düşürmez, bir şey hakkındaki hoşnudsuzluğunu açığa vurmazdı.
Resulullah efendimiz üç şeyde uzak dururdu:İnsanlarla çekişmekten,Çok
konuşmaktan,Yararsız, boş şeylerle uğraşmaktan.
İnsanları da, üç şeyde kendi hallerine bırakırdı:Hiçbir kimseyi ne
yüzüne karşı, ne de, arkasından kınamaz, ayıplamazdı,Hiç kimsenin ayıp
ve kusurunu araştırmazdı,Hiç kimseye, hakkında sevaplı ve hayırlı
olmayan sözü söylemezdi.
Alemlere rahmet olarak gönderildi
Peygamber efendimiz, konuşurken, huzurunda bulunanlar, başlarına kuş
konmuş gibi, sessiz ve hareketsiz dururlar, sözünü bitirip susunca,
öyleyeceklerini söylerler, fakat, kendisinin yanında asla tartışmaz ve
çekişmezlerdi.
Peygamber efendimizın yanınnda birisi konuşurken, konuşmasını
bitirinceye kadar o birleri susarlardı. Peygamber efendimizın yanında en
sonrakinin sözü ile en öncekinin sözü farksızdı.
Meclisinde bulunanlar, bir şeye gülerlerse, O da, onlara uyarak güler,
bir şeye hayret ederlerse, O da, onlara uyarak hayret ederdi.
Huzuruna gelen gariplerin, yabancıların sözlerinde ve sorularındaki
kabalık ve kırıcılığa Eshabı da, kendisi gibi davransınlar diye
katlanırdı.
"Bir ihtiyaç sahibinin ihtiyacını talep ettiğini gördüğünüz zaman,
ihtiyacını ele geçirmesi için ona yardım ediniz!" buyururdu.
Gerçeğe uygun olmayan övmeyi kabul etmezdi.Hakka tecavüz etmedikçe, hiç
kimsenin sözünü kesmezdi. Hakka tecavüz ettiği zaman da, ya onu men
ederek sözünü keser, yahut Meclisten kalkıp giderdi. Kainatın
efendisinin susması, dört şey üzerine;hilm, hazer,takdir,tefekkür
üzerine idi.
Takdir, insanlara eşit bakış ve dinleyişte; Tefekkür, dünya ve Ahiret
işlerini düşünmesinde göze çarpardı.Hilm ve sabrı, kendisinde toplamıştı.
Dünyaya ait hiçbir şey, kendisini kızdırmazdı.
Kainatın efendisinin herhangi bir şey için "Hayır!" dediği olmazdı.
Yapmak istediği bir şey kendisinden istenildiği zaman "Olur!" buyurur,
yapmak istemediği bir şey kendisinden istenilince, susar, onu yapmak
istemediği, kendisinin bu susuşundan anlaşılırdı.
Herkesin dünya ve ahıret saadeti için çalışırdı. Bir gazada, kafirlerin
yok olması için dua buyurması istendiğinde,"Ben, lanet etmek için,
insanların azab çekmesi için gönderilmedim. Ben, herkese iyilik etmek
için, insanların huzura kavuşması için gönderildim," buyurdu.
Enbiya suresinin yüzyedinci ayetinin meal-i şerifinde, "Seni, alemlere
rahmet, iyilik için gönderdik" buyurulmuştur. Bunun için herkesin iyiği
için uğraşırdı.
Hiç kimseyi hor görmezdi
Hind bin Ebi Hale Peygamber efendimizin yürüyüşünü şöyle anlatır:
Kainatın efendisi, yürürken, ayaklarını, yerden canlıca kaldırır, iki
yanına salınmaz, adımlarını, geniş atar, yüksek bir yerden iner gibi
önüne doğru eğilir, vakar ve sükunetle, rahat yürürdü.
Bakmak istediği, bakacağı tarafa, tamamile dönerek bakardı.
Etrafına gelişi güzel bakınmazdı.
Yer yüzüne bakışı, semaya bakışından uzundu.
Yer yüzüne bakışı da, göz ucu ile idi.
Yürürken, Sahabilerinin gerisinde yürürdü.
