|
Bedir Savaşı
Müşriklerle savaşa izin çıkıp, Resulullahın gönderdiği küçük birliklerin,
harekatlarda başarılı olması, müşrik kafilelerini korkutmuştu. Artık
kervanlar, kafileler halinde ve yanlarında askerlerle sefere çıkıyordu.
Hicretin ikinci yılında, Mekkeli müşrikler her aileden sermaye alıp, bin
develik bir kervanı Şam'a gönderdiler. Başlarında Mekke'nin ileri
gelenlerinden Ebu
Süfyan vardı ve henüz Müslüman olmamıştı.
Kervanı korumak için kırk kadar da muhafız vazifelendirmişti. Mallar
satıldıktan sonra, paranın tamamiyle silah satın alacaklar ve bunlar,
Müslümanlarla savaşta kullanılacaktı.
Resulullah efendimiz, müşriklerin büyük bir kervanı ticaret için Şam'a
gönderdiklerini haber alınca, durumlarını keşif için, Muhacirlerden
birkaç kimseyi vazifelendirdi.
Zül'aşire denilen yere vardıklarında, kervanın geçtiğini öğrenip,
Medine'ye döndüler. Küfür ehlinin, silah ve malları ellerinden alınırsa,
Müslümanlara zararları dokunmaz ve dirençleri kırılırdı. Bu sebeple
Resulullah efendimiz, Talha bin Abdullah ile Sa'id bin Zeyd hazretlerini,
kervanın dönüşünü öğrenmek üzere keşif kolu olarak gönderdiler.
Kendileri de hazırlığa başladılar. Hanımı rahatsız olan hazret-i Osman
ve onun gibi altı kişiye vazife verip, Medine'de kalmalarını emir
buyurdular. Yanlarına
Muhacirlerden ve Ensardan üç yüz beş sahabi alarak, Ramazan-ı şerifin on
ikinci günü Bedir mevkiine doğru yürüdüler. Sayıları, vazifeli ve
Medine'de kalanlarla birlikte 313 kişiyi buluyordu.
Bu sefere çıkmak için yeni yetişen gençler, hatta kadınlar bile
Peygamber efendimize yalvarıyorlardı. Ümmü Varaka'nın Resulullah
efendimizin huzuruna gelip;
"Anam babam sana feda olsun ya Resulallah! Müsaade ederseniz, sizinle
gelmek istiyorum. Yaralıların yaralarını sarar, hastaların hizmetini
görürüm. Belki,
Allahü teâlâ bana da şehidlik nasib eder!" demesi üzerine; Habib-i ekrem:
"Sen, evinde otur, Kur'an-ı kerim oku. Şüphesiz ki, Allahü teâlâ sana
şehidliği nasib eder" buyurmuştur.
Sa'd bin Ebi Vakkas sefer hazırlığını şöyle anlatır:
"Kardeşim Umeyr'in bir tarafa saklanmaya, göze görünmemeye çalıştığını
gördüm. O zaman on altı yaşında idi. 'Sana ne oldu ki, böyle
gizleniyorsun?' dedim.
Resulullah efendimizin beni de küçük görüp geri çevirmesinden korkuyorum.
Halbuki, gazaya katılıp, Allahü teâlânın bana şehidlik nasib etmesini
arzu ediyorum, dedi.
Bu sırada onu, Resulullah efendimize bildirdiklerinde, kardeşime; 'Sen
geri dön' buyurdular. O zaman, kardeşim Umeyr ağlamaya başladı. Merhamet
deryası
Habib-i ekrem efendimiz, onun gözyaşına dayanamayıp, müsaade ettiler."
Alemlerin efendisi olan sevgili Peygamberimizin sancağını; Mus'ab bin
Umeyr, Sa'd bin Mu'az ve hazret-i Ali taşıyorlardı. Eshab-ı kiramın
yanlarında sadece iki at ve yetmiş deve vardı. Bunlara da nöbetleşerek
biniyorlardı.
Eshabı, Resul aleyhisselamın yürümeyip hep deve üzerinde gitmesi için; "Canımız
sana feda olsun ya Resulallah! Siz deveden inmeyiniz. Yüksek zatınızın
yerine biz yürürüz" diyerek yalvarıyorlardı. Fakat Kainatın sultanı,
kendisini onlardan farklı görmeyip;
"Siz, yürümekte benden daha kuvvetli olmadığınız gibi, ecir ve mükafat
hususunda da ben sizden müstagni ve ihtiyaçsız değilim" buyurdular.
Bu şekilde yola devam ettiler...
Aşkla şevkle yola devam
Peygamber efendimiz ve yüce Eshabı, çölde kavurucu bir sıcak altında
Bedir istikametine doğru yürüyorlardı. Ayrıca oruçluydular. Eshab-ı
kiram, İslâmiyet'i yaymak için, pek çok sıkıntılara katlanarak Peygamber
efendimizin peşinden aşk ve şevkle gidiyorlardı...
Çünkü sonunda, Allahü teâlânın ve Resulünün rızası ve ziyadesiyle arzu
ettikleri şehitlik ve Cennet vardı... Sevgili Peygamberimiz, Eshabının
hallerine bakıp;
"Allahım! Onlar, yayadırlar. Sen, onlara binek hayvanı ver! Allahım!
Onlar açık ve çıplaktırlar. Sen, onları giydir! Allahım! Onlar açdırlar,
onları doyur!
Fakirdirler, fadl-ı kereminle onları zengin eyle!" diye dua buyurdular.
Peygamber efendimiz ve mübarek ordusu, bu şiddetli sıcaklar altında
Bedir'e doğru ilerlerken, müşriklerin Şam'dan gelen kervanları da
Bedir'e yaklaşmıştı.
Peygamber efendimizin, kervandan haber almak üzere gönderdiği iki sahabi,
kervanın bir-iki gün içinde Bedir'e gelebileceğini öğrenip, sür'atle
geri döndüler.
Kervandakiler, onların haberi öğrendiği köye geldiklerinde, köylülere; "Müslümanların
casuslarından haberiniz var mıdır?" diye sordular. Onlar; "Bilmiyoruz.
Fakat iki kişi gelip, şurada biraz oturdular, sonra da kalkıp gittiler"
dediler.
Ebu Süfyan, tarif edilen yere gidip tetkik ettiğinde, yerdeki deve
pisliklerini ezdi ve içinde yem çekirdekleri gördü ve; "Bunlar Medine
yemleridir. Öyle zannederim ki, o iki adam Müslümanların casuslarıdır"
dedi.
Müslümanların çok yakınlarda olduğunu tahmin ederek, büyük bir korkuya
kapıldı. Kervanın akıbetinden endişeye düşerek, gece-gündüz yürüyüp,
vakit kaybetmeden Kızıldeniz sahilinden Mekke'ye sür'atle gitmeye karar
verdi. Ayrıca, Damdam bin Amr Gıfari isminde birini, durumu bildirmek
üzere Mekke'ye haberci olarak gönderdi.
Bu kimse, Mekke'ye gelince gömleğini önünden ve arkasından yırttı.
Devesinin palanını ters çevirdi. Acaib bir vaziyette;
"İmdaaat! İmdat!.. Ey Kureyşliler! Yetişin!.. Kervanınıza, Ebu Süfyan'ın
yanındaki mallarınıza, Muhammed ve Eshabı saldırdılar. Eğer
yetişebilirseniz kervanınızı kurtabilirsiniz!.." diye feryad-ı figan
edip bağırmaya başladı.
Bunu duyan Mekkeliler, derhal toparlanıp, hazırlıklarını yaptılar. Yedi
yüz develi, yüz atlı süvari ve yüz elli piyade toparladılar. Ebu Leheb'e;
"Haydi sen de katıl!" dediklerinde, korkusundan hastalığını bahane etti.
Yerine, As bin Hişam'ı bedel olarak gönderdi. Ümeyye bin Halef adındaki
müşrik, harbe hazırlanmakta gayet gevşek davranıyordu.
Zira, Peygamber efendimizin; "Benim Eshabım, Ümeyye'yi katleder"
buyurduğunu duymuştu. O'nun, hiçbir zaman doğruluktan ayrılmadığını
bildiği için korkuyordu. Bu sebeple, Ebu Cehil'in ısrarlarına karşı,
yaşlı ve çok şişman olduğunu ileri sürdü. Fakat Ebu Cehil'in korkaklıkla
itham etmesi üzerine gitmek mecburiyetinde kaldı.
Müşrik ordusunun çoğu zırhlı idi. Yanlarında güzel sesli kadınlar vardı.
Çalgı aletlerini ve içki almayı da ihmal etmemişlerdi. Bu kadar güçlü
bir ordu ile, değil üç yüz kişiye, bin kişilik bir orduya bile anında
galip geliriz zannında idiler.
Yola çıkmadan öldürecekleri kimseleri, alacakları ganimetleri hesap
edenler bile vardı. Fakat hepsinin en büyük emeli; İslâm'ı ortadan
kaldırmaktı...
Bu azgın müşrik sürüsü, kadınların çaldığı defler ve söylediği
şarkılarla yola çıktı...
Savaşta ısrar ediyorlardı
Müşrik kafilesinin reisi Ebu Süfyan, Bedir'den epeyce uzaklaşmış,
Mekke'ye doğru bir hayli yol almıştı. Tehlikenin kalktığından emin
olunca, Kays bin İmri-ül-
Kays ismindeki adamını Kureyş'e gönderip;
"Ey Kureyşliler! Siz kervanınızı, adamlarınızı ve mallarınızı muhafaza
etmek için Mekke'den yola çıkmıştınız. Biz tehlikeden kurtulduk. Artık
geri dönünüz!.." dedi. Ayrıca; "Müslümanlarla çarpışmak üzere Medine'ye
gitmekten sakının!" diye tavsiyede bulundu.
Kays, müşrik ordusuna haberi getirdiğinde, Ebu Cehil; "Yemin ederim ki,
Bedir'e varıp üç gün üç gece şenlik yapıp, develer boğazlar, şarab
içeriz. Etraftaki kabileler bizi seyrederek, halimize imrenirler ve hiç
kimseden korkmadığımızı görürler. Bundan sonra, heybetimizden, kimse
bize saldırmaya cesaret edemez.
Ey yenilmez Kureyş ordusu! Yürüyün..." dedi.
Kays, Ebu Cehil'in söz dinleyecek halde olmadığını görüp, geri döndü ve
durumu Ebu Süfyan'a bildirdi. İleriyi gören ve tedbirli bir kimse olan
Ebu Süfyan;
"Eyvah! Yazık oldu Kureyş'e!.. Bu Amr bin Hişam'ın (Ebu Cehil'in) bir
planıdır. Bu işi mutlaka insanlara baş olma sevdasıyle yaptı. Halbuki
böyle azgınlık, her zaman büyük bir eksiklik ve uğursuzluktur. Eğer
Müslümanlar onlara rastlarsa, Kureyş'in vay haline!.." demekten kendini
alamadı. Kervanı sür'atle Mekke'ye ulaştırıp, orduya yetişti.
Bu sırada, Server-i kainat efendimiz, Eshabıyla Bedir'e yaklaşıyorlardı.
Bir ara, Medineli müşriklerden Hubeyb bin Yesaf ile Kays bin Muharris'i
İslâm ordusunun arasında gördüler.
Hubeyb'in başında demir tolgası olduğu halde tanıdılar ve hazret-i Sa'd
bin Mu'az'a; "Bu, Hubeyb değil midir?" buyurdular. O da; "Evet, ya
Resulallah!" dedi.
Hubeyb harp san'atını bilen, yiğit bir pehlivandı. Kays ile Resulullah
efendimizin huzur-ı şerifine geldiler. Peygamberimiz onlara; "Siz,
bizimle niçin geliyorsunuz?" buyurdular. Onlar da; "Sen, bizim
kızkardeşimizin oğlusun ve komşumuzsun. Biz de kavmimizle birlikte
ganimet toplamak üzere geliyoruz!" dediler.
Efendimiz, Hubeyb'e; "Sen Allahü teâlâya ve Resulüne iman ettin mi?"
buyurunca; "Hayır" dedi. Resul aleyhisselam; "Öyle ise geri dön! Bizim
dinimizde olmayan, bizimle beraber olamaz" buyurdu.
Hubeyb; "Benim yiğitliğimi, kahramanlığımı ve düşmanın bağrında yaralar
açan bir pehlivan olduğumu herkes bilir. Ganimet için senin yanında,
düşmanına karşı harb ederim" dedi.
Peygamber efendimiz, onun yardımını kabul buyurmadı.
Bir müddet gidince Hubeyb, isteğini tekrarladı, fakat Peygamberimiz,
Müslüman olmadıkça arzusunun kabul edilemeyeceğini bildirdi.
Revha mevkiine geldiklerinde Hubeyb, Resulullahın huzuruna gelip;
"Ya Resulallah! Allahü teâlânın, alemlerin rabbi olduğuna ve senin
peygamberliğine inandım, iman ettim" dedi.
Server-i kainat efendimiz çok sevindiler. Kays da, Medine'ye döndükten
sonra imanla şereflendi .
İsrailoğulları gibi yapmayız
Resulullah efendimiz ile Eshabı, Safra Vadisi'ne geldiğinde,
Mekkelilerin bir ordu kurup, kervanlarını kurtarmak için Bedir'e doğru
yürüdükleri haberi alındı.
