|
Medine devri
Hicretle, sevgili Peygamberimizin, bi'setin on üçüncü yılının 12
Rebi'ul-evvel'inde, miladi 622 senesinde başlayıp on sene sürecek olan
Medine devri başladı...
Peygamber efendimiz, Halid bin Zeyd Ebu Eyyüb el-Ensari hazretlerinin
evine teşrif edince, alt katta oturmayı tercih ettiler ve buraya
yerleştiler. Böylece
Kainatın efendisini ağırlama ve evinde bulundurma şerefi bu mübarek zata
nasib oldu.
Hazret-i Halid şöyle anlattır:
Bir gün; "Anam-babam size feda olsun ya Resulallah! Benim yukarıda
oturmama, sizin de alt katta bulunmanıza gönlüm razı olmuyor. Bu bana
çok ağır geliyor. Ne olur zat-ı alinizin yukarıda, bizim de alt katta
oturmamıza müsaade buyurunuz" dedim.
Bunun üzerine; "Ey Ebu Eyyüb! Evin alt katında bulunmamız bize daha
münasip ve elverişlidir" buyurdular. Gelen ziyaretçilerle daha rahat
görüşme düşüncesiyle, alt katta kalmayı uygun gördüler...
Biz de evin üst katında bulunduk. Bir gün su testimiz kırıldı. Dökülen
suların Resulullah'ın üzerine damlayıp rahatsız olmasından korkarak,
hanımımla, örtüneceğimiz tek kadife yorganımızı hemen suyun üzerine
bastırdık ki, bir damla bile alt kata damlamasın...
Resulullah efendimize daima akşam yemeği yapıp, gönderirdik. Yine bir
gece, yapıp gönderdiğimiz soğanlı veya sarmısaklı yemeği Resulullah geri
çevirmişti.
Onda elinin izini göremeyince, feryad ederek yanına gidip üzüntümü arz
ettim:
- Bu sebzede bir koku hissettim. Ondan yemedim. Ben, melekle konuşan bir
kişiyim, buyurdu.
- O yemek haram mıdır? diye sordum.
- Hayır! Fakat ben kokusundan dolayı ondan hoşlanmadım, buyurunca;
- Sizin hoşlanmadığınız şeyden ben de hoşlanmam! dedim.
- Siz onu yiyiniz, buyurdular.
Bunun üzerine biz de ondan yedik ve bir daha o sebzeden Resulullaha
yemek yapmadık.
Yine bir defasında Resulullah efendimizle Ebu Bekir'e yetecek kadar
yemek hazırlayıp, huzurlarına götürdüm. Resulullah;
- Ya Eba Eyyüb! Ensar'ın eşrafından otuz kişiyi davet et, buyurdu.
Ben, yemeğin azlığını ve belki Resul-i ekrem bu yemeği çok zannettiler
diye düşünürken, tekrar;
- Ya Eba Eyyüb! Ensarın eşrafından otuz kişiyi davet et, buyurdular.
Binlerce düşünce içinde Ensar'dan otuz kişi davet ettim, geldiler. O
yemekten yediler, doydular. Bir mucize olduğunu anlayıp, gelenlerin
imanları kuvvetlendi ve bir daha bi'at ettiler. Gittiler. Sonra; "Altmış
kişi davet et" buyurdular.
Ben, mucize olarak yemeğin azalmadığını gördüğümden, daha ziyade
sevinerek altmış kişiyi Resulullah'ın huzuruna davet ettim.
Geldiler, o yemeklerden yediler. Hepsi, Resulullah'ın mucizesini tasdik
ederek döndüler.
Ardından; "Ensardan doksan kişi çağır" buyurdular. Çağırdım, geldiler.
Resulullah'ın emri üzerine onar onar sofraya oturup, yediler; hepsi de
bu büyük mucizeyi görüp, gittiler.
Böylece yüz seksen kişi yemek yedi. Yemek ise benim götürdüğüm kadardı
ve hiç el sürülmemiş gibi duruyordu."
El ele, gönül gönüle
Medine'ye hicret eden Muhacirlerden bazıları hastalanmıştı. Medine'nin
havasına, suyuna alışamamışlardı. Mekke'nin özlemini çekiyorlardı.
Efendimiz dua buyurdu:
"Ya Rabbi, Mekke'yi sevdirdiğin gibi, bize Medine'yi de sevdir. Daha çok
sevdir... Bereket ver... Medine'yi bize sağlık yatağı eyle!"
Resulullahın bu duasından sonra, muhacirlere yeni bir hayat geldi. Kısa
zamanda Medine'ye ısındılar. İslâmiyeti yaymak için her şeye katlandılar,
hatta sıkıntılardan zevk alır hale geldiler.
Peygamber efendimiz, Medine-i münevverede daha sıkı bir bağlılığın
tesisi için, hicret eden Muhacirleri ve onları evlerinde barındıran
Ensarı birbirlerine kardeş yaptılar.
Hazret-i Ali en sona kalınca;
-Ya Resulallah! Beni unuttunuz mu? diye sormuştu. O zaman Alemlerin
efendisi;
- Sen, dünyada ve ahırette benim kardeşimsin buyurmuştu.
Bu kardeşlik maddi ve manevi yardımlaşma esasına dayanıyordu. Böylece
yurtlarından, yuvalarından ve akrabalarından ayrı kalmanın mahzunluğu
bir mikdar da olsa giderilmiş olacaktı.
Zaten Medineli Müslümanlar, Allahü teâlânın dinini yaşayabilmek ve
yayabilmek için memleketlerini terk eden muhacir kardeşlerine
bağırlarını açmışlar, evlerine buyur etmişler, onlara her türlü yardımı
yapmak için canla başla çalışmışlardı.
Bu kardeşlik tesisi ile birbirlerine daha candan sarıldılar. Resulullah
efendimiz, her muhaciri, mizacına uygun olan bir ensar ile kardeş
yapmıştı. Öyle ki bu kardeşlik, babalarından kalan malı paylaşacak
seviyede idi.
Her Medineli; arazisini, bağını, bahçesini, evini, mallarını... nesi
varsa ikiye ayırıyor, böylece yarısını Muhacir kardeşine seve seve
veriyordu.
Böyle bir fedakarlık, ancak İslâm kardeşliğiyle mümkün oluyordu. Âdem
aleyhisselamdan bu zamana kadar pek çok göç olmuştu. Fakat böylesine
manalı ve yüce bir hicret; dışardan gelenler ile yerli halk arasında bu
kadar muhabbetli bir kaynaşma ve samimi bir kucaklaşma olmamıştı.
Nitekim Allahü teâlâ mealen;
"Mü'minler ancak kardeştirler" buyurdu. (Hucurat suresi: 10)
Bununla, gerçek sevgi ve samimiyetin maddi menfaatle değil, iman ve
inançla olabileceğine işaret buyuruluyordu. Eshab-ı kiramdaki bu hal,
Resulullah efendimizin bir sohbetiyle ele geçiyordu.