Birisile karşılaştığı zaman, önce, kendisi selam verirdi.
Ebu Hüreyre hazretleri de şöyle anlatır:
Yürüyüşte, Kainatın efendisidan daha hızlı bir kimse görmedim. Yürürken,
yer yüzü, sanki O'nun ayağının altında dürülürdü!
Biz, ardından yetişmek için kendimizi son derecede zorlar, sıkardık.
Kainatın efendisi ise, yürürken, kendisini hiç sıkmazdı.
Enes bin Malik'in bildirdiğine göre: Peygamber efendimiz, birisiyle
karşılaştığı zaman, Musafaha eder, o kimse, elini çekmedikçe, Peygamber
efendimiz de, elini çekmez, o kimse, yüzünü çevirmedikçe, Peygamber
efendimiz de, ondan yüzünü çevirmezdi. Musafaha; iki kişinin,
karşılaşınca, avuçlarının yüzlerini, içlerini birbirine yapıştırıp
birbirlerinin yüzlerine bakışmaları demektir.
Enes bin Malik hazretleri anlatır: Efendimize, "Ya Resulellah! Bazımız,
bazımıza eğilsin mi?" diye sorduk. "Hayır!" buyurdu. "Bazımız, bazımızla
kucaklaşsın mı?" diye sorduk. "Hayır! Fakat, Musafaha ediniz!" buyurdu.
Bera bin Azib de, Peygamber efendimizin "İki Müslüman karşılaşıp
selamlaşır ve Musafaha ederlerse, onlar, daha birbirlerinden ayrılmadan
önce mağfiret olunurlar!" buyurduğunu bildirir.
Kainatın efendisi, daima düşünceli idi. Kendisinin usması, konuşmasından
uzun sürerdi. Resulullah, lüzumsuz yere konuşmazdı. Söze başlarken de,
sözü bitirirken de, Allah'ın ismini anardı.
Konuşurken, kısa ve özlü kelimelerle konuşurdu. Resulullahın sözleri,
hep gerçek ve yerinde idi. Resulullah konuşurken, ne fazla, ne de, eksik
söz kullanırdı.
Kimsenin gönlünü kırmaz, kimseyi hor görmezdi. En ufak nimete bile saygı
gösterir, hiçbir nimeti yermezdi. Bir nimeti, ne hoşuna gittiği için
över, ne de, hoşlanmadığı için yererdi.
Resulullahın giydiği elbiseler
Peygamber efendimizin bir tane Hıbere elbisesi vardı. Hıbere; pamuk ve
keten ipliğinden dokunan çizgili, yollu Yemen kumaşına denir.
Peygamberimiz, Hıbere elbisesini giymeyi çok severdi.
Peygamberimizin, bir de Uman işi iki İzar'ı vardı. Belden aşağısına
tutulan fota ve peştemala İzar denir. Peygamberimizin, kıldan dokunmuş,
üzerinde deve semerlerini andıran bir takım çizgiler bulunan İzarımsı
bir fotası daha vardı ki, bununla, dışarı çıktığı, olurdu.
Ebu Bürde "Ziyaretine vardığımız zaman Hz. Aişe, bize Mülebbede diye
anılan sırınmış, keçeleşmiş bir elbise ile Yemende yapılan kalın bir
İzar çıkarıp yemin ederek "Resulullah aleyhisselamın Ruhu, işte,
bunların içinde alındı!" dedi."
Peygamberimiz, soğuk kış gecelerinde namazlarını da, dokuması ne pek
sert, ne de, pek yumuşak olmayan yün bir fota tutunmuş olarak kılardı.
Peygamberimiz, erkek Mü'minlerin, bellerine tuttukları İzar'ı, ancak,
bacağın yarısına, yumuşak etine ve biraz daha aşağısına kadar
uzatabileceklerini, fakat, topuklara kadar uzatamayacaklarını,
gerektiğini bildirmiş.
Büyüklük taslamak için İzarlarını yerde sürükleyen erkeklere, Kıyamet
gününde, yüce Allahın Rahmet nazarile bakmayacağını haber vermiş Cabir
bin Süleym'e "İzarını, yarı bacağına kadar kaldır! Bunu, yapamazsan,
topuklarına kadar uzat! Yerde sürüklenecek kadar uzatmaktan sakın! Çünki,
bu, gurur alametdir. Allah ise, gururlanmayı sevmez!" buyurmuştur.