Peygamber efendimiz Eshabını toplayıp, onlarla bu durumu istişare
ettiler. Zira, Medineli Müslümanlar, Resulullah efendimize Akabe'de biat
ettiklerinde;
"Ya Resulallah! Sen, bizim şehrimize gel. Seni orada, düşmanına karşı
canımız pahasına da olsa, koruyacağız ve sana tabi olacağız" diye söz
vermişlerdi.
Halbuki şimdi, Medine'den dışarı çıkmışlardı. Karşılarında ise
kendilerinden; sayı, silah ve malca kat kat fazla büyük bir düşman
ordusu vardı.
Resulullah efendimiz, Eshabına, fikirlerini sorunca, Muhacirlerden Ebu
Bekir-i Sıddik ve Ömer-ül Faruk ayrı ayrı kalkıp, düşman ordusuyla
çarpışmak lazım olduğunu bildirdiler.
Yine Muhacirlerden Mikdad bin Esved kalktı;
"Ya Resulullah! Allahü teâlânın emri ne ise, onu yerine getir. O'nun
fermanıyla yürü. Her an seninle beraberiz, bir an yanından ayrılmayız.
Biz İsrailoğullarının
Musa aleyhisselama dedikleri gibi; "Ya Musa! Cebbarlar, zalimler kavmi o
bölgede bulundukları müddetçe biz oraya gidecek ve o beldeye girecek
değiliz.
Artık sen ve Rabbin beraber gidin de, ikiniz onlarla muharebe edin,
çarpışın. Biz burada kalıp, oturucularız..." (Maide suresi: 24) şeklinde
bir söz de söylemeyiz. Canımızı ve başımızı Allahü teâlânın ve Resulünün
yolunda feda ederiz. Seni, hak peygamber olarak gönderen Allahü teâlâya
yemin ederiz ki, deniz ötesi Habeşistan'a göndersen, yine gideriz. Sana
asla en küçük bir muhalefette bulunmayız. Her arzunuzu yerine getirmek
için hazırız. Anam-babam, canım sana feda olsun ya Resulallah!.." dedi.
Hz. Mikdad'ın bu konuşması, sevgili Peygamberimizi ziyadesiyle memnun
etti. Ona hayır dualarda bulundu.
Burada Medineli Müslümanların reyleri çok önemliydi. Çünkü, hem sayıca
fazlaydılar, hem de Resulullah'ı Medine'de korumak üzere söz vermişlerdi.
Medine dışında çarpışmak üzere bir vaadleri yoktu. Bu düşünce
anlaşılınca, Ensar'dan Sa'd bin Mu'az ayağa kalktı ve;
"Ya Resulallah! Eğer izin verirseniz, Ensar namına konuşayım" dedi. İzin
verilince şöyle konuştu:
"Ya Resulallah! Biz, sana iman ettik, peygamberliğini tasdik ettik. Her
ne getirdin ise haktır, doğrudur. Bu hususta, dinlemek ve itaat etmek
üzere sana kesin söz verip yemin ettik. Biz, o sözümüzden asla dönmeyiz
ve her nereye teşrif ederseniz emrindeyiz. Emrinizi başımızın üzerinde
tutarız. Canımızı ve başımızı, yoluna feda ederiz. Seni hak peygamber
olarak gönderen Allahü teâlâya yemin ederiz ki, denize dalsan peşinden
biz de dalarız. Hiç birimiz bundan bir adım geri kalmayız. Hatır-ı
şerifinizde ne var ise, emreyle tutarız. Malımız da, canımızla beraber
feda olsun. Düşmandan asla yüz döndürmeyiz. Cenkte sabırlıyız.
Ümidimiz seni sevindirip rızana kavuşmaktır..."
Bu sözleri dinleyen Eshab-ı kiram, çok heyecanlandılar. Hepsi bu sözlere,
can-ı gönülden katıldıklarını bildirdiler. Resulullah efendimiz çok
memnun kaldılar.
Hazret-i Sa'd'a ve Eshabına dua buyurdular.
Artık bütün tereddütler ortadan kalkmıştı. Düşman ne kadar çok, ne kadar
güçlü olursa olsun, şanlı Eshab, sevgili Peygamberimizin peşinden
gözlerini kırpmadan şehadete yürüyecekler; Allahü teâlânın ve Resulünün
rızasını kazanacaklardı. Başlarında Kainatın efendisi oldukça
gidilmeyecek yer yoktu...
Ciğerparelerini feda ettiler
Fahr-i alem efendimiz, Ordusu ile Bedir'e doğru ilerlerken, onlarla
istişare yapıp, Eshabının kendisine olan bağlılığını ve heyecanını
görünce çok sevindi. Onlara;
"Haydi, yürüyünüz! Allahü teâlânın lütfu ile şad olunuz. Vallahi, şimdi
ben, sanki Kureyş kavminin harp meydanında vurulup düşecekleri yerlere
bakıyor, onları görüyorum!" buyurarak, müjde verdi. Bu müjde üzerine,
Eshab-ı kiram aşk ile Resulullah efendimizin peşinden yürüdüler.
Bedir'in çevresine ulaştıklarında Cuma gecesi idi. Sevgili Peygamberimiz,
Eshabına; "Şu küçük tepenin yanındaki kuyu başından, bir takım bilgiler
elde edebileceğinizi umarım" buyurdular. Allahü teâlânın aslanı hazret-i
Ali, Sa'd bin Ebi Vakkas, Zübeyr bin Avvam ve bazı Eshabını oraya
gönderdiler.
Hazret-i Ali ve arkadaşları derhal kuyunun başına gittiler. Orada
Kureyş'in devecilerini ve sucularını gördüler. Onlar Müslümanları
görünce kaçtılar. Fakat içlerinden ikisi yakalandı. Bunların biri
Hacacoğullarının kölesi Eslem, diğeri de As bin Sa'idoğullarının kölesi
Ariz Ebu Yesar idi.
Peygamber efendimizin huzuruna getirdiklerinde, Resulullah onlara sordu:
- Kureyş nerededir?
- Şu görünen kum tepesinin arkasına kondular.
- Kaç kişiler?
- Bilmeyiz.
- Günde kaç deve kesiyorlar?
- Bir gün dokuz, bir gün on.
- Demek ki, binden az, dokuz yüzden fazladırlar.
- Kureyş eşrafından kimler var?
- Utbe, Şeybe, Haris bin Amr, Ebü'l-Bühteri, Hakim bin Huzam, Ebu Cehil,
Ümeyye bin Halef...
Resulullah efendimiz, Eshabına dönüp; "Mekke ehli, ciğerparelerini size
feda etti" buyurdular.
Sonra o iki kimseye tekrar sordular:
- Gelirken Kureyş'ten geri dönen oldu mu?
- Evet. Beni Zühre'den Ahnes bin Ebi Şerik geri döndü.
- O, doğru yolda değilken, ahıret, Allahü teâlâ ve kitap bilmezken; Beni
Zührelere doğru yolu göstermiştir... Onlardan başka geri dönen oldu mu?
- Adiy bin Ka'b oğulları döndü!
Kan dökülmemesi için Peygamber efendimiz, hazret-i Ömer'i, son bir defa
ikaz için, Kureyşlilere antlaşmaya gönderdi. Ömer bin Hattab onlara;
"Ey inatçı kavim! Resul aleyhisselam buyurur ki: "Herkes bu işten
vazgeçsin. Selametle geri dönsün. Zira sizden başkası ile çarpışmak,
bana, sizinle çarpışmaktan daha makbuldür!.." dedi.
Bu teklif karşısında Kureyş müşriklerinden Hakim bin Huzam ileri çıkıp;
"Ey Kureyşliler! Muhammed size çok insaflı davrandı. İstediğini derhal
kabul ediniz.
Eğer, dediğini yapmazsanız, yemin ederim ki, bundan sonra size hiç insaf
etmez!.." dedi.
Ebu Cehil, Hakim'in bu sözüne kızarak; "Bunu asla kabul etmeyiz ve
Müslümanlardan intikam almadıkça, geri dönmeyiz. Ta ki, bir daha kimse,
kervanımıza taarruz edemesin!.." dedi ve barış yollarını kapadı.
Hazret-i Ömer geri döndü.
Savaş, artık kaçınılmazdı
Kureyşliler barışa yanaşmayınca savaş artık kaçınılmaz olmuştu. Gece,
Peygamber efendimiz ve şanlı Eshabı, Bedir'e müşriklerden önce gelip,
kuyulara yakın bir yere indiler.
Peygamber efendimiz, Eshabıyla istişare edip, karargahın nerede
kurulması gerektiği hakkında reylerini sordu. İçlerinden, henüz otuz üç
yaşında bulunan
Hz.Habbab bin Münzir, ayağa kalkarak söz istedi. Kabul buyurulunca;
"Ya Resulallah! Burası, Allahü teâlânın size karargah kurulması için
emrettiği ve mutlaka kalınması gereken bir yer midir? Yoksa şahsi bir
görüş neticesi ve bir harp tedbiri olarak mı seçildi?" diye sual eyledi.
Peygamber efendimiz; "Hayır! Bir harp tedbiri icabı burası seçildi"
buyurdu. Bunun üzerine hazret-i Habbab;
"Anam-babam, canım sana feda olsun ya Resulallah! Biz harpci kimseleriz.
Buraları da iyi biliriz. Şu Kureyşlilerin konacağı yerin yakınındaki
kuyuda tatlı ve bol su var. Müsaadeniz olursa oraya konalım. Etraftaki
kuyuların hepsini kapatalım. Sonra bir havuz yapıp, içini su ile
dolduralım. Düşmanla çarpışırken, susadıkça havuzumuzdan gelip su içeriz.
Düşman ise su bulamaz ve perişan olur" dedi.
O anda Cebrail aleyhisselam, bu fikrin doğru olduğunu bildiren vahyi
getirdi. Peygamber efendimiz; "Ey Habbab! Doğru olan görüş senin işaret
ettiğindir" buyurdular ve ayağa kalktılar.
Hep birlikte belirtilen kuyunun başına geldiler. Tatlı suyu olan kuyudan
başka bütün kuyuları kapatıp, büyük bir havuz yaptılar. İçini su ile
doldurup içmek için kaplar koydular.
Bu sırada hazret-i Sa'd bin Mu'az, Peygamber efendimizin huzur-ı
şeriflerine gelip; "Ya Resulallah! Biz sana, hurma dallarından, içinde
oturacağınız bir gölgelik yapalım mı?" diye teklifte bulundu. Fahr-i
alem efendimiz, Sa'd'ın bu düşüncesine memnun oldular ve dua buyurdular.
Derhal bir gölgelik yapıldı.
Peygamberlerin Sultanı, şerefli Eshabıyla harp sahasını gezip
incelediler. Zaman zaman durup; "İnşaallah, yarın sabah filanın vurulup
düşeceği yer şurasıdır! İşte şurasıdır! Şurasıdır..." buyurarak mübarek
elleriyle Kureyşli müşriklerin öldürüleceği yerleri birer birer
gösterdiler.
Sonradan, hazret-i Ömer bunu; "Onlardan her birinin, Resul-i ekremin
mübarek elini koyduğu yerlerin tam üzerinde vurulup öldürüldüğünü gördüm.
Ne birazcık ileride, ne de geride idiler" şeklinde haber vermiştir.
Alemlerin efendisi, Eshab-ı kiramı üç gruba ayırdı. Muhacirlerin
sancağını Mus'ab bin Umeyr'e. Evslilerinkini Sa'd bin Mu'az'a,
Hazreclilerinkini de Habbab bin Münzir'e verdiler. Her biri
sancaklarının altında toplandılar. Efendimiz, orduyu saf haline geçirip,
nizama soktu.
Orduyu intizama koyarken, saftan ileri çıkan Sevad bin Gaziyye'nin
göğsüne, mübarek elindeki çubuk ile dokundular ve; "Hizaya gel, ya Sevad!"
buyurdular.
Sevad ; "Ya Resulallah! Elinizdeki çubuk canımı acıttı. Ben de size
çubukla öyle dokunmak isterim" dedi. "Haydi, kısas et ve hakkını al"
buyurdular. Hazret-i
Sevad, Habib-i ekrem efendimizin mübarek göğsünü büyük bir sevinç ve
muhabbetle öptü. Peygamberimiz; "Niçin böyle yaptın!" diye sorduklarında;
"Bugün,
Allahü teâlânın emriyle ecelimin geldiğini görüyorum. Aramızda geçen bu
son dakikalarda, mübarek vücudunuza dudaklarımın değmesini arzu ettim"
dedi.
Onun bu muhabbeti karşısında Peygamber efendimiz de çok duygulandılar ve
hazret-i Sevad'a dua buyurdular.
Bir avuç insanı muhafaza et
Bedir Savaşının artık son hazırlıkları yapılıyordu. Ordusunun sağ
kanadına kahraman mücahid Zübeyr bin Avvam, sol kanadına da Mikdad bin
Esved kumanda edecekti.
Resulullah efendimiz, şerefli Eshabıyla, savaşa nasıl başlanacağı
hakkında istişare etmek istediler; "Nasıl çarpışırsınız?" buyurdular.
Asım bin Sabit ayağa kalkıp, elinde yayı ve oku olduğu halde;
"Ya Resulallah! Kureyşliler bize yüz metre kadar yaklaştıklarında,
onları ok atışına tutalım. Sonra elimizle taş atımı mesafesine
geldiklerinde, taş atalım. Mızrak erişecek kadar yaklaştıklarında da,
kırılıncaya kadar mızraklarımızla mücadele edelim. Sonra da
kılıçlarımızı sıyırıp çarpışalım!" diyerek reyini bildirdi.