Sevgili Peygamberimizin, mübarek kalbinden fışkıran deryalar misali feyz
ve bereketler, Eshab-ı kiramın kalblerine akıyor, bunun neticesinde,
görülmemiş bir fedakarlıkla birbirlerini seviyorlar ve kardeşlerini
kendilerine tercih ediyorlardı.
Ensar ve Muhacirin, bu yeni İslâm merkezinde el ele, gönül gönüle
vererek İslâm dininin kuvvetlenmesi için her fedakarlığa katlanmak ve
sonunda şehadet mertebesine kavuşmak üzere söz verdiler.
Bu şekilde Resulullahın etrafında toplanıp, İslâm dininin esaslarına
uyarak, yeni bir nizam ve mes'ud bir hayat kuruyorlardı. Artık İslâmiyet,
Hicret hadisesi ile;
"Devlet" olma yolunda ilk adımını atmıştı. Medine-i münevvere de İslâm
dininin beşiği ve merkezi haline geliyordu.
Ne derse güzeldir
Mekkeli müşrikler, Peygamber efendimizin Medine'de, Eshabını
birbirlerine kardeş yapmak suretiyle kaynaştırmasını, kendileri için
büyük bir tehlike gördüler.
Kısa zamanda bu işin üstesinden gelemezlerse, Müslümanlar güçlenip
Mekke'ye saldırabilir, bıraktıkları arazilerini, evlerini, yurtlarını
ellerinden alabilirlerdi...
Bu düşünceler içinde bulunan Mekkeli müşriklerden Medineli Müslümanlara
tehdit mektupları geliyordu. Bu mektupların birinde;
"Şüphesiz ki aramızda düşmanlık bulunan hiçbir Arap kabilesinde, bizi,
sizler kadar öfkelendiren olmamıştır. Çünkü, bizden olan bir adamı bize
teslim etmeniz gerekirken, O'na yardımcı olup, kucak açarak korudunuz.
Bu, sizin için çok büyük bir kusurdur. Lütfen, O'nunla bizim aramızdan
çıkınız ve O'nu bize bırakınız. Eğer O'nun gidişatı iyi olursa, buna en
çok sevinecek olan biziz. Aksi olursa, O'nu çekip çevirmek de yine bize
düşer!.." deniliyordu.
Bu mektuba; Hazret-i Ka'b bin Malik, Peygamberimizi medh eden çok güzel
bir cevap yazdı.
Mekkeli müşrikler, Medineli müşriklere de aynı şekilde tehdit mektupları
yazdılar. Onlara da;
"Eğer bizim düşmanımızı şehrinizden çıkarmaz veya öldürmezseniz, üzerine
yürür, sizleri öldürür, kadınlarınızı hizmetimize alırız!.." diyerek
tehditlerde bulundular.
Bunun üzerine Medineli müşrikler, Abdullah bin Übey münafığının
etrafında toplanıp, fırsatını buldukları an Resulullah efendimize zarar
vermek üzere karar aldılar.
Müslümanlar bu durumu öğrenince; sevgili Peygamberimizi korumak için
ellerinden gelen bütün gayreti gösterip, O'nun etrafında kenetlendiler.
Geceleri sokağa çıkamaz, evlerine uyuyamaz hale geldiler.
Übey bin Ka'b bu hali şöyle ifade eder:
"Resulullah efendimiz ile Eshabı, Medine-i münevvereye teşrif
ettiklerinde Müslümanlar, müşrik Arap kabilelerinin düşmanlıklarına
hedef oldular. Eshab, silahlı olarak sabahlara kadar nöbet bekledi."
Eshab-ı kiram yekvücut olmuşlar, tehlikeli hallerde bütün güçleri ile
Müslüman kardeşlerine yardıma koşuyorlardı.
Bunların başında sevgili Peygamberimiz geliyordu. Resulullah efendimiz,
her güzel haslette önde olduğu gibi, cesarette de Eshabının en önünde
yer alırdı.
Gecenin hangi saatinde olursa olsun, bir feryad işitilince,
Peygamberimiz, hiç kimse varmadan atı ile oraya yıldırım gibi yetişir,
korkulacak bir şeyin olmadığını
Eshabına bildirir ve onları teskin ederdi.
Mescid-i Nebi'nin inşası
Peygamber efendimiz Medine'yi teşrif ettiklerinde ilk iş olarak Eshabını
yetiştirecek, cemaatla namaz kılacak bir mescidin yapılmasını arzu
ediyorlardı.
Bu sırada Cebrail aleyhisselam gelip;
"Ya Resulallah! Allahü teâlâ sana, kendisi için taştan ve kerpiçten bir
mescid yapmanı emrediyor" dedi.
Habib-i ekrem efendimiz, hemen devesi Kusva'nın Medine'ye geldiklerinde
çöktüğü yeri sahiplerinden satın almak istediler.
Sahipleri; "Ya Resulallah! Biz, onun bedelini ancak cenab-ı Hak'tan
bekleriz. Orayı size, Allah rızası için hediye ederiz" diyerek
bağışlamayı çok arzu ettiler.
Buna rağmen Efendimiz kabul buyurmayıp, fazlasıyla ücretini ödediler.
Bir taraftan arsanın tesviyesi yapılıp düzeltilirken, diğer yandan
kerpiçler kesiliyor ve taşlar çekiliyordu.
Nihayet her hazırlık yapıldıktan sonra temel atılmak üzere toplanıldı.
Temele ilk taşı, Efendimiz, mübarek elleriyle koydular. Sonra sıra ile;
"Ebu Bekir, taşını, benim taşımın yanına koysun! Ömer, taşını Ebu
Bekir'in taşının yanına koysun! Osman, taşını Ömer'in taşının yanına
koysun! Ali, taşını Osman'ın taşının yanına koysun" buyurdular.
Emirleri yerine geldikten sonra oradaki Eshab-ı kiramına; "Siz de
taşlarınızı koyunuz" buyurdular. Onlar da koymaya başladılar.
Mescidin yapılmasında, başta sevgili Peygamberimiz olmak üzere bütün
Eshab-ı kiram durmadan dinlenmeden çalıştılar. Mübarek sırtlarında taş
ve kerpiç taşıdılar. Taş ile temeli bir buçuk metre yükseltip, üzerini
kerpiçle ördüler.
Resulullah efendimiz bir gün, kerpiç yüklenmiş götürüyordu. Eshabından
biri huzur-ı şerifine varıp, fevkalade bir edeble;
"Ya Resulallah! Kerpici benim taşımama müsaade eder misiniz?" dedi.