Bunun için, Abdullah bin Ömer, İzarını, bacaklarının yarısına kadar
uzatır, gömleğini onun üzerinde, Ridasını da, gömleğinin üzerinde
bulundururdu.
Peygamberimizin, giyinip gelen Heyetlerin yanına çıktığı Hadrami
Ridasının uzunluğu: Dört arşın, eni: İki arşın bir karış kıymeti de: Bir
dinardı. Rengi, yeşildi.
Peygamberimizin bu Ridası, Halifeler devrinde dürülüp bir bohça içinde
Halifeler katında bulundurulurdu. Halifeler, Ramazan ve Kurban
bayramlarında onu giyerlerdi.
Peygamberimizin Suhar işi iki elbisesi vardı. Suhar, Uman'da bir
kasabadır. Peygamberimizin Suhar işi gömleği de, vardı. Suhar
kasabasında yapılan gömlek, Suhari diye anılır. Peygamberimizin en çok
sevdiği elbise, Kamis (Gömlek) idi. Kamis, yalnız pamuk ipliği ile
dokunmuş bezden yapılan gömleğe denir. Peygamberimizin gömleklerinin
boyları kol uzunluğu, bileğe kadardı. Habeş Necaşisinin Peygamberimize
gönderdiği hediyeler arasında bir de, gömlek vardı.
Elbisenin hayırlısı, " en iyisi" dir
Peygamber efendimizin, tek kat pamuk ipliğinden dokunmuş bezden yapılmış
gömleği vardı. Suhul, Yemen kariyelerinden olup orada tek kat pamuk
ipliğinden dokunmuş bezden yapılan elbiselere Suhuliye denir. Habeş
Necaşisnin Peygamberimize gönderdiği hediyeler arasında birde, don
bulunuyordu.
Peygamberimizin beyaz bir elbisesi de, vardı. Efendimiz, "Elbiselerinizden,
beyazını giyiniz! Dirileriniz, beyaz elbise, giysin. Ölülerinizi de,
beyaz kefene sarınız! Çünki, o, giyimlerinizin hayırlısı ve iyisidir!"
buyurmuştur.
Peygamberimizin yeşil elbise giydiği de, görülmüştür. Ebu Rimse,
Peygamberimizi, üzerine iki parça altlı üstlü, eşil elbise giymiş olduğu
halde, gördüğünü söyler.
Peygamberimiz, kırmızı (Alacalı) Hulle de, giyerdi. Bera' bin Azib "Kırmızı
(Alacalı) Hulle içinde, saçları, kulak yumuşağına ulaşanlar arasında
Resulullah aleyhisselamdan daha güzelini görmedim!" demiştir.
Peygamberimizin Cuma ve Bayramlarda, üzerine giydiği kırmızı bir Cübbesi
vardı. Peygamberimizin bir tane de, Yemen işi Cübbesi bulunuyordu.
Peygamberimiz, yenleri (Kol ağızları) dar olan Şam işi bu Cübbeyi,
seferlerde giyerdi.
Peygamberimiz, İran Şahlarının giydikleri Taylesan kumaşından yapılmış,
yakasında atlastan bir parça, eteğinin ön ve arkadaki iki açık yanında
ve yenleri üzerinde atlastan birer çevre kıvrıntısı bulunan bu Cübbeyi
de savaşlarda düşmanlarla karşılaştığı sıralarda giyerdi.
Hz. Aişe'nin vefatına kadar yanında bulunan bu Cübbe'yi, ondan sonra,
Esma bint-i Ebi Bekir almıştı. Peygamberimizin giymiş olduğu bu Cübbenin
yıkandığı su ile hastalar yıkanır, şifa umulurdu.
Dumetülcendel Hakimi Ükeydir'in öldürülen kardeşi Hassan'ın, erişi ve
ırgacı ibrişile dokunmuş atlas kumaştan yapılmış, işleme yerlerine altın
sırma ile hurma yaprakları işlenmiş Cübbesi, Peygamberimize
gönderilmişti.