Bu taktik, Peygamber efendimizin hoşuna gitti. Eshabına şu talimatı
verdi:
"Hatlarınızı bırakıp ayrılmayınız. Bir yere kımıldamadan yerlerinizde
sebat ediniz. Ben emir vermedikçe harbe başlamayınız. Oklarınızı, düşman
size yaklaşmadan kullanıp israf etmeyiniz. Düşman, kalkanını açtığı
zaman okunuzu atınız. Düşman iyice sokulunca elinizle taş atınız.
Yaklaştıklarında da mızraklarınızı kullanınız. Düşmanla göğüs göğüse
gelindiği zaman da kılıçlarınızla çarpışınız..."
Sonra nöbetçiler bırakılarak Eshabı kirama istirahat verildi. Onlar,
Allahü teâlânın hikmeti, öyle derin bir uykuya daldılar ki, göz
kapaklarını kaldıracak halde değildiler.
Peygamber efendimiz de, hurma dallarıyla yapılan gölgeliğe
çekildiklerinde, hazret-i Ebu Bekir, sonra Sa'd bin Mu'az kılıçlarını
sıyırıp gölgeliğin kapısında nöbet tuttular.
Sevgili Peygamberimiz mübarek ellerini kaldırıp, büyük bir hüzün içinde
Allahü teâlâya;
"Ya Rabbi! Sen şu bir avuç cemaati helak edersen, artık sana yer yüzünde
hiç ibadet olunmaz..." diyerek yalvarmaya başladı.
Ve bu hazin dua sabaha kadar devam etti...
Mübarek İslâm ordusunun karargah kurduğu yer, kumluktu. Bu yüzden
yürümede güçlük çekiliyor ve ayaklar kuma gömülüyordu. Allahü teâlânın
İhsanı,
Resulullah efendimizin duası bereketiyle, o gece gittikçe hızlanan bir
yağmur yağmaya başladı.
Derelerde taşacak kadar sel gidiyordu. Su kapları dolduruldu, zemin,
ayaklar batmayacak kadar sertleşti. Müşrikler ise çamur ve sel içinde
kaldılar. Fecrden sonra, Resulullah efendimiz Eshabını namaza
kaldırdılar.
Sabah namazını kıldırdıktan sonra, düşmanla cihad etmenin ve şehidliğin
faziletinden bahsederek, onları çarpışmaya teşvik eylediler ve:
"Muhakkak ki, Allahü teâlâ, hak ve gerçek olanı emreder. Hiç kimsenin
Allahü teâlânın rızası için yapılmayan amelini kabul etmez... Rabbimizin
bu yerlerde, size rahmetini ve magfiretini vad ettiği emrini yerine
getirmeye çalışınız ve imtihanı kazanınız!
Çünkü, O'nun vaadi hak, sözü gerçek, cezası da şiddetlidir. Ben ve siz,
Hayy ve Kayyum olan Allahü teâlâya bağlıyız. O'na sığındık, O'na
tutunduk, O'na dayandık. En son dönüşümüz de O'nadır. Allahü teâlâ, beni
ve bütün Müslümanları bağışlasın!.." buyurdular.
Allah, sabredenlerledir
Ramazan-ı şerifin on yedisinde Cuma gününün güneşi doğdu... Biraz sonra
tarihin en amansız, en nisbetsiz, en mühim, en büyük savaşı başlayacaktı...
Bir tarafta Fahr-i alem ve canlarını feda etmekten zerre kadar
çekinmeyen bir avuç şerefli Eshabı, diğer tarafta ise, İslâmı bir kaşık
suda boğmak, Allahü teâlânın habibi olmakla şereflenen bir peygamberi
yok etmek için toplanan azgın ve taşkın bir kafirler güruhu...
Ne yazık ki, bunların içinde Resul-i ekremin akrabaları da bulunuyordu.
Onlar da sevgili yeğenleri ile çarpışmak için Bedir'e gelmişlerdi.
Peygamber efendimiz, ordusunun intizamını yeniden gözden geçirip,
verdiği talimatları tekrarladılar. Bu sırada, Kureyş müşrikleri
karargahlarından çıkıp, Bedir vadisine doğru akmaya başladılar.
Çoğunun üzeri zırhlarla kaplı idi. Büyük bir gurur ve kibir içinde İslâm
ordusuna hücuma geçmişlerdi. Resulullah efendimiz, müşriklerin bu halini
görünce, hazret-i Ebu Bekir ile çadıra girdi ve mübarek ellerini
kaldırarak cenab-ı Hakk'a yalvarmaya başladı;
"Ya Rabbi! İşte, Kureyş müşrikleri bütün gurur ve kibirleri ile geliyor!..
Sana meydan okuyor, Peygamberini yalanlıyorlar. Ey Allahım! Bana yapmış
olduğun yardım ve zafer vaadini yerine getirmeni senden istiyorum!..
Allahım! Eğer şu bir avuç Müslümanın helakini diliyorsan, sonra sana
ibadet eden bulunmayacaktır!.."
Bu şekilde, durmadan, tekrar tekrar yardım dileyerek Allahü teâlâya
yalvarıyordu. Peygamber efendimizin, bu fevkalade hazin, içleri
parçalayan yalvarışı, kendinden geçerek ridasının mübarek omuzundan
düşmesine kadar devam etti.
Bu içli yakarışa dayanamayan hazret-i Ebu Bekir, mübarek ridayı büyük
bir hürmetle yerden kaldırıp, efendimizin mübarek omuzuna koyarken;
"Canım sana feda olsun ya Resulallah! Bu kadar yalvarmanız yetişir!..
Rabbine karşı duada ısrar buyurdunuz! Muhakkak ki, Allahü teâlâ, sana
vaad ettiği zaferi yakında verecektir" diye teselli eyledi.
O anda, alemlerin efendisi şu ayet-i kerimeleri okuyarak çadırdan
çıktılar. Mealen;
"(Bedir'deki) bu topluluk, yakında muhakkak bozulup hezimete uğrayacak
ve arkalarını dönüp kaçacaklar. Daha doğrusu onların asıl azab vakti,
kıyamettedir.
O vaktin azabı daha müthiş daha acıdır" buyuruluyordu. (Kamer suresi:
45,46)
Sevgili Peygamberimiz, ordusunun başına geldi. Şanlı Eshabına, şu ayet-i
kerimeleri okudular:
"Ey iman edenler! Siz, bir düşman topluluğu ile karşılaştığınız zaman,
sebat edin ve Allahü teâlâyı çok zirkredin ki kurtulasınız... Sabır ve
sebat gösteriniz.
Çünkü, Allahü teâlâ sabredenlerle beraberdir" (Enfal suresi: 45,46)
Toplu olarak düşman ile yapılan ilk savaş bu olacaktı. Savaş başlamak
üzereydi. Heyecan son haddine gelmişti.
Bütün Eshab-ı kiram, Resul-i ekrem efendimizin; "Allahü teâlâyı çok
zikredin..." mealindeki ayet-i kerimeyi okuması üzerine, hep birlikte "Allahü
ekber!..
Allahü ekber!..." demeye ve zafer ihsan etmesi için cenab-ı Hakk'a
yalvarmaya başladılar.
Artık Peygamber efendimizin bir işaretini bekliyorlardı.
Bedir'in ilk şehidi
Arapların bir adeti vardı. İki ordu karşılaşmadan önce, her iki taraftan
yiğitler meydana çıkar, karşılıklı çarpışırlardı. Bu vuruşmada, her iki
tarafın savaşma hiddeti ve arzusu çoğalır, savaşa ısınıp alışırlardı.
Müşriklerden Amir bin Hadrami bu kaideyi çiğneyerek, İslâm ordusuna bir
ok attı. Ok, Muhacirlerden Mihca'ya isabet etti ve şehid olup, mübarek
ruhu
Cennete yükseldi.
Peygamberlerin efendisi, bu ilk şehid için; "Mihca, şehidlerin
efendisidir" buyurarak müjde verdi. Eshab-ı kiram yerinde duramaz hale
gelmişlerdi. Fakat
Efendimizden bir emir gelmeden küçük bir harekette bulunamıyorlardı. Her
birinin içleri birer volkan gibi kaynamaya başladı!..
Bu sırada, müşrik ordusundan üç kişinin ileri atıldığı görüldü. Bunlar;
Rebiaoğullarından azılı İslâm düşmanları Utbe, kardeşi Şeybe ve oğlu
Velid idi.
Mücahidlere doğru; "İçinizde bizimle çarpışabilecek kimse var mıdır?"
diye bağırdılar. Eshab-ı kiramdan, en önce hazret-i Ebu Huzeyfe, babası
Utbe'ye karşı çarpışmak için ilerleyince, Alemlerin sultanı, ona; "Sen
dur!" buyurdular.
Medineli mücahidlerden Afra Hatun'un oğulları; Mu'az ve Mu'avvez,
Abdullah bin Revaha ileri yürüdüler. Utbe, Şeybe ve Velid'in karşılarına
dikildiler.
Ellerinde kılıç, hazır bekliyorlardı.
Müşrikler; "Siz kimsiniz?" diyerek kendilerini tanıtmalarını istediler.
Onlar da; "Medineli Müslümanlardanız" deyince, müşrikler; "Bizim
sizlerle işimiz yok! Bize
Abdülmuttaliboğulları lazım. Onlarla çarpışmak isteriz" dediler ve İslâm
ordusuna dönüp; "Ya Muhammed! Bizim karşımıza, kendi kavmimizden
dengimiz olanları çıkar!" diye bağırdılar.
Resul-i ekrem efendimiz, meydandaki bu üç yiğit Eshabına dua buyurduktan
sonra, yerlerine dönmelerini emretti. Sonra Eshabı arasına göz gezdirip;
"Ey
Haşimoğulları! Kalkınız! Allahü teâlânın nurunu, batıl dinleriyle
söndürmek için gelenlere karşı, Hak yolunda çarpışınız ki, Allahü teâlâ
zaten Peygamberinizi de bunun için göndermiş bulunuyor. Kalk, ya Ubeyde!
Kalk, ya Hamza! Kalk, ya Ali!" buyurdular.
Allahü teâlânın aslanları hazret-i Hamza, hazret-i Ali ve hazret-i
Ubeyde miğferlerini giyip meydana yürüdüler. Onların karşılarına
geçtiklerinde, müşrikler; "Siz kimsiniz? Eğer bizim dengimiz iseniz
sizinle çarpışırız" dediler.
Onlar da; "Ben Hamza'yım! Ben Ali'yim! Ben Ubeyde'yim!" diye cevap
verince, müşrikler; "Sizler de bizim gibi şerefli kimselersiniz. Sizinle
çarpışmayı kabul ettik" dediler.
Kahraman İslâm mücahidleri, müşrikleri, önce imana davet ettilerse de,
kabul etmediler. Bunun üzerine üçü birden kılıçlarını sıyırıp
müşriklerin üzerine saldırdılar. Hazret-i Hamza ve hazret-i Ali, Utbe ve
Velid kafirlerini bir hamlede öldürdüler. Hazret-i Ubeyde, Şeybe'yi
yaraladı. Şeybe de, Ubeyde'yi yaraladı.
Hazret-i Hamza ve hazret-i Ali, Ubeyde'nin yardımına yetişip, Şeybe'yi
orada öldürdüler. Hazret-i Ubeyde'yi kucaklayıp, Resulullah efendimizin
huzuruna getirdiler.
Hazret-i Ubeyde bin Haris'in mübarek ayak bileğinden, kanlar akıyordu.
O, bu haline hiç aldırış etmeden, "Canım sana feda olsun ya Resulallah!
Ben bu halimle ölürsem şehid değil miyim?" diye sual etti. Peygamber
efendimiz de; "Evet, sen şehidsin" buyurarak cennetlik olduğunu
müjdelediler.
Bu vuruşmada üç mühim adamını kaybeden müşrikler, şaşkına döndüler.
Kara olsun yüzleri
Resulullahın, kahraman Eshabı, bir an önce bu müşrik güruhunu
kılıçlarıyla cezalandırmak için sabırsızlanıyordu. Peygamber efendimiz
de mübarek dilinden düşürmediği şu duayı tekrarlıyorlardı; "Allahım!
Bana yaptığın vaadini yerine getir!.. Allahım! Şu bir avuç İslâm
cemaatini helak edersen artık sana yeryüzünde
ibadet edecek kimse kalmaz!.."
Bu sırada müşrik saflarında, Kureyş'in en cesaretli ve keskin ok
atıcılarından hazret-i Ebu Bekir'in henüz Müslüman olmayan oğlu
Abdurrahman meydana yürüyüp, er diledi.
Mücahidlerin saflarından da bir kimsenin, derhal kılıcına davranıp ileri
yürüdüğü görüldü. Bu kimse, ilk Müslüman olmakla ve Sıddıklık makamıyla
şereflenen, peygamberlerden sonra en üstün insan, kahraman hazret-i Ebu
Bekir'di!.. Oğluna karşı çarpışmak için ileri atılmıştı. Fakat Alemlerin
efendisi ona; "Ya Eba
Bekir! Bilmez misin ki, sen benim, gören gözüm, işiten kulağım
yerindesin!.." buyurarak çarpışmaktan men etti.