Hatem-ül-enbiya efendimiz, ona, daha büyük bir nezaketle, kendisinin
sevab kazanmaya daha çok muhtaç olduğunu bildirip kerpici vermediler.
Onun da gidip taş getirmesini tavsiye buyurdular.
Mescid-i Nebi'nin inşasında en çok çalışanlardan biri de Resulullah
efendimizdi. En ağır kayaları yüklenerek, mübarek göğüsleri darala
darala ustaların yanına götürürlerdi. Bu taşları ve kerpiçleri taşırken
yapılan işin kıymetini, kavuşulacak nimetleri müjdeleyerek Eshabını
gayrete getirirdi.
Efendimizin bu gayretini gören Müslümanlar, büyük bir aşkla
çalışıyorlardı. Hatta Ammar bin Yaser, herkes birer kerpiç taşırken, o;
birini Peygamber efendimiz, birini de kendisi için olmak üzere iki
kerpiç götürürdü.
Bu hali Resulullah efendimiz gördüklerinde, yanına vardılar. Mübarek
elleri ile hazret-i Ammar'ın sırtını sığayıp;
"Ey Sümeyye'nin oğlu! Senin iki, başkalarının bir ecri var" buyurdular.
Mescidin duvarları kısa zamanda bitirildi ve üzeri örtüldü. Ayrıca
mescide bitişik, Resulullah efendimiz için kerpiçten iki oda yapıldı.
Bunların üzerleri de hurma kütüğü ve dalları ile örtüldü. (Bu odalar
zamanla dokuza kadar çoğaltıldı.) Mescidin inşası bittikten sonra,
Peygamber efendimiz, hazret-i Halid bin Zeyd'in evinden, kendisi için
yapılan eve taşındılar...
Hurma kütüğünün inlemesi
Peygamber efendimiz, Cuma günleri mesciddeki Hannane isminde bir hurma
kütüğüne dayanarak, hutbe irad ederlerdi.
Sonradan üç basamaklı bir minber yaptırdılar. Resulullah efendimiz ve
Eshab-ı kiram bir Cuma günü Mescid-i Nebi'de toplanmışlardı. Efendimiz,
hutbe için yeni minbere çıktıklarında, eskiden dayandığı kuru hurma
kütüğü, herkesin duyacağı kadar, hamile deve ağlayışını andıran bir
sesle ağlamaya ve inlemeye başladı.
Bütün Eshab-ı kiram, hayret ederek bu sesi dinlediler. Fakat, ses bir
türlü kesilmiyordu. Bunun üzerine Alemlerin efendisi minberden indiler
ve mübarek elleri ile kütüğü okşadılar. O anda, ağlama ve inleme kesildi.
Kuru hurma kütüğünün, Peygamberimize olan bu muhabbetini ve aşkını gören
Sahabiler, gözyaşlarını tutamadılar.
Bu hadise ile ilgili hazret-i Enes bin Malik; "Mescid bile onun sesinden
sarsıldı", İbn-i Ebi Veda'a da, "Hurma kütüğü, çatlayıp yerinden oynadı.
Resulullah efendimiz gelip mübarek elini üzerine koydu da ondan sonra
sustu" demişlerdir.
Peygamber efendimiz; "Nefsim yed-i kudretinde olan Allahü teâlâya yemin
ederim ki, eğer onu okşamasaydım, bana karşı hasret ve hüznünden dolayı
kıyamete kadar böyle ağlayacaktı" buyurdular.
Resul aleyhisselam kuru hurma kütüğüne dönüp; "İstersen seni bulunduğun
bahçeye vereyim. Tekrar dal budak sal ve eski haline gel. İstersen seni
Cennet'e dikeyim de Allahü teâlânın dostları meyvenden yesin" buyurdu.
Resulullah efendimiz, ona kulak verip şöyle dediğini duydular: "Beni
Cennet'e dik ve benden Allahü teâlânın dostları yesin ve eskiyip
çürümeyeceğim bir yerde olayım."
Ağacın bu konuşmasını, Peygamber efendimizin yanında bulunanlar da duydu.
Bunun üzerine Resulullah efendimiz, ona; "İstediğini yapacağım" diye
mukabelede bulundu. Sonra Resulullah'ın emri ile hurma kütüğü gömüldü.
Server-i alem efendimiz ile hazret-i Ebu Bekir, hicret ettiklerinde
çocuklarını Mekke'de bırakmışlardı. Efendimiz, hazret-i Hadice
validemizin vefatından bir sene sonra hazret-i Aişe ile Mekke'de söz
kesilmişti.
Medine'yi şereflendirince, Hz. Aişe, annesi ve ve Resulullah'ın
kerimelerinden hazret-i Zeyneb de Medine'ye getirtildi.
Resulullah efendimizin ev halkı, odalarının önünde indi. Hazret-i Aişe
validemiz, babası hazret-i Ebu Bekir'in evinde bir müddet ikamet etti.
Ebu Bekir, bir gün Server-i alem efendimize;
Ya Resulallah! Ehlinle evlenmekten seni alıkoyan nedir? diye sordu.
Resulullah;
Mehirdir, buyurdu.
Hazret-i Ebu Bekir, Resulullah'a mehr parası gönderdi. Bunun üzerine
hazret-i Aişe validemizin düğünü oldu. O zaman Peygamber efendimiz elli
beş yaşında idiler.
Hazret-i Aişe validemiz, çok zeki ve kabiliyetli olup, hadiseleri anında
şiir halinde söyleyebilirlerdi. Öğrendiği ve ezberlediği bir şeyi
kat'iyyen unutmazdı. Çok akıllı, zeki, alime, edibe, afife ve saliha idi.
Hafızası pek kuvvetli olduğu gibi, Eshab-ı kiram, birçok şeyleri ondan
sorup öğrenirdi. Ayet-i kerime ile medh edildi.
İlk ezan
Mescid-i Nebi inşa edildikten sonra, namaz vakitlerinde, vaktin
girdiğini belirtecek ve Müslümanları camiye davet edecek bir usül yoktu.
Sadece; "Essalatü Cami'a" denilirdi.
Resulullah efendimiz, bir gün Eshabıyla istişare ederek, namaz
vakitlerinde, müminlerin camiye nasıl davet edilmesi gerektiğini
sordular.
Kimisi, namaz vakitlerini bildirmek için, nasara gibi, nakus yani çan
çalalım; kimisi, Yahudiler gibi boru çalınsın dediler. Kimisi de; "Namaz
vakti ateş yakıp yukarı kaldıralım" diye fikirlerini söylediler.
Resulullah efendimiz, hiç birini kabul etmedi.
Abdullah bin Zeyd bin Sa'lebe ve hazret-i Ömer, rüyada ezan okunmasını
gördüler. Hazret-i Abdullah, sevgili Peygamberimize gelip rüyasını şöyle
anlattı:
"Yeşil bir şal ve peştamal bağlamış, eline çan almış bir kişi gördüm.