Peygamberimiz, bu Cübbeyi giyerek Minbere çıkıp oturmuş, hiç konuşmadan
Minberden inmişti. Müslümanlar, ellerini, ona, sürüyorlar bakıyorlar
güzelliğine hayran oluyorlardı.
Peygamberimiz "Siz, bunun güzelliğine mi şaşıyorsunuz? Bu, pek mi
hoşunuza gitti?" diye sordu. "Biz, bundan daha güzel bir elbise görmedik!"
dediler.
Peygamberimiz "Varlığım, Kudret Elinde bulunan Allaha yemin ederim ki
Sa'd bin Muaz'ın Cennetteki Mendilleri, gördüğünüz şeyden daha güzel ve
hoşturlar!" buyurdu.
Ka'b bin Züheyr'e verdiği hırka
Resulullah efendimiz, Tebükte, Eyle halkına bir Eman Fermanı yazıp
verdiği zaman, eman alameti olmak üzre bir de, Bürde (Hırka) vermişti.
Ebül'Abbas Abdullah bin Muhammed, bu Bürde'yi, onlardan üç yüz dinara
satın aldı. Abbas oğulları, bu Hırkaya, seleften halefe tevarüs ettiler.
Halifeler, bayram günlerinde onu üzerlerine giyip Peygamberimize aid
Asa'yı ellerine alarak dışarı çıktıkları zaman, kalbler ürperir, gözler
kararırdı.
Meşhur Arap şairlerinden Ka'b bin Züheyr, af dilemek ve Müslüman olmak
için Peygamberimize gelip içinde "Şüphe yok ki: Resulullah, doğru yolu
gösteren bir Nur, kötülükleri yok etmek için Allahın sıyırılmış keskin,
yalın kılıçlarından bir kılıçtır!" beyti de, bulunan (Banet Süad)
kasidesini okuduğu zaman, Peygamberimiz, sırtındaki Bürdesini (Hırkasını)
çıkarıp ona giydirdi.
Hz. Muaviye, halifeliği sırasında, Ka'b bin Züheyr'e "Resulullahın
Hırkasını, bize sat!" diye haber saldı. Kendisine on bin dirhem gönderdi.
Ka'b. bin Züheyr "Ben, Resulullahın Hırkasını giymek hususunda hiç
kimseyi, kendime tercih edemem!" diyerek Hz. Muaviye'nin dileğini
reddetti.
Hz. Ka'b bin Züheyr, vefat ettiği zaman, Hz. Muaviye onu, Ka'b'ın
oğullarından yirmi bin dirheme satın aldı. Peygamberimizin, Ka'b bin
Züheyr'e vermiş olduğu bu mübarek Hırka, Halifeden Halifeye tevarüs
edilerek geçti.
Emevi saltanatının çöküşünden sonra ilk Abbasi Halifesi Ebül'Abbas
Seffah bin Abdullah bin Muhammed tarafından üç yüz dinara satın alındı.
Bayramlarda Halifeler tarafından giyildi. Halife Muktedir'in,
öldürüldüğü zaman kanı, bulaşarak kirlendi. Abbasiler, Mısır'a gelirken,
onu, yanlarında getirdiler. Yavuz Sultan Selim, Mısır'ı alıp Halife
olduğu zaman Mısırdaki "Mübarek Emanetler" arasında bu mübarek Hırka da,
İstanbula getirildi.
İstanbulda Topkapı Hırka-ı Seadet Dairesinde herkes tarafından ziyaret
olunan bu mübarek Hırka: 1,24 santim boyunda, geniş kollu siyah yünlü
kumaştan yapılmıştır.
Hırkanın içi, kaba dokunmuş krem renk yünlü kumaş kaplıdır. Önünde sağ
tarafından 0,23x0,30 eb'adında bir parçası noksandır. Sağ kolunda da,
eksiklik vardır. Hırka, yer yer haraptır.