Ebu Bekir-i Sıddık, oğluna; "Ey habis! Bana olan münasebetin nerede
kaldı?" demekten kendini alamadı.
Sonra peygamberlerin sultanı Habib-i ekrem efendimizin yere eğilip bir
avuç kum aldığı görüldü. Bu kumları düşman üzerine savurarak; "Kara
olsun yüzleri!.. Allahım! Kalblerine korku Sal, ayaklarına titreme ver!"
buyurdu ve Eshabına dönüp; "Hücuma kalkınız!.. Saldırınız!.." emrini
verdiler.
Bu işareti bekleyen şanlı Eshab, önceden verilen talimat üzerine hareket
etmeye başladı. "Allahü ekber!.. Allahü ekber!.." nidaları arasında
oklar vınlamaya, taşlar hedeflerini bulmaya, mızraklar zırhlara çarpmaya
başladı...
Allahü teâlânın aslanları hazret-i Ali, hazret-i Ömer, Zübeyr bin Avvam,
Sa'd bin Ebi Vakkas, Ebu Dücane, Abdullah bin Cahş müşrik saflarının bir
ucundan girip bir ucundan çıkıyorlar, kafirleri şaşkına çeviriyorlardı.
Her biri geçilmez birer kale olmuştu. "Allahü ekber!.." Allahü ekber!.."
sadaları alemi dolduruyor, Allahü teâlânın şanının büyüklüğü, kafirlerin
beyinlerine balyoz gibi indiriliyordu. Peygamber efendimiz; "Ya Hayyu!
Ya Kayyum!" diye, Allahü teâlâya yalvarıyordu.
Hazret-i Ali; "Bedir'de hepimizin en cesaretlisi, en kahramanı Resul
aleyhisselamdı. Müşrik saflarına en yakın olan da O idi. Sıkıştığımız
zaman O'na sığınırdık" demiştir.
Hazret-i Ali, bir müşrikle çarpışıyordu. Müşrik, kılıcını hazret-i
Ali'ye sallamış, kılıç kalkana saplanıp kalmıştı. Hz.Ali Zülfikarını,
müşrikin zırhlı vücuduna sallayınca, omuzundan göğsüne doğru zırhıyla
birlikte biçtiği sırada başı üzerinden bir kılıcın parladığını gördü.
Sür'atle başını eğdi. Kılıcı parlatan; "Al! Bu da
Hamza bin Abdülmuttalib'ten" derken, müşrikin kellesi miğferiyle beraber
yere düştü.
Hz. Ali dönüp baktığında amcası hazret-i Hamza'yı iki kılıçla çarpışır
gördü. Peygamberimiz, Eshabının böyle yiğitçe çarpıştığını gördükçe; "Onlar,
Allahü teâlânın yeryüzündeki aslanlarıdır" buyurarak, onları takdir
ediyordu.
Bir ara, Resulullah efendimizin yanıbaşlarında çarpışan hazret-i
Ukaşe'nin kılıcı kırıldı. Bu hali gören sevgili Peygamberimiz, yerde
gördüğü bir sopayı alıp ona uzattı ve; "Ya Ukaşe! Bununla vuruş!.."
buyurdular.
Ukaşe hazretleri, eline sopayı alır almaz; Peygamberimizin bir mucizesi
olarak; uzun parlak, sırtının ortası kuvvetli ve keskin bir kılıç
oluverdi. Harbin sonuna kadar bu kılıçla bir çok müşriki öldürdü.
Savaş bütün şiddetiyle devam ediyordu...
Müjde ya Eba Bekir
Alemlerin efendisi Resul-i ekrem bir taraftan çarpışıyor, bir taraftan
da Eshabını heyecana sürükleyen şu mübarek hadis-i şerifini söylüyordu:
"Varlığım kudret elinde bulunan Allahü teâlâya yemin ederim ki, bugün
cenab-ı Hakk'ın rızasını umarak, sabır ve sebat göstererek çarpışanları,
arkalarına dönmeden ilerlerken öldürülenleri, Hak teâlâ, muhakkak
Cennetine koyacaktır."
Bu mübarek sözü işiten Umeyr bin Hümam; "Ne güzel! Ne güzel! Demek,
Cennet'e girebilmem için şehid olmamdan başka bir şey lazım değilmiş"
diyerek, hücumlarını daha da sıklaştırdı. Bir taraftan düşmanla
vuruşuyor, bir taraftan da; "Allahü teâlâya maddi azıklarla değil, ancak
Hak teâlânın korkusu, ahıret ameli, cihadda sabır ve sebat göstererek
gidilir. Bunun dışındaki bütün azıklar şüphesiz biter, tükenir!.."
diyordu. Böylece, şehid oluncaya kadar çarpıştı .
Muharebe iyice şiddetlenmişti!.. Bir sahabenin üzerine en az üç müşrik
birden saldırıyordu. Her birine ayrı kılıç yetiştirmeye çalışan şanlı
Eshab-ı kiramı, hiçbir şey yıldıramıyordu. "Allahü ekber! Allahü ekber!.."
dedikçe yeniden güçleniyor, tekrar tekrar saldırmaktan usanmıyorlardı.
Bir ara müşriklerin hücumu şiddetlendi. Eshab-ı kiram güç duruma düştü.
O sırada Resulullah efendimiz, hazret-i Ebu Bekir ile hurma dallarından
yapılmış çadırına girdiler. Peygamberimiz, yine Allahü teâlâya münacata
başladı. "Ya Rabbi! Bana vaad ettiğin yardımı lütfet!.." diye
yalvarıyordu. O anda vahiy geldi. Mealen buyruluyordu ki: "O vakit
Rabbinizden yardım ve zafer istiyordunuz da, O size; "Gerçekten ben arka
arkaya bin melaike ile imdad ediyorum" diye duanızı kabul buyurmuştu." (Enfal
suresi: 9)
Peygamber efendimiz, hemen ayağa kalktılar ve; "Müjde ya Eba Bekir!
Sana, Allahü teâlânın yardımı yetişti! İşte şu Cebrail'dir. Kum tepeleri
üzerinde, atının dizginini tutmuş, silahlanmış emir bekliyor" buyurdu.
Enfal suresinde bildirildiği üzere cenab-ı Hak, meleklere mealen
buyurmuştu ki: "Hani Rabbin meleklere: (Müslümanlara nusret ve yardım
hususunda) sizinle beraberim diye vahyeyledi. Haydi mü'minlere (nusret
müjdesiyle kalblerine) sebat ilham ediniz. Ben şimdi kafirlerin
gönüllerine dehşet ve korku salıvereceğim.
Vurun hemen onların boyunlarının üstüne, vurun her bir parmaklarına (mafsallarının
hepsine)!.. Çünkü onlar, Allahü teâlâya ve Resulüne karşı geldiler. Kim
Allahü teâlâ ve Resulune karşı gelirse, Allahü teâlânın (azabına uğrar)
cezası çok çetindir!" (Enfal suresi: 12,13)
Bu emir üzerine Cebrail, Mikail ve İsrafil aleyhimüsselam, yanlarına
biner melek alarak sevgili Peygamberimizin sıra ile; yanında, sağında ve
solunda yerlerini aldılar.
Cebrail aleyhisselam, başına sarı bir sarık sarmıştı. Diğer meleklerin
başlarında ise beyaz sarıklar vardı. Sarıkların uçlarını arkalarına
sarkıtmışlar, beyaz atlara binmişlerdi.
Server-i alem efendimiz, Eshabına; "Melekler, alametli ve nişanlıdırlar.
Siz de kendinize birer alamet ve nişan yapınız!" buyurdular. Zübeyr bin
Avvam başına sarı, Ebu Dücane kırmızı bir bezi sarık şeklinde sardılar.
Hazret-i Ali, beyaz bir tuğ, hazret-i Hamza da, göğsüne deve kuşu kanadı
taktı.
Meleklerin harbe girmeleri ile durum bir anda değişti...
Eshabı kiram önündeki kafire daha kılıcını sallamadan, onun başı,
gövdesinden ayrılıp yere düşüyordu. Peygamber efendimizin sağında
solunda, önünde ve arkasında tanınmayan kimselerin müşriklerle
çarpıştığı görülüyordu.
Ebu Cehil'in işi tamam
Meleklerin yardımıyla harbin durumu bir anda değişti... Hazret-i Sehl
anlatır: "Bedir gazasında, her birimiz bir müşrikin başına kılıcımızı
salladığımız zaman, daha kılıç dokunmadan, kellelerin bedenden ayrılıp
yere yuvarlandığını görüyorduk!.."
Şavaş, hızla Müslümanların lehine değişiyordu. Müşrikler, şaşırmış
haldeydiler. Kafirlerin sancaktarı Ebu Aziz bin Umeyr esir edildi.
Kumandanları Ebu Cehil ise, Kureyşlileri cesaretlendirmek için durmadan
şiirler söyleyerek, askerin moralini düzeltmeye çalışıyordu. Genç bir
delikanlı gibi saldırıyor; "Anam beni bugünler için doğurdu!.." diyerek
öğünüyor, gençleri teşvik ediyordu.
Müşriklerden Ubeyde bin Sa'id, baştan ayağa kadar zırh giyinmişti.
Sadece gözleri görünüyordu. Atının üzerinde bir o tarafa, bir bu tarafa
dönüp; "Ben, Ebu
Zatülkeriş'im! Ben Ebu Zatülkeriş'im!" yani ben büyük karınlıyım, karın
babasıyım diyerek kendince meydan okuyordu.
Kahraman mücahid hazret-i Zübeyr bin Avvam, yanına yaklaşıp, mızrağını
tam gözüne nişanladı ve; "Allahü ekber!" deyip savurdu. Hedefini bulan
mızrak, onu atından yere düşürdü. Hz.Zübeyr, koşarak yanına vardığında,
Ubeyd ölmüştü. Ayağını, yanağına basıp, olanca kuvvetiyle çektiği halde
mızrağı zor çıktı, eğilmişti.
Hazret-i Zübeyr'in, Bedir harbinde gösterdiği kahramanlık çok büyüktü.
Vücudunda yaralanmadık yer kalmamıştı. Bu durumu oğlu Urve; "Babam,
önemli üç kılıç darbesi almıştı. Bunlardan biri boynunda idi. Yara o
kadar derin bir iz bırakmıştı ki, içine parmağımı sokabiliyordum" diye
anlatmıştı.
Abdurrahman bin Avf da kıyasıyla Kureyşlilerle çarpışıyor, aldığı
yaralardan akan kanlara aldırmadan, önüne geleni deviriyordu. Hazret-i
Abdurrahman şahid olduğu bir hadiseyi şöyle anlatır: "Bir ara önümde
kimse kalmamıştı. Sağıma-soluma baktığım zaman, Ensardan iki delikanlı
gözüme ilişti. Bunlardan en kuvvetli ve vurucu olanı ile bulunmak
istedim. Bu iki gençten biri, beni gözü ile süzdü, sonra bana dönerek; "Ey
amca! Ebu Cehil'i tanır mısın!" diye sordu.
Ben de; "Evet tanırım" dedim ve; "Ey kardeşimin oğlu, Ebu Cehil'i ne
yapacaksın?" diye sorunca; "Bana haber verildiğine göre Resulullah'a
sövermiş. Allahü teâlâya yemin ederim ki, onu bir görürsem, öldürünceye
veya kendim ölünceye kadar asla ondan ayrılmayacağım" dedi. Bir gencin
heyecan halinde söylediği bu kat'i ve kararlı söze doğrusu hayret ettim.
Bu iki gençten diğeri de beni gözden geçirerek ötekinin söylediği gibi
söyledi. Bu sırada, Ebu Cehil'i görmüştüm. O, Kureyş askeri içinde hiç
durmadan ileri geri dönüp duruyordu. Ben; "Ey gençler! Öteye beriye
telaşla giden şu şahıs, Ebu Cehil'dir" deyince, hemen kılıçlarına
sarıldılar ve onun yanına yaklaşarak çarpışmaya başladılar. Bu gençler,
Afra Hatun'un çocukları Mu'az ve Mu'avvez kardeşlerdi.
Bu sırada Eshab-ı kiramın kahramanlarından Mu'az bin Amr, Ebu Cehil'in
yanına sokulmak fırsatını buldu. Uzun kuyruklu bir at üzerinde bulunan
Ebu Cehil'in üzerine saldırıp bacağına olanca şiddetiyle kılıcını çaldı.
Ebu Cehil'in bacağı yere düştü. O sırada babasının imdadına yetişen ve
daha Müslüman olmayan İkrime, hazret-i Mu'az bin Amr ile çarpışmaya
başladı.
O anda Mu'az ve Mu'avvez kardeşler bir şahin gibi ileri atıldılar.
Önlerine geleni devirerek Ebu Cehil'e ulaştılar. Kılıçlarıyla öldü
zannedinceye kadar vurdular.
Bana Ebu Cehil'i bulun
Hazret-i Mu'az bin Amr, Bedir'de İkrime ile yaptığı çarpışmada elinden
ve kolundan yaralanmıştı. Mübarek eli bileğinden kesilmiş, eli deride
sallanıp kalmıştı. Çarpışmaya kendini kaptıran Mu'az bin Amr'ın eliyle
oyalanacak, onu tedavi için saracak zamanı yoktu. Kesik eli deride
sallanırken bile kahramanca çarpışıyordu.