Ona; "Elindeki çanı satar mısın?" diye sordum.
Bana; "Ne yapacaksın?" dedi. "Namaz vakitlerini bildirmek için çalacağım"
deyince, o zat; "Ben sana daha hayırlısını öğreteyim" dedi ve kıbleye
dönerek yüksek sesle; "Allahü ekber, Allahü ekber..." diye okumaya
başladı.
Bitirdikten sonra da; "Namaza kalkacağın zaman da" deyip, ezanı tekrar
etti ve sonuna doğru, "Kad kamet-is-salatü" cümlesini ilave etti."
Bunun üzerine, Resulullah efendimiz;
"Rüya haktır. O kelimeleri Bilal'e öğret, okusun!" buyurdular. Buna ezan
ismi verildi.
Hazret-i Bilal de, Mescid-i şerifin yakınında bulunan yüksek bir dama
çıkarak, ilk ezanı, öğretilen kelimelerle okudu.
Hazret-i Ömer, ezan sesini işitince, koşa koşa Resulullah efendimizin
huzuruna geldi. Hazret-i Bilal'in söylediği kelimeleri aynen rüyasında
gördüğünü arz etti.
O gece, Eshab-ı kiramdan bir kısmı da aynı rüyayı görmüşlerdi. İşte bu
sırada, Cuma suresi 9. ayet-i kerimesi nazil olup, vahy ile de
bildirilmiş oldu.
Bilal-i Habeşi, bir gün sabah namazı vaktinde sevgili Peygamberimizin
kapısı önünde; "Es-salatü hayrun minennevm" diye iki defa seslenmişti.
Bunu Peygamber efendimiz beğendi. "Bilal, bu ne güzel söz! Sabah ezanını
okurken bunu da söyle!" buyurdular.
Böylece sabah ezanında bu söz de söylenmeye başlandı.
Peygamberimizin vefatına kadar müezzinlik yapan Bilal-i Habeşi'nin, sesi
gür, çok güzel ve pek tesirliydi.
O, ezan okumaya başlayınca, herkes büyük bir aşk ve vecd içinde dinleyip,
kendinden geçerdi. Ezan okurken herkesi ağlatırdı.
Eshab-ı kiramın, birbirlerini namaz vakitlerinde camiye ezan-ı şerif ile
davet etmeleri, Medineli müşrikler ile Yahudilerin pek tuhafına gitti.
Ezan okunurken alay ve eğlenceye alırlardı. Onların bu maskaralıklarına
karşı, Allahü teâlâ, Kur'an-ı kerimde mealen; "Onlar, namaza ezan ile
davette bulunduğunuz zaman, onu oyun ve eğlence edinirler. Bu da,
onların aklı ermez bir kavim olmalarındandır" buyurdu. (Maide suresi:
58)
Eshabım gökteki yıldızlar gibidir
Fahr-i kainat efendimiz, Eshab-ı kiramını yetiştirmek, olgunlaştırmak
için, Mescid-i Nebi'de eşi benzeri bulunmayan sohbetler eder, Allahü
teâlânın kendisine ihsan ettiği feyz ve bereketleri, onların kalblerine
akıtırdı.
Peygamber efendimizin sohbetine katılmak şerefine nail olanlar, daha ilk
sohbette kalblerinde büyük bir değişiklik hisseder ve pek yüksek ilahi
marifetlere kavuşurlardı.
Bu sohbetlerin bereketiyle Eshab-ı kiram, başta sevgili Peygamberimiz
olmak üzere, bütün sahabe arkadaşlarını canlarından çok sever hale
gelirlerdi. Allahü teâlâ onları, ayet-i kerimelerle medhetmiştir.
Onlar, Resulullah efendimizin huzur-ı şeriflerinde; sanki başlarına kuş
konmuş da, hareket edince uçacakmış gibi pek edebli ve çok dikkatli
dururlardı.
Böylece, Eshab-ı kiram peygamberlerden ve büyük meleklerden sonra
mahlukatın en efdali ve en üstünü oldular.
Allahü teâlâ, Kur'an-ı kerimde bunların üstünlüklerini bildirdi:
"Siz ümmetlerin en iyisi, en hayırlısı oldunuz. İnsanların iyiliği için
yaratıldınız. İyilik yapılmasını emreder, kötülükten nehy edersiniz...."
(Al-i imran suresi: 110)
"Önce Müslüman olanlardan, Muhacirlerin ve Ensarın önce gelenlerinden ve
bunların yolunda gidenlerden Allahü teâlâ razıdır ve bunlar da, Allahü
teâlâdan razıdırlar. Allahü teâlâ bunlar için, Cennetler hazırladı. Bu
Cennetlerin altından nehirler akmaktadır. Bunlar Cennetlerde sonsuz
olarak kalacaklardır." (Tövbe suresi: 100)
"Muhammed "aleyhisselam" Allahü teâlânın peygamberidir ve O'nunla
birlikte bulunanların, (yani Eshab-ı kiramın) hepsi kafirlere karşı
şiddetlidirler. Fakat, birbirlerine karşı merhametli, yumuşaktırlar.
Bunları çok zaman rükuda ve secdede görürsünüz.
İnce bir filiz yerden çıkıp kalınlaştığı, yükseldiği gibi, az ve
kuvvetsiz oldukları halde, az zamanda etrafa yayıldılar.
Her tarafı iman nuru ile doldurdular. Herkes filizin halini görüp, az
zamanda nasıl büyüdü diyerek, şaşırdıkları gibi, hal ve şanları dünyaya
yayılıp, görenler hayret etti ve kafirler kızdılar." (Feth suresi: 29)
Peygamber efendimiz de hadis-i şeriflerinde, Eshab-ı kiramın büyüklüğünü,
derecelerinin yüksekliğini bildirdi:
"Eshabımın hiçbirine dil uzatmayınız. Onların şanlarına yakışmayan bir
şey söylemeyiniz! Nefsim yed-i kudretinde olan Allahü teâlâya yemin
ederim ki, sizin biriniz Uhud dağı kadar altın sadaka verse, Eshabımdan
birinin bir müd arpası kadar sevab alamaz."
"Eshabım gökteki yıldızlar gibidir. Hangisine uyarsanız kurtulursunuz."
"Eshabıma dil uzatmakta, Allahü teâlâdan korkunuz! Benden sonra onları
kötü niyyetlerinize hedef tutmayınız! Nefsinize uyup, kin bağlamayınız!
Onları sevenler, beni sevdikleri için severler. Onları sevmiyenler, beni
sevmedikleri için sevmezler. Onlara el ile, dil ile eziyyet edenler,
onları gücendirenler, Allahü teâlâya eziyyet etmiş olurlar ki, bunun da
ibret cezası gecikmez, verilir."