Müteaddid bohçalara sarılmış olarak 0,57x0,45x0,21 ebadında üstten
açılır kapaklı altın bir çekmece içindedir. Hırka-i Seadetin, bu ebadda
Sultan Murad III. Tarafından yaptırılmış olan altın bir mahfazası da;
mevcuddur. Bu mahfaza, sanat itibarile fevkal'ade olup ayrıca
zümrüdlerle de bezenmiştir.
Necaşi'nin gönderdiği atın yüzük
Habeş Necaşisi Ashama'nın, Peygamberimize gönderdiği hediyeler arasında,
kaşı, Habeş taşından altın bir yüzük te, bulunuyordu.
Peygamberimiz, Ebül'As'ın kızının kızı Ümame'yi çağırıp "Ey kızım! Bunu,
sen takın!" buyurdu.
Erkeklere yalnız gümüş yüzüğün helal olduğu ve altın, demir ve sarı
pirinçten yüzük takmanın haram olduğunu, Peygamberimiz bildirilmiştir.
Kendisi de, vefat edinciye kadar, yalnız gümüş yüzük kullandı.
Resulullah yüzüğünü sağ eline takardı. Sol eline de taktığı görülmüştür.
Sağ ele de, sol ele de takmak caizdir. Küçük parmaya veya yanındaki
parmaya takılır. Bayramlarda herkesin takması müstehabdır. Gösteriş için,
öğünmek için takmak haramdır.
Bir gün, Nu'man bin Beşir, Resulullahın yanına geldi. Parmayında altın
yüzük vardı. "Cennete girmeden önce, niçin Cennet zinetini kullanmışsın?"
buyurdu. Demir yüzük kullanmaya başladı. Bunu görünce, "Niçin Cehennem
eşyası taşıyorsun?" buyurdu. Bunu da çıkardı. Bronz, yani tunçdan yüzük
taktı. Bunu görünce, "Niçin sende put kokusu duyuyorum?" buyurdu.
Nasıl yüzük kullanayım, ya Resulallah dedi. "Gümüş yüzük takabilirsin.
Ağırlığı da bir miskali (4.8 gr) geçmesin ve sağ eline tak!" buyurdu.
Amr ibni Şu'ayb diyor ki, Resulullah, altın ve demir yüzükleri çıkartır,
gümüş yüzüklere mani' olmazdı.
Peygamberimiz, Acem Şahına, Rum Kayserine ve Habeş Necaşisine mektup
yazdırmak istediği zaman,
- Ya Resulallah! Onlar, bir mektubu, mühürlü olmadıkça, okumazlar!
denilmişti.
Bunun üzerine, Peygamberimiz, gümüşten bir yüzük edindi ki, kaşına üç
satır üzerine:
"Muhammed'ür'Resulullah" nakş edilmişti.
Mühür yüzükteki yazı, aşağıdan yukarıya doğru
"Muhammed" bir satır,
"Resul" bir satır,
"Allah" bir satır olmak üzre, üç satır halinde idi.
Peygamberimizin gümüş Yüzüğündeki taş, Habeş taşı idi.
Bu gümüş yüzüğün kaşınının gümüşten olduğu da, rivayet edilir.
Peygamberimizin döşeği
Peygamberimizin, üzerinde yatıp uyuduğu döşeğin, yatağın yüzü, deridendi.
İçi, hurma lifi doldurulmuştu. Kendisi de, Zevcesi de, onun üzerinde
yatardı. Başının altına koyduğu yastığının da, yüzü deriden olup içi,
hurma lifi doldurulmuştu.
Hz. Aişe validemiz anmlatır: "Yanıma, Ensar kabilesinden bir kadın geldi.
Resul aleyhisselamın döşeğini görünce, gidip içi yün doldurulmuş bir
yatak gönderdi.
Resul aleyhisselam, yanıma gelip "Nedir bu?" diye sordu. "Ya Resulallah!
Ensardan filanca kadın, yanıma gelmişti. Döşeğini görünce, gidip bunu,
sana gönderdi." dedim. "Bunu, hemen ona geri çevir!" buyurdu.
Fakat, ben, geri çevirmedim. Onun, evimde bulunması, hoşuma gitmişti.