Bu ne görülecek manzara idi... Hazret-i Mu'az bir müddet böyle
vuruştuktan sonra, hareket kabiliyetinin azaldığını gördü. Buna sebep,
kesik eli idi. Onu derhal ayağının altına alarak koparıp attı...
Diğer tarafta, azılı İslâm düşmanlarından, Kureyş'in en gözde
pehlivanlarından Nevfel bin Hüveylid, durmadan bağırıyor, müşrik
sürüsünü heyecana ve galeyana getirmeye çabalıyordu.
Peygamber efendimiz, onun bu halini görünce; "Allah'ım! Nevfel bin
Hüveylid'e karşı bana yardımcı ol!" buyurarak dua etmişti. Allahü
teâlânın aslanı hazret-i
Ali, Nevfel müşrikini görünce, derhal üzerine atıldı. Şiddetle kılıcını
indirdi. Öyle vurmuştu ki bacakları zırhlarla kaplı olduğu halde ikisi
birden kesildi. Sonra kılıcını boynuna çalıp, başını gövdesinden kopardı.
Bilal-i Habeşi'yi kızgın kumlara yatırıp, göğsüne kocaman kayaları koyan
Ümeyye bin Halef de müşriklerin en azılılarındandı. Resulullah
efendimize işkence yapmak için her fırsatı değerlendiren bu büyük İslâm
düşmanı da, Bedir vadisinde, müşrikleri toparlamaya çalışıyor, İslâm'ın
nurunu söndürmek için çabalıyordu.
Onun bu halini gören hazret-i Bilal, yalın kılıç yanına yaklaşarak
karşısına dikildi ve; "Ey küfrün başı olan Ümeyye bin Halef!.. Sen
kurtulursan ben kurtulmayayım!" deyip saldırdı. Bir taraftan da; "Ey
Ensari kardeşler! Yetişin, küfrün başı burada!" der demez, Eshab-ı kiram,
Ümeyye'nin etrafını sarıp, hemen öldürdüler.
Müşrik ordusunda, artık baş kalmamıştı. Her biri ne yapacaklarını
bilmiyor, rastgele kaçmaya çalışıyordu. Küfrün kalesi yıkılmıştı. Şanlı
Eshab takibe devam etti. Müşriklerden bir kısmı yakalanarak esir alındı.
Peygamber efendimizin amcası Abbas da esirler arasındaydı.
Zafer inananlarındı... Peygamber efendimiz, şanlı Eshabına; "Nevfel bin
Hüveylid hakkında bilgisi olan var mı?" buyurdular. Hazret-i Ali ileri
çıkıp; "Ya
Resulallah! Onu ben öldürdüm" dedi. Bu habere çok sevinen sevgili
Peygamberimiz; "Allahü ekber!" diyerek tekbir getirdiler ve; "Allahü
teâlâ, onun hakkındaki duamı kabul eyledi" buyurdular.
Ümeyye bin Halef'in öldürüldüğünü söylediklerinde de çok sevindiler ve;
"Elhamdülillah! Allahü teâlâya şükürler olsun, Rabbim kulunu tasdik etti,
dinini üstün kıldı" buyurdular.
Resul-i ekrem efendimiz, Ebu Cehil için; "Acaba Ebu Cehil ne yaptı, ne
oldu, kim gidip de bakar?" buyurarak, ölüler arasında onun
araştırılmasını emretti.
Aradılar bulamadılar.
Peygamber efendimiz; "Arayınız, onun hakkında sözüm var. Eğer onu
tanıyamazsanız dizindeki yara izine bakınız. Bir gün ben ve o, Abdullah
bin Cüd'an'ın ziyafetinde idik. İkimiz de gençtik. Ben ondan biraz
büyükçe idim. Sıkışınca onu ittim. Dizleri üzerine düştü. Dizlerinden
birisi yaralandı ve bu yaranın izi dizinden kaybolmadı" buyurdu.
Bunun üzerine Abdullah ibni Mes'ud, Ebu Cehil'i aramaya gitti. Onu
yaralı olarak buldu ve tanıdı. "Ebu Cehil sen misin?" dedi. Boynuna
ayağını bastı.
Sakalından tutup çekti ve: "Ey Allahü teâlânın düşmanı! Allahü teâlâ
nihayet seni hor ve hakir etti mi?" dedi.
Rabbimin azabına kavuştunuz mu
Bedir'de ağır yaralanan Ebu Cehl, kendi haline bakmadan İbn-i Mes'ud'a "
Sen bana bugün zafer ve galebenin hangi tarafta olduğunu haber ver" dedi.
"Zafer,
Allah ve Resulünün tarafındadır" dedi. Cevabını alınca bütün ümidi
kırıldı.
Hz. İbn-i Mesud, Ebu Cehl'in miğferini kafasından çıkarırken; "Ey Ebu
Cehl! Seni öldüreceğim" dedi. Ebu Cehl; "Sen kavminin ulusunu
öldürenlerin ilki değilsin. Fakat doğrusu, senin beni öldürmen bana çok
ağır gelecek. Hiç olmazsa boynumu göğsüme yakın kes de başım heybetli
görünsün!" diyerek küfrünün, gurur ve kibrinin ne dereceye çıkmış
olduğunu gösterdi.
İbn-i Mes'ud, Ebu Cehl'in başını kendi kılıcıyla kesemeyince, Ebu
Cehl'in kılıcıyla kesti ve silahını, zırhını, miğferini, başını getirip,
Peygamber efendimizin önüne koydu. "Anam-babam sana feda olsun ya
Resulallah! Bu, Allahü teâlânın düşmanı Ebu Cehl'in başıdır" dedi.
Sevgili Peygamberimiz; "O Allah ki, O'ndan başka ilah yoktur" buyurdu.
Sonra kalkıp Eshabıyla birlikte Ebu Cehl'in ölüsünün yanına kadar
gittiler. Orada;
"Allahü teâlâya hamd olsun ki, seni zelil ve hakir kıldı. Ey Allah
düşmanı! Sen bu ümmetin Fir'avn'ı idin" buyurdu. Sonra da; "Ya Rabbi!
Bana olan vaadini yerine getirdin" diyerek Allahü teâlâya şükrettiler.
Resulullah efendimiz, yaralı Eshab-ı kiramın yaralarını sardırdı. Şehid
olanları tesbit ettirdi. Muhacirlerden altı, Ensardan sekiz olmak üzere
on dört şehid verilmişti. Hepsinin de mübarek ruhları Cennet'e uçarken,
İslâm'ın nurunu söndürmeye uğraşan müşriklerden, yetmiş kişi öldürüldü
ve bir o kadarı da esir alındı.
Resulullah efendimiz, zaferi müjdelemek üzere Abdullah bin Revaha ve
Zeyd bin Harise'yi Medine'ye gönderdi.
Peygamber efendimiz, şehidlerin cenaze namazını kıldırarak kabirlerine
defnettirdiler.
Müşriklerin cesedlerinden yirmi dört tanesini kör bir kuyuya,
diğerlerini topluca çukurlara atıp, üzerlerini doldurdular.
Alemlerin efendisi, şerefli Eshabıyla kuyunun başına gelip; "Ey kuyuya
atılanlar!" buyurduktan sonra, öldürülen müşriklerin isimlerini,
babalarının ismiyle beraber sayıp; "Ey Utbe bin Rebia! Ey Ümeyye bin
Halef! Ey Ebu Cehl bin Hişam!.. Sizler, Peygamberinize karşı ne kötü bir
kavim idiniz. Siz, beni yalanladınız, başkaları ise beni tasdik edip
doğruladılar. Siz, beni şehrimden, diyarımdan çıkardınız. Başkaları ise
bana kapılarını açıp, bağırlarına bastılar. Siz, benimle harb ettiniz,
başkaları ise bana yardım ettiler. Rabbimin, azabına kavuştunuz mu? Ben,
Rabbimin vaad ettiği zafere kavuştum" buyurdular.
Hazret-i Ömer; "Ya Resulallah! Leş olmuş kimselere mi söylüyorsunuz?"
diye sual ettiler. Bunun üzerine Resul-i ekrem efendimiz; "Beni hak
peygamber olarak gönderen Rabbim hakkı için söylüyorum ki, siz beni
onlardan daha çok işitmiyorsunuz. Fakat cevap veremezler" buyurdular.
Müşrikler, harb meydanından canlarını kurtarmak için hızla kaçarken,
getirdikleri hiçbir şeyi alıp götürememişlerdi. Hepsi Müslümanların
eline geçti.
Peygamber efendimiz, ganimet mallarını Bedir harbine katılan ve vazifeli
olan bütün Eshabına paylaştırdı.
Zafer haberi Medine'ye ulaştı
Resulullah efendimizin şairi olan Abdullah bin Revaha Medine'ye ulaşıp,
Bedir'de elde edilen sevinçli haberi şiir şeklinde herkese duyuruyordu.
"Ey Ensar cemaati! Size müjdelerim ki,
Sağ ve selamettedir, Allah'ın Peygamberi.
Müşrikler öldürüldü ve esir edildiler,
Var esirler içinde, çok şöhretli kişiler.
Rebia ve Hacac'ın oğulları bittamam,
Öldürüldü hem Bedir'de, Ebu Cehl Amr bin Hişam" diyerek yüksek sesle
zaferi müjdeliyordu.
Hazret-i Asım bin Adiy; "Ey İbn-i Revaha! Söylediğin gerçek mi?" diye
sordu. Abdullah bin Revaha; "Evet, vallahi gerçektir! İnşaallah, yarın
Resulullah da, ellerinden bağlanmış esirlerle birlikte gelecektir!"
buyurdu.
O gün, sevgili Peygamberimizin kızı hazret-i Rukayye vefat etmişti.
Efendisi hazret-i Osman, cenaze namazını kıldırmıştı. Bu üzüntü üzerine
gelen zafer haberi, onları biraz ferahlatmıştı.
Peygamber efendimiz Eshabıyla Bedir zaferini kendisine ihsan eden Allahü
teâlâya hamd edip, şükür secdesine kapandıktan sonra, Medine-i
münevvereye doğru esirlerle birlikte yola çıktılar.
Daha önce müjdeyi veren Abdullah bin Revaha ile Zeyd bin Harise Bedir
gazasında olanları ve kimlerin şehid olduğunu anlatmışlardı. Medine'de
kalan çocuklar, kadınlar, vazifeliler zafer için çok sevinmişlerdi.
Peygamber efendimizi karşılamaya çıktılar.
Şehid olanların içinde Harise bin Süraka da vardı. Hazret-i Harise'nin
annesi Rebi, oğlunun havuzdan su içerken, bir düşman okuyla vurulup
şehid olduğunu öğrenmişti. Rebi validemiz, bu haberi işittiğinde; "Resul
aleyhisselam gelmedikçe oğlum için ağlamam. Saadetle Medine'yi teşrif
ettiklerinde, kendisine sual ederim. Eğer oğlum Cennet'te ise hiç
ağlamam. Yok eğer Cehennem'de ise, gözlerimden yaş yerine kanlar dökerim"
demişti.
Sevgili Peygamberimiz, mübarek Eshab-ı kiramıyla Medine'yi teşrif
ettiklerinde, Rebi hatun huzurlarına varıp; "Anam-babam sana feda olsun
ya Resulallah!
Oğlum Harise'ye olan muhabbetimi bilirsin. Acaba şehid olup Cennet'e
girmiş midir? Eğer böyle ise, sabredeyim. Yok öyle değilse, gözümden
kanlı yaşlar dökeyim" dedi.
Habib-i ekrem efendimiz ona; "Ey Ümmü Harise! Senin oğlun bir değil,
birden çok Cennet'tedir. Onun yeri Firdevs'tir" buyurarak müjde verdiler.
Bunun üzerine Rebi; "Artık oğlum için ağlamam" dedi.
Kainatın sultanı, bir kap ile su istediler. Merhamet buyurup mübarek
elini suya sokup çıkardılar. Bu suyu hazret-i Harise'nin annesi ve kız
kardeşine içirdiler.
Ayrıca bu suyu, onların başlarına ve yüzlerine sürdüler. O günden sonra
Rebi ve kızının yüzleri pek nurlu idi. Ömürleri de çok uzun oldu.
Kainatın efendisi, Medine'ye getirilen yetmiş esiri, Eshabı arasında
paylaştırarak iyi muamele yapılmasını emir buyurdular. Esirlerin akıbeti
hakkında, Allahü teâlâdan henüz bir vahiy gelmemişti.
Resulullah efendimiz, Eshabıyla istişare ettikten sonra esirlerin, fidye
karşılığında serbest bırakılması kararına vardılar. Her esirin mal
varlığına göre, fidye mikdarı tesbit edildi. Parası olmayanlardan okuma
yazma bilenler, Medine'de okuma yazma bilmeyen on kişiye okuma ve
yazmayı öğretecek, ondan sonra
Mekke'ye gidebileceklerdi. Esirler arasında, Peygamber efendimizin
amcası Abbas da vardı.
Evindeki altınları unuttun mu
Bedir savaşında alınan esirler arasında, Peygamber efendimizin amcası
Abbas da vardı. Efendimiz ona; "Ey Abbas! Kendin, kardeşinin oğlu Ukayl
(Akil) bin
Ebi Talib, Nevfel bin Haris için kurtulmalık akçesi ödeyiniz. Çünkü sen,
zenginsin" buyurdu.
Hazret-i Abbas da; "Ya Resulallah! Ben Müslümanım. Kureyşliler beni
zorla Bedir'e getirdiler" dedi. Resulullah; "Senin Müslümanlığını Allahü
teâlâ bilir.