Eshab-ı suffe
Peygamber efendimiz, Mescid-i Nebi'nin kuzey duvarına hurma dallarıyla
bir gölgelik yaptırdı. Burada Mekke'den hicret eden, malı-mülkü
bulunmayan bekar sahabilerin yatıp kalkmalarını emir buyurdu.
Hiçbir geliri olmayan, iman ve aşktan başka tek sermayeleri bulunmayan
bu sahabilerin sayıları on ila dört yüz arasında değişirdi.
Bu sahabiler, Resulullah efendimizin yanlarından ayrılmaz ve
sohbetlerinden hiç geri kalmazlardı. Gece-gündüz Kur'an-ı kerim okurlar,
ilim öğrenirler, hadis-i şerifleri hıfz ederler, günlerinin çoğunu oruç
tutarak geçirirler; ibadet ve taatten bir an ayrılmazlardı.
Burada yetişenler, yeni Müslüman olan kabilelere gönderilirler, onlara
Kur'an-ı kerimi ve sünnet-i şerifleri, yani din-i İslâm'ı öğretirlerdi.
Pek ziyade faziletlere sahib olan bu mübarek sahabiler, büyük bir irfan
ordusu idiler.
Peygamber efendimiz, onları çok sever, onlarla oturup sohbet ederler ve
beraber yemek yerlerdi. Burada kalanlara "Eshab-ı suffe" denirdi.
Resulullah efendimiz bir gün Eshab-ı suffeye bakıp, son derece fakir
olduklarını düşündüler. Böyle oldukları halde gönül rahatlığı ve
parlaklığı ile ibadet ediyorlardı. Peygamber efendimiz merhamet buyurup,
onlara; "Ey Suffe eshabı! Size müjdeler olsun! Eğer ümmetimden, sizin
içinde bulunduğunuz bu zor şartlara razı bir kimse kalmış olursa, o,
elbette benim arkadaşlarımdandır" buyurdular.
Efendimiz, herşeyden önce bu seçkin Eshabının ihtiyaçlarını temin eder,
sonra Ehl-i beytininkini gidermeye çalışırlardı.
Eshab-ı suffe'den olan Ebu Hüreyre hazretleri şöyle anlatır:
"Kendisinden başka ilah olmayan Allahü teâlâya yemin ederim ki, ben
bazan açlıktan karnımı yere dayar, bazan da yerden aldığım bir taşı
karnıma bastırırdım.
Yine böyle bir halde idim. O gün Resulullah'ın mescide geçtiği yolun
üstünde oturmuştum. O sırada alemlere rahmet olarak gönderilen iki
cihanın süsü, nur saçarak yanıma geldiler. Halimi anlayıp gülümsediler
ve, "Ya Eba Hüreyre! buyurdular. Benimle gel!.. "
Hemen peşlerinden yürüdüm. Hane-i saadetlerine girdiler. Evde bir bardak
süt vardı. "Haydi, Ehl-i suffeye git. Onları bana çağır" buyurdular.
Onları çağırdım, saadethaneye geldik, izin isteyip içeri girdik, uygun
yerlere oturduktan sonra, Resulullah efendimiz; "Ya Eba Hüreyre! Şu süt
bardağını al, onlara ver!" buyurdular. Süt çok azdı herkese yetmesi
mümkün değildi.
Ben de bardağı alıp, sıra ile arkadaşlarıma veriyordum. Her biri bardağı
alıyor, doyuncaya kadar içiyor, bana iade ediyordu. Herkesten aldığımda,
bardağın hiç eksilmediğini, öylece sütle dolu olduğunu görüyordum.
Bu şekilde, gelen bütün arkadaşlarıma takdim ettim. Hepsi içip doydular.
Sonra Efendimiz bardağı alıp, bana gülümsediler ve; "Ya Eba Hüreyre! Süt
içmeyen bir ben kaldım, bir de sen. Haydi sen de otur, iç!" buyurdular.
Oturup içtim. "Yine iç!" buyurdular. İçtim. Efendimiz, birkaç defa "İç!"
buyurdular.
Ben de her defasında içtim. Nihayet; "Anam-babam sana feda olsun ya
Resulallah! Artık içemiyeceğim. Seni hak din ile gönderen Allahü teâlâya
yemin ederim ki, iyice doydum" dedim. "Öyleyse bardağı bana ver"
buyurdular. Verdim. Allahü teâlâya hamd ve sena ettikten sonra, Besmele
çekerek sütü içtiler."
Kim şu açı misafir eder
Mescidde resulullah efendimizin hiçbir sohbetini kaçırmadan ilim öğrenen
Eshab-ı Suffeye karşı, Medineli sahabiler, benzeri görülmemiş şekilde
muhabbet beslerlerdi.
Bir akşam, açlıktan dermanı kalmayan Suffe'den bir sahabi, Resulullah
efendimizin huzur-ı şeriflerine gelip, halini arz etti.
Peygamber efendimiz, hane-i saadetlerine, yiyecek bir şeyin olup
olmadığını sordular. "Şu anda evde yiyecek olarak sudan başka bir şey
yok" cevabını alınca, orada hazır bulunan Eshabına; "Kim şu açı misafir
eder?" buyurdular.
Eshab-ı kiramdan Medineli biri, herkesten önce davranıp; "Anam-babam
sana feda olsun ya Resulallah! Onu ben ağırlarım" dedi. Misafiriyle
evine gidip hanımına; "Resulullah efendimizin misafirini ağırlayacak bir
şeyler hazırla" dedi.
Hanımı; "Şu anda evimizde çocukların yiyeceğinden başka bir şey yok"
diye cevap verdi. "Önce çocukları uyut. Sonra o yemeği getir" diyen
sahabi, ancak bir kişiye yetecek kadar olan yemeği alıp misafirin
odasına girdi.
Sofrayı koyup buyur etti. Yemeğe beraber başladıktan sonra kalktı,
lambayı düzeltiyormuş gibi yapıp söndürdü. Tekrar karanlıkta sofranın
başına oturdu.
Yiyormuş gibi hareketler yaparak, misafirin doymasını bekledi.
Misafir doyduktan sonra sofrayı kaldırdı. O gece, çocukları ile aç
olarak sabahladılar. Sabahleyin Peygamber efendimizin huzur-ı
şeriflerine gittiklerinde;
"Allahü teâlâ bu geceki hareketinizden hoşnud oldu" buyurdular.
Bunun üzerine Allahü teâlâ, Haşr suresinin 9. ayet-i kerimesini
göndererek mealen; "Onlar (Ensar) kendilerinde yoksulluk ve muhtaçlık
olsa bile, (Muhacirleri) kendi canlarından üstün tutarlar." buyurdu.