Resul aleyhisselam, bu sözünü, üç kere tekrarladı. Sonunda "Vallahi, ey
Aişe! İsteseydim, Allah, altın ve gümüş dağlarını benim yanımda
yürütürdü!" buyurdu. Peygamber aleyhisselamın minderi de, iki Abadan
ibaretti.
Bir gece, yanıma geldiği zaman, bu Abayı katlayıp daraltmış idim. Onun
üzerinde uyudu. Sonra "Ey Aişe! Bu geceki döşeğim, ne için her zamanki
gibi değildi?" diye sordu. "Ya Resulallah! Onu, senin için katlayıp
daralttım." dedim. "Sen, onu, eski haline çevir!" buyurdu.
Yine Hz. Aişe anlatır: "Kureyşilere, Mekkede serir üzerinde uyumaktan
daha hoş bir şey yoktu. Resul aleyhisselam, Medine'ye geldiği ve Ebu
Eyyub'un evine indiği zaman, ona "Ey Ebu Eyyub! Sizin bir seririniz yok
mu?" diye sordu. Ebu Eyyub da "Yok vallahi" dedi.
Ensardan Sa'd bin Zürare, bunu, haber alınca, Resulullaha, direkleri saç
ağacından yapılmış, üzeri keten lifle dokunmuş hasırla kaplı bir serir
gönderdi.
Resulullah, evine taşınıncaya kadar, onun üzerinde uyumuştu. Vefatına
kadar da, onun üzerinde uyudu."
Resulullah aleyhisselam, yıkanıp kefenlendiği zaman, bu Serir'in üzerine
konularak cenaze namazı da, kendisi bu Serir üzerinde bulunduğu halde,
kılınmıştı. Halk, ölülerini taşımak üzre, onu, bizden isterler ve onunla
teberrük ederlerdi. Ebu Bekir'in Ömer'in cenazesi de, onun üzerinde
taşınmıştı."
Hz. Aişe der ki "Resul aleyhisselamın bir Hasır'ı vardı ki, geceleyin
onun üzerinde namaz kılar, gündüzün de, serip üzerinde halk ile otururdu."
Peygamberimizin yanında taşıdığı şeyler
Peygamber efendimizin, bir arşın boyunda veya biraz daha uzun bir
Mıhcen'i vardı.
Mıhcen, ucu eğri değneğe denir. Hacerülesved'i, uzaktan onunla işaret
ederek İstilam ederdi.
Deveye bindiği zaman, onu, önüne asardı. Efendimizin, Urcun diye anılan
bir de Mıhsarra'sı vardı. Peygamberimiz, Bakiülgarkad'a giderken, onu,
yanında bulundurur, ona dayanır otururken, onu, elinde evirir çevirirdi.
Peygamberimizin, elinde bu Mıhsarrası bulunduğu halde, hutbe irad
buyurduğu da, olurdu. dağ ağaçlarından kesilmiş, Memşuk adıyla anılan
bir de, Kadib'i Değneği vardı.
Hz. Osman, Peygamberimizin Kadib'i, elinde bulunduğu ve Minberde hutbe
irad ettiği sırada, Cahcah bin Said veya Cahcah bin Kays, varıp Hz.
Osman'ın elinden Kadib'i alır ve dizine dayayarak büker, kırar. Halk,
Cahcah'a bağırırlar. Hz. Osman, Minberden iner ve evine girer.
Bunun üzerine, yüce Allah, Cahcah'ın eline veya dizine Ekile (kaşıntı)
hastalığı verir. Cahcah, Hz. Osman'ın şehadetinden sonra bir yıla
varmadan, kaşına kaşına ölür.
Peygamberimiz; yanında tarak, ayna, misvak, gülyağı, sürme makası
bulunduğu halde, sefere çıkar seferde ve hazerde bunları, yanından
ayırmazdı.
Hz. Aişe "Gazalar için Resul aleyhisselamın gülyağını, tarağını,
aynasını, iki Makas'ını, Sürmedanlığını ve Misvak'ini hazırlardım."
buyurdu.
Peygamberimiz, her gün, sakalını iki kere tarardı.
Enes bin Malik "Resul aleyhissleam, sık sık, başının saçına gülyağı
sürer, sakalını, su ile tarardı." diyor.
|