Doğru söylüyorsan, Allahü teâlâ sana elbette onun ecrini verir. Fakat
sen, görünüş itibariyle aleyhimizdesin. Bunun için, kurtulmalık akçeni
ödemen lazımdır" buyurdu.
Hz. Abbas, "Ya Resulallah! Yanımda ganimet olarak aldığınız 800
dirhemden başka servetim yok" deyince, Peygamber efendimiz; "Ya Abbas!
Ya o altınları niçin söylemiyorsun?" buyurdu. O da; "Hangi
altınları?"dedi.
Sevgili Peygamberimiz; "Hani sen Mekke'den çıkacağın gün, hanımın
Haris'in kızı Ümm-ül-Fadl'a verdiğin altınlar! Onları verirken yanınızda
sizden başka kimse yoktu. Sen, Ümm-ül-Fadl'a; "Bu seferde başıma ne
geleceğini bilemiyorum. Eğer bir felakete düçar olup da dönemezsem, şu
kadarı senindir, şu kadarı
Fadl içindir, şu kadarı Abdullah için, şu kadarı Ubeydullah için, şu
kadarı Kusem içindir" dediğin altınlar" buyurdu.
Hazret-i Abbas şaşırdı ve; "Yemin ederim ki, ben bu altınları hanımıma
verirken yanımızda kimse yoktu. Bunu nereden biliyorsunuz?" dedi.
Peygamber efendimiz; "Allahü teâlâ haber verdi" buyurdu.
Hz. Abbas ; "Senin, Allahü teâlânın resulü olduğuna ve doğru söylediğine
şehadet ederim" deyip Kelime-i şehadet getirdi. Müslüman olunca,
Peygamber efendimiz hazret-i Abbas'ı Mekke'de vazifelendirdi. Oradaki
Müslümanları korumasını, İslâmiyet'e düşman olanlarla ilgili haberleri
göndermesini emir buyurdu.
Bedir gazasında hezimete uğrayan Kureyş'e haber gönderilip, fidye
karşılığında esirlerini alabilecekleri bildirildi. Ancak, hicretten önce
Peygamberlerin efendisine pek çok eziyet ve işkencelerde bulunan Nadr
bin Haris ve Resul aleyhisselam Kabe'de namaz kılarken mübarek sırtına
deve işkembesi koymak bedbahtlığını gösteren alçak Ukbe bin Ebi Mu'ayt
öldürüldü.
Bu azılı İslâm düşmanı öldürülünce, Resulullah efendimiz, Allahü teâlâya
hamd ettiler. Yanına varıp; "Vallahi Allahü teâlâyı, resulünü ve
Kur'an-ı kerimi inkar eden, peygamberini işkenceden işkenceye uğratan
senin kadar kötü bir kimse bilmiyorum" buyurdular.
Esirler, sahipleri tarafından fidye karşılığı alınıncaya kadar, Eshab-ı
kiramın yanında kaldılar. Sahabenin hepsi de esirlere çok iyi muamele
edip, onları yiyeceklerine ortak ettiler. Mus'ab bin Umeyr'in kardeşi
Ebu Aziz esirler arasında idi. O esirlere gösterilen muameleyi şöyle
anlattı:
"Ben de Medineli bir Müslümanın evinde esir idim. Bana çok iyi
davranıyorlar, sabah ve akşam yiyecekleri ekmeği bana veriyorlar,
kendileri sadece hurma yemek mecburiyetinde kalıyorlardı. Onlardan
birinin eline bir ekmek parçası geçse, doğruca bana getirip verirdi.
Utandığımdan ekmeği, getirene geri verirdim.
Fakat o, ekmeği tekrar bana iade ederdi."
Yine esirlerden Yezid ismindeki Kureyşli şöyle anlattı: "Müslümanlar
Bedir'den Medine'ye gelirken, biz esirleri hayvanlara bindirdiler,
kendileri ise yaya olarak yürüdüler."
İşte insanlık bu... Esirlerine böyle muamele eden başka bir kavim gelmiş
midir?
Vallahi onlar meleklerdir
Müşriklerin Bedir'de hezimete uğrayıp, perişan bir vaziyette savaş
meydanından kaçmaları, Mekke'de büyük bir şaşkınlık meydana getirdi. Hiç
beklemedikleri, hatta hiç akıllarından geçmeyen bir netice ortaya
çıkmıştı.
Haberi ilk getirenin sözlerine, Ebu Leheb ve diğer müşrikler inanmadılar.
Harp meydanından kaçan Ebu Süfyan Mekke'ye geldiğinde, onu hemen
yanlarına çağırdılar. Ebu Leheb ona; "Ey kardeşimin oğlu! Anlat bakalım,
nasıl oldu?" diye sordu.
Ebu Süfyan orada, bir yere oturdu. Bir çok kimse de ayakta dinliyorlardı.
Ebu Süfyan şöyle anlattı: "Hiç sorma, Müslümanlarla karşılaşınca, sanki
elimiz kolumuz bağlı idi. İstedikleri gibi hareket ettiler. Bir
kısmımızı öldürdüler, bir kısmımızı esir ettiler. Yemin ederim ki, ben,
bizimkilerden kimseyi kınayıp, ayıplamıyorum. Çünkü, o sırada yer ile
gök arasında kır atlar üzerinde beyazlara bürünmüş kimselerle
karşılaştık. Onlara ne bir şey dayanabilir, ne de bir kimse karşı
durabilirdi."
İslâmın ilk zamanlarında Müslüman olmasına rağmen, müşriklerin şerrinden
çekindiği için Müslümanlığını açığa vurmayan Hz. Abbas'ın kölesi Ebu
Rafi' hazretleri orada idi. Sessizce onları dinlemekte olan Ebu Rafi',
sevincinden her şeyi unuttu ve; "Vallahi onlar meleklerdir" deyiverdi.
Ebu Leheb, ona şiddetli bir tokat vurdu ve kaldırıp yere çarptı. Bir
hayli de dövdü. Bunun üzerine, orada bulunan hazret-i Abbas'ın hanımı
Ümmü Fadl dayanamadı. Çünkü kendisi de önceden Müslüman olmuştu.Ümmü
Fadl, odadaki direklerden birini alıp; "Kimsesi yok diye onu güçsüz
gördün değil mi?" diyerek, şiddetle Ebu Leheb'e vurdu.
Ebu Leheb'in başı yarıldı. Kanlar akarak zelil, hakir ve horlanmış bir
vaziyette dönüp gitti. Yedi gün sonra, Allahü teâlâ ona, kara kızıl
denen bir hastalık verdi.
Bu hastalıktan öldü. Oğulları iki veya üç gece defnetmeden bıraktılar.
Nihayet kokmaya başladı. Herkes, Ebu Leheb'in yakalandığı hastalıktan,
ta'undan kaçar gibi kaçıyor ve iğreniyordu. Bunun üzerine Kureyş'ten
biri, Ebu
Leheb'in oğullarına; "yazık size, utanmıyor musunuz? Babanızı, kokuncaya
kadar evde bıraktınız. Hiç olmazsa onu bir yere gömüp kaybedin" dedi.
Oğulları o şahsa; "Biz ondaki hastalıktan korkuyoruz!" diye cevap
verdiler. Bu defa adam onlara; "Siz gidiniz, ben geliyorum, size
yardımcı olacağım" dedi.
Sonra, üçü bir araya geldiler. Yüklenip, ücra bir yere bıraktılar.
Görünmeyinceye kadar, üzerine taş attılar. Ebu Leheb böylece sonsuz azab
ve ateşler içerisinde kalacağı yurduna, karanlık ve Cehennem çukur olan
kabrine girdi.
Bedir'de esir edilen Kureyşliler arasında Velid bin Velid de vardı. Onu
Hz. Abdullah bin Cahş esir almıştı. Velid'in kardeşleri Hişam ile henüz
Müslüman olmayan Halid bin Velid Medine'ye geldiler.
Abdullah bin Cahş fidye-i necat yani kurtuluş akçesi verilmedikçe
bırakmak istemedi. Kardeşlerinden Halid razı olduysa da, babası bir,
annesi ayrı kardeşi
Hişam kabul etmedi. Resulullah efendimiz, babalarının silah ve
techizatının verilmesini teklif etti.
Buna Hişam razı olduysa da Halid kabul etmedi. Fakat sonunda babalarının
yüz dinar kıymetindeki kılıcı, zırhı ve miğferi karşılığında anlaştılar.
Velid'i esaretten kurtarıp, Mekke'ye yola çıktılar. Fakat Velid, Mekke
yolu üzerinde Medine'ye dört mil mesafedeki Zü'l-Huleyfe'de onlardan
ayrılıp, Peygamber efendimizin yanına geldi. İman edip, Eshab-ı kiramdan
oldu.
Ya Rabbi, onları kurtar
Bedir'de esir alınıp daha sonra da Müslüman olan Hz. Velid bin Velid bir
müddet sonra, Mekke'ye kardeşlerinin yanına gitti. O zaman Halid bin
Velid;
"Madem, Müslüman olacaktın. Kurtuluş fidyesi ödemeden olsaydın?
Babamızdan kalan hatırayı elimizden çıkardın. Niçin böyle yaptın?" diye
sorunca;
Kureyşlilerin; "Esarete dayanamadığı için Müslüman oldu" demelerinden
korktum" cevabını verdi.
Bu cevaba çok sinirlenen kardeşleri onu, Mahzum oğullarından bazı
Müslümanlarla, Iyaş bin Ebi Rebia ve Seleme bin Hişam'ın yanına
hapsettiler.
Hz.Velid bin Velid, iman ettiği için senelerce hapis yattı. İslâmiyet'in
azılı düşmanlarından amcası Hişam ile müşrik akrabalarından çok zulüm ve
işkence gördü.
Resul-i ekrem efendimiz, müşriklerin zulmüne uğrayan Iyaş bin Ebi Rebia
ile Ebu Seleme bin Hişam ve Velid için şöyle dua ettiler: "İlahi! Velid
bin Velid'i,
Seleme bin Hişam'ı, Iyaş bin Rebia'yı ve diğer mü'minleri kurtar. İlahi,
Mudar'ı (Kureyş'i) daha beter eyle!. Bu yılları onlara Yusuf'un
yıllarına benzet."
Hz.Velid, Resulullah efendimizin duası bereketiyle bir fırsatını bulup,
bağlı bulunduğu yerden kaçtı. Medine-i münevvereye gelip, sevgili
Peygamberimize kavuştu. Habibullah efendimiz, Iyaş bin Rebia ile Seleme
bin Hişam'ın halini sorunca, onların ayaklarından birbirlerine bağlı
olduklarını, şiddetli azab ve işkenceler altında kıvrandıklarını haber
verdi.
Kainatın sultanı, onların haline çok üzülüp, kurtarılma çarelerini aradı.
Kimin kurtarabileceğini sorunca, senelerce işkence altında kalmasına
rağmen, Velid, büyük bir cesaret ve aşkla; "Ya Resulallah! Onları ben
kurtarırım, sana getiririm" diye cevap verdi.
Tekrar Mekke'ye gelip, işkence gören Müslümanların yerini, onlara
yiyecek götüren bir kadını takib ederek öğrendi. İkisi de tavansız bir
binada hapisti.
Hz.Velid gece, ölümü göze alarak büyük bir cesaretle duvardan inip,
arkadaşlarının yanına vardı.
İman etmekten başka bir suçları olmayan iki mazlum, müşriklerce bir taşa
bağlanıp; Arabistan'ın çöl havasındaki yakıcı sıcağında, her türlü zulme
uğratılıyordu.
Velid, bu mübarek kardeşlerini kurtarıp, devesine bindirdi. Kendisi de
yayan, yalın ayak Medine-i münevvereye, çok sevdiği Resulullah'ın yanına
bir an önce varmak için yola çıktı. Onu çölün kavurucu sıcağı değil,
Alemlerin efendisine kavuşmak aşkı yakıyordu.
Medine'ye aç, susuz, yalın ayak, üç günde geldi. Parmakları, taşların
tahribatından param parça olmuştu. Hz. Velid bin Velid, kan revan içinde
çok sevdiği Habibullah'a kavuştu.
Bedir zaferi, Müslümanları büyük bir sevince garketti. Müşrikler ise
büyük bir üzüntü ve hüsrana düşmüşlerdi.
Habeşistan meliki Necaşi de Resulullah efendimizin muzaffer olduğunu
işitince, hemen ülkesindeki Eshab-ı kiramın yanına gidip; "Allahü
teâlâya hamdolsun ki,
Resulünü Bedir'de muzaffer edip, zafer ihsan eyledi" diyerek müjde verdi.
Hepsine hediye ve ikramlarda bulundu.
Hazret-i Fatıma'nın evlenmesi
Hicretin ikinci senesi idi. Fahr-i kainat efendimizin kızı hazret-i
Fatıma, artık evlenme çağına gelmişti.
Fatıma-tüz-Zehra validemizi pek çok kimse istedi. Resul aleyhisselam,
bunlara, "Onun işi, Hak teâlânın emrine bağlıdır" buyurdu.
Bir gün Hz.Ebu Bekir, Ömer ve Sa'd bin Mu'az mescidde oturup; "Hazret-i
Fatıma'yı, hazret-i Ali'den gayri herkes istedi. Kimseye iltifat
olunmadı" diye konuştular.