Peygamber efendimiz, Eshabına, dindeki derecelerine göre, anlayacakları
şekilde anlatırlardı. Eshab-ı kiramın en yükseklerinden olan hazret-i
Ömer, bir gün,
Resulullah efendimizin Ebu Bekir-i Sıddik'a bir şey anlattığını gördü.
Yanlarına gidip dinledi. Bunu başkaları da gördü, fakat, gelip
dinlemekten çekindiler.
Ertesi gün, Ömer'i görünce; "Ya Ömer! Resulullah dün size bir şey
anlatıyordu. Söyle, biz de öğrenelim" dediler.
Çünkü Resulullah efendimiz daima; "Benden duyduklarınızı, din
kardeşlerinize de anlatınız! Birbirinize duyurunuz!" buyururdu.
Hazret-i Ömer; "Dün hazret-i Ebu Bekir, Kur'an-ı kerimden anlayamadığı
bir ayet-i kerimenin manasını sormuş, Resulullah ona anlatıyordu. Bir
saat dinledim, bir şey anlayamadım" dedi.
Çünkü, hazret-i Ebu Bekir'in yüksek derecesine göre anlatıyordu.
Hazret-i Ömer, o kadar yüksek idi ki, Resulullah efendimiz; "Ben
peygamberlerin sonuncusuyum. Benden sonra peygamber gelmeyecektir. Eğer,
benden sonra peygamber gelseydi, Ömer peygamber olurdu" buyurdu.
Böyle yüksek olduğu ve ana dili olan Arabiyi çok iyi bildiği halde,
Kur'an-ı kerimin hazret-i Ebu Bekir'e anlatılan tefsirini anlayamadı.
Ebu Bekir'in derecesi, ondan çok daha yüksekti. Hazret-i Ebu Bekir,
hatta Cebrail aleyhisselam bile, Kur'an-ı kerimin manasını, esrarını,
Resulullah'a sorardı. Resulullah, Kur'an-ı kerimin hepsinin tefsirini
Eshabına bildirmiştir.
Sevgili Peygamberimiz, Medine'de bu şekilde Eshabına dini öğrettiği gibi,
davalara bakıyor, şahitlerini dinleyip, en güç anlaşmazlıkları neticeye
bağlayarak hallediyordu.
Öyle bir gün idi ki
Resulullah efendimiz, Eshabına, dinimizin emir ve yasaklarını inceden
inceye anlatıyor, öğretiyorlardı. Din-i İslâm'ı herkesin anlayacağı
şekilde anlatır, önemli gördükleri bir hususu, üç defa tekrar ederlerdi.
Hz. Ömer anlatır:
"Öyle bir gün idi ki, Eshab-ı kiramdan birkaçımız, Resulullahın
huzurunda ve hizmetinde bulunuyorduk. Ay doğar gibi bir zat yanımıza
geldi. Hiç birimiz onu tanımıyorduk. Yani, görüp bildiğimiz kimselerden
değildi.
Resulullah'ın huzurunda oturdu. Dizlerini, mübarek dizlerine yanaştırdı.
O zat-ı şerif, ellerini Resul-i ekrem efendimizin mübarek dizleri
üzerine koydu ve; "Ya
Resulallah! Bana İslâmiyeti, Müslümanlığı anlat" dedi.
Resul-i ekrem buyurdu ki: "İslâm'ın şartlarından birincisi, "Kelime-i
şehadet" getirmektir. (Kelime-i şehadet getirmek demek, "Eşhedü en la
ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühu ve resulüh" söylemektir.
Yani akıl ve baliğ olan ve konuşabilen kimsenin; "Yerde ve gökte, O'ndan
başka, ibadet edilmeye layık hiçbir şey ve hiçbir kimse yoktur. Hakiki
mabud, ancak Allahü teâlâdır. O, vacib-ül-vücuddur. Her üstünlük
O'ndadır. O'nda hiçbir kusur yoktur. O'nun ismi Allah'tır" demesi ve
buna kalb ile kesin olarak inanmasıdır. Ve yine; "O, gül renkli, beyaz
kırmızı, parlak, sevimli yüzlü, kara kaşlı ve kara gözlü, mübarek alnı
açık, güzel huylu, gölgesi yere düşmez ve tatlı sözlü, Arabistan'da
Mekke'de doğduğu için Arab denilen, Haşimi evladından Abdullah'ın oğlu
Muhammed adındaki zat-ı ali, Allahü teâlânın kulu ve resulü yani
peygamberidir" demesidir.)
"Vakti gelince namaz kılmaktır. Malın zekatını vermektir. Ramazan-ı
şerifte her gün oruç tutmaktır. Gücü yetenin ömründe birkere hac
etmesidir."
O zat, Resulullah'dan bu cevapları işitince; "Doğru söyledin ya
Resulallah!" dedi. Biz dinleyiciler; "Hem soruyor, hem de onu tasdik
ediyor!" diye onun bu sözüne şaştık.
Bu zat yine; "Ya Resulallah! İmanın ne olduğunu da bana bildir" dedi.
Resulullah efendimiz de, imanın belli altı şeye inanmak olduğunu şöyle
bildirdi:
"Önce, Allahü teâlâya, meleklerine, kitaplarına, resullerine, ahıret
gününe, kadere, hayır ve şerlerin Allahü teâlâdan olduğuna inanmaktır."
O zat, yine; "Doğru söyledin" diyerek tasdik etti... Sonra tekrar; "Ya
Resulallah! İhsanın ne olduğunu da bana bildir" dedi.
Resulullah efendimiz; "Allahü teâlâya; O'nu görüyormuşsun gibi ibadet
etmendir. Çünkü her ne kadar sen O'nu görmüyorsan da, O seni muhakkak
görür" buyurdu.
O zat tekrar; "Ya Resulallah! Bana Kıyametten haber ver!" dedi.
Resul aleyhisselam; "Bu mes'elede sorulan sorandan daha alim değildir"
buyurdular.
O zat tekrar; "O halde onun alametlerini bildir" dedi.
Resulullah efendimiz, "Yalın ayak, çıplak, yoksul çobanların (zengin
olarak) yüksek bina yapmakta birbirleriyle yarış ettiklerini görmendir"
buyurdu. Bundan sonra dönüp gitti.
Resulullah, bana dönüp;
- Ey Ömer! Soran kişinin kim olduğunu biliyor musun? diye sordular.
- Allahü teâlâ ve Resulü daha iyi bilir, dedim. Resulullah,
- O, Cibril (Cebrail) idi. Sizlere dininizi öğretmek için geldi,
buyurdular.
Bu hadise hadis-i şerif kitaplarında "Cibril hadisi" olarak geçmektedir.
Selman-ı Farisi'nin imanı
Gün geçtikçe İslâmın nuru yayılmaya, Resulullah efendimizin mübarek ismi
işitildikce kalblerde yer tutmaya başladı. O'nun gelmesini hasretle
bekleyen insaf sahibi, nasipli kimseler, arayış içinde ve heyecanla
Medine'ye koşarak, iman etmekle şerefleniyorlardı.
Bunlardan birisi de Selman-ı Farisi hazretleri idi. O, Müslüman olmasını
şöyle anlatmıştır:
Ben İran'ın İsfehan şehrinin Cey köyündenim. Babam köyün en zengini olup,
arazimiz ve malımız çoktu. Evin yegane çocuğu ve babamın tek sevgilisi
idim.
Bunun için beni kız gibi yetiştirdi. Evden çıkmama izin vermezdi.
Mecusi olduğu için, bana mecusiliği istediği şekilde eksiksiz olarak
öğretti. Evde devamlı bir ateş yanar, biz de ona tapar, secde ederdik.
Babamın malı ve mülkü çok olduğu için, beni bir ara dışarıya çıkardı ve;
"Yavrum! Ben öldüğüm zaman bu malların sahibi sen olacaksın, onun için,
git mallarını ve arazilerini tanı" dedi. Ben de "Peki" deyip
bahçelerimizi dolaştım.
Bir gün tarlalara bakmaya gittiğimde, bir kiliseye rastladım. İçerde
ibadet ettiklerini gördüm. Ben, daha önce öyle bir şey görmediğimden,
hayrette kaldım.
Çünkü bizim ibadetimiz ateş yakıp, ona secde etmekten başka bir şey
değildi.
Akşama kadar onları merakla seyrettim. Tarlalarımıza gitmeden karanlık
basmaya başladı. Onlara; "Bu dinin aslı nerededir?" deyince; "Şam'dadır"
dediler.
Şam'a gidecek kimseler var mıdır?" diye sorunca; bir müddet sonra bir
kervanın gideceğinden bahsettiler. Konuştuğum kimseler az olup, Şam'dan
İsfehan'a gelmişlerdi.
Ben bunlarla meşgul iken eve gitmekte geciktim. Benim dönmediğimi gören
babam, beni aramaya başlamış ve adam göndermiş. Aramışlar bulamamışlar.
Onlar telaş içinde iken eve döndüm.
Babam; "Bu zamana kadar nerede idin? Seni aramadığımız yer kalmadı" dedi.
Ben de; "Babacığım! Ben bugün tarlaları dolaşmaya çıkmıştım. Fakat yolda
bir kiliseye rastladım. İçeri girdim. Baktım ki; görmedikleri bir
Allah'a iman ediyorlar. Onların ibadetlerine şaştım kaldım. Akşama kadar
onları seyrettim." dedim.
Bunu duyan babam; "Ey oğlum! Onların yaptığı yanlış, babalarının ve
dedelerinin dini, onların dininden daha doğrudur. Onların dini bozuktur.
Sakın aldanma ve inanma!" dedi.
Ben de; "Gidip araştıracağım. Hangisi bozuk hangisi doğru o zaman karar
vereceğim." dedim.
Babam, buna çok kızdı ve beni el ve ayaklarımdan bağlayıp eve hapsetti.
Bu durumda iken, devamlı Şam'a gidecek kervandan haber bekledim. Nihayet
hıristiyan rahiplerin, kervanı hazırladıklarını öğrendim. İplerimi çözüp
kaçtım ve kervanın bulunduğu kiliseye gittim.
Buralarda duramayacağımı anlattım ve kervana katılarak Şam'ın yolunu
tuttum. Şam'da hıristiyan dininin en büyük alimini sordum. Bana birini
tarif ettiler. Onun yanına gidip, halimi anlattım.
Yanında kalmak istediğimi, kendisine hizmet edeceğimi söyleyip, Allahü
teâlâyı tanıtmasını rica ettim.
Kabul etmişti. Artık ona hizmet etmeye, işlerini yapmaya başlamıştım.
Nihayet Medine'ye ulaştı
Selman-ı Farisi hazretleri, hak dini bulup öğrenmek maksadıyla, Rahibin
yanında hizmet etmeğe başlar. Fakat zamanla bunun da hak yolda
olmadığını anlar.
Çünkü, Rahip, fakirlere verilmek için getirilen sadaka, altın ve
gümüşleri saklar, muhtaçlara vermezdi. Tam yedi küp altın ve gümüş
biriktirmişti. Bir müddet sonra da Rahip ölür...
Bundan sonrasını şöyle anlatır:
Hıristiyanlar defin için toplandılar. Onlara; "Neden buna bu kadar
hürmet ediyorsunuz? O hürmete layık bir insan değildir!" dedim. "Sen
bunu nereden çıkarıyorsun?" dediler ve bana inanmadılar.
Ben de biriktirdiği altınların yerini gösterdim. Yedi küp altını ve
gümüşü çıkardılar, sonra; "Bu, defne ve techize layık bir kimse değildir"
diyerek bir yere atıp üzerini taşla örttüler.
Yerine başka birisi geçti. Bu zat gerçekten ilim sahibi zahid bir kimse
olup, dünyaya hiç ehemmiyet vermezdi. Ahirete talib bir kimse idi ve hep
ahıret için çalışır, gece-gündüz daima ibadet ederdi. Onu çok sevdim ve
uzun zaman yanında kaldım. Hizmetini severek yapardım. Birlikte ibadet
ederdik.
Bir gün ona; "Ey benim efendim! Uzun zamandan beri yanınızdayım. Siz
Allahü teâlânın emirlerine itaat ediyor ve men ettiklerinden
kaçıyorsunuz. Öldüğünüz zaman, ben ne yapayım, bana ne tavsiye edersiniz?"
diye sordum.
Cevap olarak; "Oğlum, Şam'da insanları ıslah edecek kimse kalmadı. Kime
gitsen seni ifsad eder. Fakat Musul'da bir zat vardır. Onu bulmanı
tavsiye ederim" dedi. O ölünce, Musul'a geçtim, tarif ettiği zatı buldum
ve başımdan geçenleri anlattım. Hizmetine kabul etti.
Fakat bir gün hastalandı. Öleceği zaman, aynı soruları ona da sordum.
Bana Nusaybin'de bir zatı tavsiye etti. Vefatı üzerine derhal Nusaybin'e
gittim.
Söylediği kimseyi bulup, yanında kalmak istediğimi bildirdim. Kabul
edince, bir müddet de onun hizmetinde bulundum. Hastalanınca, beni başka
birine göndermesini söyledim. Bu sefer bana Amuriye adlı Rum şehrinde
bulunan başka bir zatı tarif etti.