Hazret-i Sıddik; "Zannederim ki, Ali'ye nasip olur. Gelin ziyaretine
gidelim ve bu mes'eleyi açalım. Eğer fakirliği ileri sürerse yardımda
bulunalım" dedi. Sa'd da; "Ya Eba Bekir! Sen, hep hayır yaparsın. Kalk,
biz de sana arkadaş olalım" dedi.
Üçü birden mescidden çıkıp, hazret-i Ali'nin evine gittiler. Hz. Ali
devesini alıp gitmiş, Ensardan birinin hurmalığına su veriyordu. Onları
görünce, karşılayıp hal ve hatırlarını sordu.
Hz. Ebu Bekir, "Ya Ali! Her hayırlı işte sen öndersin ve Resul-i ekrem
katında hiç kimseye nasib olmamış bir mertebedesin. Fatıma'yı herkes
taleb etti. Hiç kimseye iltifat olunmadı. Sana nasib olacağını
zannediyoruz. Niçin teşebbüs etmezsin?" diye sordu.
Hazret-i Ali bunu işitince, mübarek gözleri yaşla doldu ve; "Ya Eba
Bekir! Beni ziyadesiyle yaktın. Ona benden başka rağbet eden yoktur.
Lakin elimin darlığı buna manidir" dedi. Hz. Ebu Bekir, "Böyle söyleme.
Allahü teâlâ ve Resulünün yanında, dünya bir şey değildir. Buna fakirlik
mani olamaz. Var, talep eyle" dedi.
Hazret-i Ali buyuruyor ki: "Resulullah'ın huzuruna utanarak ve sıkılarak
girdim. Resulullah'ın bütün heybet ve vakarı üzerinde idi. Huzurunda
oturdum ve konuşmaya kadir olamadım. Resulullah efendimiz; "Niçin geldin,
bir ihtiyacın mı var?" buyurdu. Sustum. "Her halde Fatıma'yı istemeye
geldin" buyurunca;
"Evet" diyebildim. Peygamber efendimiz, hazret-i Fatıma'ya hazret-i
Ali'nin kendisini istediğini duyurdu. O da sustu.
Peygamber efendimiz; "Fatıma'ya mihr olarak verecek neyin var?"
buyurdular. "Yanımda ona verilecek bir şeyim yok ya Resulallah" dedim.
"Sana vermiş olduğum Hutami zırhlı gömleğin nerededir, ne oldu?"
buyurdular. "Yanımdadır" deyince; "Onu sat ve parasını bana getir. Mihr
olarak o kafidir" buyurdular."
Başka bir rivayette de; "Resulullah efendimiz, hazret-i Ali'ye; "Yanında
neyin var" buyurduğunda; "Atım ve zırhlı gömleğim var" diye cevap vermiş,
Resulullah efendimiz de; "Atın sana lazım olur, fakat zırhını sat"
buyurmuştu. Başka bir rivayette de; "Ya Ali, git kendine bir ev kirala"
buyurdu.
Hazret-i Ali, evleninceye kadar Peygamber efendimizle beraber oturuyordu.
Efendimizin emirleri üzerine, Mescid-i Nebevi yakınında, hazret-i
Aişe'nin odasının karşısında bulunan Harise bin Nu'man'ın evini kiraladı.
Zırhını da, hazret-i Osman efendimize 480 dirheme sattı. Hazret-i Osman,
zırhı satın aldıktan sonra hediye olarak geri verdi.
Hazreti Ali, zırh ve dirhemlerle Peygamberimizin yanına gelince,
Peygamber efendimiz, hazret-i Osman'a çok hayr dua ettiler ve; "Osman,
Cennet'te benim refikimdir" buyurdular. Sonra Bilal-i Habeşi'yi çağırdı
ve paranın bir kısmını vererek; "Bu parayı al, çarşıya çık! Biraz gül
suyu, geri kalan para ile de bal al ve
Mescid'in bir kenarında temiz bir kab içinde su ile eziniz. Bal şerbeti
yapınız ki, nikah kıyıldıktan sonra içelim. Ensar ve Muhacirlerden
mevcut bulunan
Eshabımı mescide davet et ve Fatıma ile Ali'nin nikahlarının
kıyılacağını halka ilan et" diye emretti.
Sana müjdeler olsun ki
Bilal-i Habeşi, Efendimizin emri üzerine dışarı çıkıp hazret-i Ali ile
hazret-i Fatıma'nın nikahlarının kıyılacağını halka ilan etti. Eshab-ı
kiram, Mescid-i
Nebevi'ye gelerek, içini dışını doldurdular.
Peygamber efendimiz ayağa kalkarak şu hutbeyi okudular:
"Bütün hamd ve şükür, alemlerin Rabbine mahsustur. O, verdiği nimetlerle
öğülen, sonsuz kudretinden ve kuvvetinden dolayı ibadet edilen, azab ve
hesabından korkulan, hüküm ve fermanı yeryüzünde ve göklerde hakim
olandır. Mahlukatı kudretiyle yaratan, adaletli hükümleriyle bunları
birbirinden ayıran, insanları (İslâm) dini ve peygamberi Muhammed
(aleyhisselam) ile şereflendiren O'dur...
Allahü teâlâ bana, kızım Fatıma'yı Ali bin Ebi Talib'e nikahlamamı
emretti. Şimdi sizi şahid tutuyorum ki, (Allahü teâlânın emriyle) 400
miskal gümüş mihr ile
Fatıma'yı, Ali bin Ebi Talib'e nikahladım. Rabbim kendilerinin
varlıklarını bir araya getirsin ve bunu kendilerine mübarek kılsın.
Nesillerini temiz ve rahmete anahtar, hikmete maden, ümmet-i Muhammed'e
emin kılsın. Söyleyeceğim bundan ibarettir. Rabbimden kendim ve sizin
için mağfiret dilerim."
Hazret-i Ali de kalkarak şu kısa hutbeyi okudu: "... Huzurunda
bulunduğumuz Muhammed aleyhisselama salat ve selam ederim ki, mübarek
kerimeleri
Fatıma'yı 400 miskal gümüş mihrle bana nikahlamıştır. Ey din
kardeşlerim! Şüphesiz Peygamber efendimizin buyurduklarını işittiniz ve
şahid oldunuz. Ben de buna şahid ve razıyım. Aynen kabul ediyorum.
Allahü teâlâ hepimizin sözlerine şahiddir, hepimize vekildir."
Nikah akdi bittikten sonra, Peygamber efendimiz taze hurma getirttiler
ve; "Haydi bu hurmadan alınız, yiyiniz" buyurdular. Herkes alıp yediler.
Sonra hazret-i
Bilal bal şerbeti dağıttı, onu da içtiler ve bütün sahabiler;
"Barekellahü fi küma ve aleyküma ve ceme'a şemleküma" diye dua ettiler.
Hazret-i Fatıma, nikahtan sonra ağlıyordu. Peygamber efendimiz onun
yanına geldi ve; "Ey Fatıma! Sana ne oldu ki ağlıyorsun? Allahü teâlâya
yemin ederim ki, seni, isteyenlerin en alimine, hilim ve akıllılıkta en
üstününe ve ilk Müslüman olanına nikahladım" buyurdu.
Hazret-i Fatıma; "Babacığım! Evlenen her kızın mihri altın ve gümüşle
takdir ve tayin ediliyor. Benim de mihrim böyle takdir edilirse, benimle
diğerleri arasında ne fark olur. Kıyamet günü sen, mü'minlerin
günahkarlarından ne kadar kimseye şefaatte bulunursan, ben de onların
hanımlarına şefaatte bulunmak istiyorum.
Muradım budur" dedi.
Allahü teâlâ, hazret-i Fatıma'nın bu dileğinin kabul edildiğini
bildirince, Resulullah efendimiz; "Ya Fatıma, peygamber çocuğu olduğunu
belli ettin" buyurdular.
Hazret-i Ali buyurdu ki: "Bu işlerin üzerinden uzun zaman geçmişti. Bu
hususta hiç söz olmadı. Ben de hicabımdan yani utandığımdan ağzımı
açamadım. Ama
Resulullah efendimiz, bazan beni tenhada gördükleri zaman; "Senin
hatunun ne iyi hanımdır. Sana müjdeler olsun ki, o, alemdeki hatunların
seyyidesidir" buyururlardı.
Bir ay sonra Hz. Ali'nin yakınları; "Ya Ali! Bu akd-i izdivac ile mesrur
olduk. Lakin muradımız odur ki, bu iki mes'ud birbirlerine yakın olalar"
deyince, Hz. Ali,
"Benim de muradım odur, lakin hicab ediyorum, utanıyorum" cevabını
verdi.
Kimi bulursan getir
Hazret-i Ali'nin yakınları gidip, düğün işini Peygamber efendimizin
dadısı Ümmü Eymen'e söylediler. Ümmü Eymen de; "Bu husus için sizin
gelmeniz lazım değildir. Biz ezvac-ı tahirat ile ittifak edip, size
haber veririz. Zira bu hususta hatunların sözü dinlenir" dedi. Ümmü
Eymen, bu hali Resulullahın hanımlarına söyledi. Diğer hanımlar,
hazret-i Aişe'nin hanesine geldiler. Hazret-i Hadice'yi anarak; "Eğer o
hayatta olsaydı, bize bir endişe olmaz idi" dediler.
Resulullah efendimiz ağladı ve buyurdu ki: "Hadice gibi hatun hani? Halk
beni yalanlarken o tasdik etti ve bütün malını benim yoluma sarf etti.
Din-i İslâm'a çok yardım etti. Hayatında, Hak teâlâ bana emretti ki,
Hadice'ye müjde ver: Cennet'te onun için zümrütten bir köşk
yapılmıştır."
Resulullah efendimizin hanımları, hazret-i Ali'nin muradını arz ettiler.
Bunun üzerine Resulullah efendimiz, Ümmü Eymen'e, hazret-i Ali'yi davet
etmesini emretti.
Hz. Ali gelince, meclisteki hanımlar kalkıp gittiler. Hazret-i Ali
başını önüne eğip oturdu. Resulullah; "Zevceni ister misin ya Ali?"
buyurdu.
Hz. Ali; "Evet ya Resulallah! Anam ve babam sana feda olsun" dedi.
Resul-i ekrem efendimiz, Esma binti Umeys'e; "Git, Fatıma'nın evini
hazırla!" buyurdu.
Esma, hazret-i Fatıma'nın gelin gideceği eve gitti. Bir minder yeni
meşinden, bir minder yamalı meşinden, bir minder de hasırdan yapıp,
içlerini hurma lifi ile doldurdu. Resulullah efendimiz yatsı namazından
sonra Fatıma'nın evine gelip yapılanları gözden geçirdi.
Peygamberimiz, hazret-i Ali'nin getirdiği paranın üçte ikisiyle yiyecek,
süs ve koku gibi şeyler; üçte biriyle de giyecek alınmasını emrettiler
ve ev eşyasını tamamlattılar. Hazret-i Fatıma'nın çeyizi ve ev eşyasında
şunlar vardı:
Esma binti Umeys'in hazırladığı üç minder, saçaklı bir halı, içi hurma
lifi ile doldurulmuş bir baş yastığı, iki tane el değirmeni, bir su
kırbası, topraktan yapılmış bir su testisi, meşinden yapılmış bir su
bardağı, bir havlu, bir elek, dabağlanmış bir koç postu, eskiyip tüyü
dökülmüş alacalı bir Yemen halısı, hurma yaprağından örülmüş bir sedir.
Yemen işi iki alacalı elbise, bir kadife yorgan.
Hazret-i Ali bundan sonrasını şöyle anlattı: "Beş dirhemle hurma, dört
dirhemle yağ aldım. Resulullah'ın huzuruna getirdim. Deriden bir sofra
istedi. Hurma, un, yağ ve yoğurdu mübarek eli ile karıştırıp, bir çeşit
yemek yaptı ve; "Ya Ali! Var, kimi bulursan getir" buyurdu. Ben dışarı
çıktım, pek çok insan gördüm, hepsini davet ettim ve içeri girip; "Ya
Resulallah! Halk çoktur" diyerek arz eyledim.
Alemlerin efendisi; "Onları onar onar içeri getir, yemek yesinler"
buyurdu. Öyle yaptım: Hesab ettiler, erkek ve kadından yedi yüz kimse
yemek yemişler ve doymuşlardı." Hazret-i Ali'nin ve Fatıma'nın velimesi
yenildikten sonra, Ümmü Eymen'in bildirdiğine göre, Peygamber efendimiz
hazret-i Ali'ye; "Ya Ali, kızım
Fatıma gelin olarak evinize gitti. Ben de akşam namazından sonra gelip
dua edeceğim. Beni bekleyin." buyurdu. Hazret-i Ali eve gelince, bir
köşeye oturdu.
Hazret-i Fatıma da evin diğer bir köşesine oturdu. Sonra Resulullah
efendimiz gelip kapıyı çaldı. Ümmü Eymen kapıyı açtı. Resulullah;
"Kardeşim burada mı?" buyurdu. Ümmü Eymen; "Anam-babam sana feda olsun
ya Resulallah! Kardeşiniz kimdir? dedi. Resulullah efendimiz; "Ali bin
Ebi Talib'dir" buyurdu.
Sakın ona isyan etme
Düğün evinde, sadece Resulullah efendimiz, Hz. Ali, Hz. Fatıma, Ümmü
Eymen ve Esma binti Umeys vardı.
Efendimiz, bir kabla su getirttiler. Mübarek ellerini yıkadılar. Suyun
içine de bir miktar misk döktüler. Sonra hazret-i Fatıma'yı çağırdılar.
Hz. Fatıma utancından elbisesine bakıyordu. Resulullah efendimiz sudan
bir miktar alıp, Fatıma'nın göğsüne, başına ve sırtına serpti ve;
"Allahümme inni e'izuha bike ve zürriyetiha min-eş-şeytan-ir racim (ya
Rabbi! Onun ve zürriyetinin racim olan, taşlanan şeytanın şerrinden
muhafazası için sana sığınırım)" diye dua ettiler.
Sonra hazret-i Ali'ye de aynısını yapıp; "Allahümme barik fihima ve
barik aleyhima ve barik lehüma fi neslihima" diye dua ettiler. İhlas ve
Mu'avvizeteyn (Felak ve Nas) surelerini okuyup; "Allahü teâlânın ismi ve
bereketi ile ehlinin yanına gir" buyurdular. Sonra mübarek elleriyle
kapının iki kanadını tutup, bereket ile dua ettiler ve oradan
ayrıldılar.
Hazret-i Ali düğünden sonrasını şöyle anlattı:
Düğünümüzden dört gün sonra Resullulah efendimiz, hanemizi teşrif
eyledi. Gönülleri alan, hikmet dolu sözleri ile bize nasihat ettiler ve
buyurdular ki: "Ya Ali!
Su getir!" Kalktım su getirdim. Bir ayet-i kerime okudu ve; "Bu sudan
biraz iç. Bir miktar kalsın" buyurdu. Öyle yaptım. Kalan suyu, başıma ve
göğsüme serpti. Tekrar; "Su getir" buyurdu. Yine su getirdim. Bana
yaptığı gibi, Fatıma'ya da yaptı. Sonra beni dışarı gönderdi.
O dışarı çıktıktan sonra kızına, hazret-i Ali hakkında sual eyledi.
Fatıma dedi ki: "Babacığım, bütün kemal sıfatlar kendisinde mevcuttur.
Lakin, bazı Kureyş hatunları bana; "Senin erin fakirdir" diyorlar"
deyince, Resulullah efendimiz buyurdu ki: "Ey kızım! Senin baban ve
helalin fakir değildir. Bütün yer ve gök hazine ve definelerini bana arz
ettiler. Kabul etmedim. Allahü teâlânın katında makbul olanı kabul
ettim. Ey kızcağızım! Eğer benim bildiğimi, sen bilseydin, dünya senin
nazarında hor ve aşağı olurdu. Allahü teâlânın hakkı için, erin, İslâma
girmede Eshabın önderi, ilim bakımından en derinidir. Ey kızım! Allahü
teâlâ
Ehl-i beytten iki kimse ihtiyar etti, seçti... Biri baban ve biri
helalindir. Zinhar ona isyan eyleme ve emrine muhalefet etme!"
Fahr-i kainat efendimiz, kızına nasihat ettikten sonra, hazret-i Ali'yi
davet etti. Ona da Fatıma'yı ısmarladı; "Ya Ali! Fatıma'nın hatırına
riayet eyle. O benden bir parçadır. Onu hoş tut. Eğer onu üzersen, beni
üzmüş olursun" buyurdu. İkisini de Allahü teâlâya ısmarladı.
Sonra kalkıp gitmeye azimet etmişti ki, Hz.Fatıma; "Ya Resulallah!
İçerinin hizmetini ben görürüm. Dışarısının hizmetini de Ali görür. Bana
bir hizmetçi ihsan ederseniz, bazı işlerimde yardımcı olur. Beni memnun
edersiniz" dedi. Resulullah efendimiz buyurdu ki: "Ey Fatıma! Sana
hizmetçiden daha iyi bir şey mi, yoksa hizmetçi mi ihsan edeyim?" Fatıma
validemiz; "Hizmetçiden iyisini ihsan eyle" dedi.
Resululah efendimiz; "Her gün yatarken otuz üç kere Sübhanallah, otuz üç
kere Elhamdülillah, otuz üç kere Allahü ekber, bir kere de La ilahe
illallahü vahdehu la şerike leh. Lehül mülkü ve lehül hamdü ve hüve ala
külli şey'in kadir, söyle. Hepsi yüz kelimedir. Kıyamette bin hasene
(iyilik) bulursun. Mizanda hasenatın ağır gelir" buyurdu. Sonra
Peygamber efendimiz, kerimelerinin evinden ayrılıp, hane-i saadetlerine
gittiler.
Yahudilerin düşmanlığı
Bedir galibiyeti ile Medine'de bulunan Yahudi ve putperestlerin
kalblerine korku düştü. Bazı Yahudiler, insafa gelip; "Sıfatlarını
kitaplarımızda okuduğumuz zat, mutlaka budur. Artık O'na karşı durmak
mümkün olmaz. Zira O, hep galip gelecektir" diyerek Müslüman oldular.
Bazıları da; "Muhammed, harpten anlamayan Kureyşlilerle savaştı. Onun
için galib geldi. Eğer bizimle cenk etseydi, O'na, harp nasıl yapılır,
zafer nasıl kazanılır gösterirdik" dediler.
Ka'b bin Eşref ismindeki bir Yahudi de Bedir'de İslâm ordusunun
galibiyetini duyunca, Müslümanlara olan kininden Mekke'ye gitti. Oradaki
müşrikleri toplayıp, Medine'ye saldırmaları için şiirler söyledi, onları
teşvik ve tahrik etti. Peygamber efendimiz ile çarpışmak üzere onlarla
anlaştı. Hatta, sevgili
Peygamberimize su-i kast düzenledi. Allahü teâlâ bu durumu, Resulullah
efendimize bildirdi ve mealen buyurdu ki: "Onlar, Allahü teâlânın
kendilerine lanet ettiği, rahmetinden uzaklaştırdığı kimselerdir..."
(Nisa suresi: 52)
Bunun üzerine Resul-i ekrem efendimiz, şerefli eshabına; "Ka'b bin
Eşref'i kim öldürür? Çünkü o, Allahü teâlâ ve Resulüne eza etmiştir"
buyurdu. Muhammed bin Mesleme; "Ya Resulallah! İster misin, ben onu
öldüreyim diye sual eyledi. Resulullah efendimiz de; "Evet, isterim"
buyurdu.
Muhammed bin Mesleme, birkaç gün bu iş üzerinde durup, planlar kurdu.
Arkadaşlarından Ebu Naile, Abbas bin Bişr, Haris bin Evs, Ebu Abs ibni
Cebr'in yanına gidip, mes'eleyi onlara açtı. Hepsi uygun görüp; "Beraber
öldürürüz" dediler Birlikte Peygamber efendimize geldiler. "Ya
Resulallah! İzin buyurursanız, biz onunla konuşurken, sizinle ilgili,
Ka'b'ın hoşuna gidecek bazı sözler söyleyebilir miyiz?" dediler.
Peygamber efendimiz, onlara istediklerini söylemeye müsaade buyurdular.
Bunun üzerine, Muhammed bin Mesleme, arkadaşlarıyla Ka'b bin Eşref'in
yanına gitti. "Şu Muhammed, bize çok vergi yükledi. Onun için senden
ödünç bir şey almak için geldim" dedi.
Ka'b sevinerek, Muhammed bin Mesleme'nin kendisi gibi düşündüğünü sandı
ve; " O sizi daha da bıktıracak" dedi. Muhammed bin Mesleme; "İşte O'na
bir defa uymuş bulunduk. O'na tabi olmakta devam edeceğiz. Bakalım sonu
ne olacak? Şimdi sen bize biraz ödünç hurma ver" dedi.
Ka'b; "Evet vereyim, fakat, bana bir şeyi rehin vermelisiniz!" dedi.
Muhammed bin Mesleme ile yanındakiler; "Ne istersin" dediler. Ka'b;
"Oğullarınızı rehin verin" dedi. Kabul etmediler. Onlardan birine,
bir-iki deve yükü hurmaya karşılık rehin olundu diye söylenir ki, bu da
bizim için unutamıyacağımız bir leke olur.
Fakat sana silahımızı ve zırhımızı rehin verebiliriz" dediler.
Ka'b bu teklifi kabul etti. Onlara ne zaman geleceklerini de bildirdi.
Muhammed bin Meseleme, bir gece Ka'b'ın yanına geldi. Ebu Naile de
beraber idi. Ka'b onları kaleye çağırdı. Kendisi de onları karşılamak
için aşağı indi.
Ka'b'ın karısı; "Bu saatte nereye çıkıyorsun" dedi. Ka'b; "Gelenler,
Muhammed bin Mesleme ile kardeşim Ebu Naile'dir" dedi. Karısı;
"İşittiğim bu ses bana pek iyi gelmiyor. Sanki ondan, kan damlıyor"
dedi. Ka'b; "Yok, onlar Muhammed bin Mesleme ile süt kardeşim Ebu
Naile'dir. O iyi bir gençtir. Geceleyin, kılıç vuruşmasına bile
çağırılsa, hiç tereddüt etmeden gelir. Böyle birisidir" dedi.
Müslümanlara gizli savaş ilan eden, Ka'b bin Eşref'i öldürmek üzere
kaleye giren, Muhammed bin Mesleme kendisiyle beraber üç kiyişi de
kaleye soktu.
Bunlar, Ebu Abs bin Cebr, Haris bin Evs, Abbad bin Bişr idi. Muhammed
bin Mesleme hazretleri, arkadaşlarına; "Ka'b gelince, ona saçını
koklayacağımı söyler, başını tutup koklarım. Siz benim, Ka'b'ın başını
iyice yakaladığımı gördüğünüz zaman, kılıçlarınızla, vurunuz" dedi.
Ka'b bin Eşref güzel giyinmiş olarak, güzel koku saçarak, onların yanına
geldi. İbn-i Mesleme; "Şimdiye kadar böyle güzel koku koklamadım"
diyerek Ka'b'ın yanına vardı. Ka'b; "Arab'ın en güzel kokulu kadınları
benim yanımda" diyerek övündü. Muhammed bin Mesleme; "Başını koklamama
izin verir misiniz" dedi.
Ka'b, müsade ettiğini söyledi.
Mesleme onu kokladı. Arkadaşlarına da koklattı. Sonra, tekrar koklamak
istediğini söyledi. Bu defa, Muhammed bin Mesleme başını yakalayıp,
arkadaşlarına, kılıçlarıyla vurmalarını işaret etti. İlk kılıç
vurulduğunda Ka'b şiddetle bağırdı fakat ölmedi. Bunun üzerine Muhammed
bin Mesleme, hançeri ile onu öldürdü. Ka'b'ı öldüren mücahidler derhal
orayı terkedip Medine'ye ulaştılar. Resululah efendimize müjdeyi
verdiklerinde, Peygamberimiz, Allahü teâlâya hamd etti ve mücahidlere
dua buyurdu.
Medine'yi terk ettiler
Ka'b bin Eşref kafirinin öldürülmesi, Yahudileri büyük bir korkuya
düşürdü. Çünkü, Ka'b gibi ileri gelen bir lider öldürüldükten sonra,
kendilerinin öldürülmesi an mes'elesi idi. Sabahleyin toplanıp,
Peygamber efendimizin huzuruna geldiler. Gece olan hadiseden şikayetçi
oldular. Resul-i ekrem efendimiz; "O, bize hep düşmanlık eder,
aleyhimizde şiirler söylerdi. Eğer, sizden her kim böyle yaparsa, bilsin
ki, cezası kılıçtır" buyurdular.
Bu tehdit üzerine Yahudiler, korkularından Resulullah efendimizle
yeniden bir antlaşma yaptılar...
Bir gün Beni Kaynuka Yahudileri, bir Müslüman hanımla alay etmek
istemiş, bunu gören sahabeden biri, derhal kılıcını çekip, o Yahudiyi
öldürmüştü.
Yahudiler de toplanıp, o mübarek sahabiyi şehid ettiler.
Hadise, Peygamber efendimize bildirildi. Resul-i ekrem efendimiz,
onları, Kaynuka pazar yerinde toplayıp; "Ey Yahudi topluluğu! Siz,
Allahü teâlânın Kureyş'e verdiği azab gibi bir azaba yakalanmaktan
korkunuz ve Müslüman olunuz. Benim, Allahü teâlâ tarafından gönderilmiş
bir peygamber olduğumu iyi bilirsiniz.
Bunu da, Allahü teâlânın size olan ahdini de kitabınızdan okumuş
bulunuyorsunuz..." buyurdu. Bu merhamete rağmen, yaptıkları antlaşmayı
bozan Yahudiler,
Alemlerin sultanına meydan okuduklarını açığa vurdular.
Bunun üzerine Cebrail aleyhisselam vahiy getirdi ki, mealen şöyle
buyruluyordu: "Eğer antlaşma yapan bir kavmin, bir hainliğinde endişeye
düşersen, hak ve adalet üzere ahidlerini reddettiğini doğruca
kendilerine bildir. Çünkü, Allahü teâlâ hainleri sevmez" (Enfal suresi:
58)
Habib-i ekrem efendimiz, derhal bir ordu kurup Kaynuka Yahudilerinin
bulunduğu kaleye yürüdüler. Yahudiler, korkup teslim oldular.
Kendilerine Şam'a gitmeye izin verildi. Böylece Medine topraklarından
çıkarılmış oldular.
|