Ölümünden sonra Amuriye'nin yolunu tuttum. Söylediği bu şahsı da bulup,
hizmetine girdim ve uzun zaman kaldım. Onun da ölümü yaklaştı. Beni
birine havale etmesini rica edince; "Vallahi şimdi böyle bir kimse
bilmiyorum. Fakat ahir zaman peygamberinin gelmesi yaklaştı. O, Arablar
arasından çıkacak, vatanından hicret edip, taşlık içinde hurması çok bir
şehre yerleşecek. Hediyeyi kabul eder sadakayı kabul etmez. İki omuzu
arasında nübüvvet mührü vardır" diyerek alametlerini saydı. Bu zat da
ölünce, söylediklerine uyarak Arab diyarına gitmeye karar verdim.
Amuriye'de çalışıp, birkaç öküz ile bir miktar koyun sahibi olmuştum.
Beni Kelb kabilesinden bir kafile, Arab beldesine gidecekti. Onlara; "Bu
sığır ve koyunlar sizin olsun, beni Arab vilayetine götürün!" deyince,
teklifimi kabul edip yanlarına aldılar.
Daha sonra ihanet edip, köledir diyerek beni bir Yahudiye sattılar.
Yahudinin bulunduğu yerde hurma bahçeleri gördüm. "Ahir zaman
peygamberinin hicret edeceği yer herhalde burasıdır" diye düşündüm. Bu
Yahudiye bir müddet hizmet ettim. Sonra beni amcasının oğluna sattı. O
da alıp Medine'ye getirdi.
Medine'ye varınca, burasını önceden görmüş, burada yaşamış gibi ısındım.
Artık ahir zaman peygamberine yaklaştığımı hissediyordum.
Bütün alametler çıktı
Nihayet Medine'ye ulaşan Selman-ı Farisi hazretleri, burada Resulullahı
arayışını şöyle anlatır:
Bir gün, bir hurma ağacına çıkmış hurma topluyordum. Sahibim, biri ile
bir ağacın altında konuşuyordu. Bir ara; "Evs ve Hazrec kabileleri helak
olsunlar.
Mekke'den bir kimse Kuba'ya geldi. Peygamber olduğunu söylüyor. Bu
kabileler de O'nu kabul edip dinine giriyorlar..." diye konuştular.
Ben bu sözleri işitince, kendimden geçer gibi oldum. Derhal aşağı inip,
o şahsa; "Ne diyorsun?" dedim. Sahibim bana; "Neyine lazım, neden
soruyorsun, sen işine bak!" diyerek bir tokat vurdu.
O gün akşam olunca, bir miktar hurma alıp, hemen Kuba'ya vardım.
Resulullah efendimizin yanına girip; "Senin yanında fakirler vardır. Bu
hurmaları sadaka getirdim" dedim.
Resulullah, yanında bulunan Eshaba; "Geliniz hurma yiyiniz" buyurdu.
Onlar yediler. Fakat kendisi hiç yemedi. Kendi kendime; "İşte alametin
biri budur.
Sadaka kabul etmiyor" dedim. Resulullah efendimiz Medine'ye teşrif
ettikten sonra bir miktar hurma daha alıp, Resulullah'a getirdim. "Bu,
hediyedir" dedim.
Bu defa yanındaki Eshab ile birlikte yediler. "İşte ikinci alamet de
çıktı" dedim. Götürdüğüm hurma yirmi beş civarında idi. Halbuki yenen
hurma çekirdekleri bin kadardı. Resulullah efendimizin mucizesiyle hurma
artmıştı. Kendi kendime; "Bir alamet daha gördüm" dedim.
Resulullahın yanına tekrar gitmiştim. Cenaze defnediyorlardı. Nübüvvet
mührünü görmeyi arzu ettiğim için iyice yaklaştım. Benim muradımı
anlayıp, gömleğini kaldırdı. Mübarek sırtı açılınca, nübüvvet mührünü
gördüm. Hemen öptüm ve ağladım. O anda Kelime-i şehadeti söyleyerek
Müslüman oldum.
Sonra da Resulullah'a, başımdan geçen hadiseleri bir bir anlattım.
Halime taaccüb edip, bunu Eshab-ı kirama da anlatmamı emir buyurdular.
Eshab-ı kiram toplandı. Ben de başımdan geçenleri en ince teferruatına
kadar anlattım...
Selman-ı Farisi, Müslüman olduktan sonra, köleliğe bir müddet daha devam
etti. Sevgili Peygamberimizin; "Kendini kölelikten kurtar ya Selman!"
buyurması üzerine, sahibine gidip, azad olmak istediğini söyledi.
Buna zorla razı olan Yahudi, üç yüz hurma fidanı dikerek yetiştirip,
hurma verir hale getirmesi ve kırk ukiye altın vermesi şartıyla kabul
etti.
Bunu, Resulullah efendimize haber verdi. O da, Eshabına; "Kardeşinize
yardım ediniz" buyurdu.
Onun için üç yüz hurma fidanı dikildi. Bunlar kısa zamanda meyve verdi.
Sonra da tanımadığı biri gelip ve elinde bulunan yumurta büyüklüğündeki
altını verdi.
Bunu alıp Peygamberimize gidip durumu arz etti.
Resulullah efendimiz "Bu altını al borcunu öde!" buyurdu.
O; "Ya Resulallah! Bu altın Yahudinin istediği ağırlıkta değil" deyince,
Resulullah efendimiz o altını alıp, mübarek dilinin üzerine sürdü. "Al
bunu! Allahü teâlâ bununla senin borcunu eda eder" buyurdu.
O altını tarttı, istenilen kadar olduğunu gördü. Onu da götürüp verdi.
Böylece kölelikten kurtuldu.
Selman-ı Farisi o günden sonra, Eshab-ı Suffe arasına katıldı.
Melekler dinlemeye gelirdi
Peygamber efendimiz, Kur'an-ı kerimi öyle güzel, öyle tatlı ve tesirli
okurdu ki, O'nu dinleyen gayri müslimler de hayran kalırlardı. O'nu
dinleyerek Müslüman olanların sayısı çoktu.
Hazret-i Bera bin Azib anlatır:
"Bir yatsı namazından sonra Resulullah efendimizi, Tin suresini okurken
dinlemiştim. Öyle güzel okuyurdu ki, sesi ve okuyuşu O'ndan daha
mükemmel olan bir kimse dinlemiş değildim."
Eshab-ı kiram arasında sesi çok güzel olan, Kur'an-ı kerimi okurken
ağlayan ve ağlatanlar pek çoktu. Bunlardan birisi, Üseyd bin Hudayr idi.
Bir gece, atını yanına bağlayıp, Bekara suresini okumaya başladı.
Okurken at birden ürktü. Hazret-i Üseyd sustu, at sakinleşti.
Gökyüzüne baktığında, beyaz bulut gölgesine benzeyen bir sisin içinde,
kandil gibi parıldayan şeyler farketti. Okumayı kesince, o parıldayan
şeylerin semaya doğru yükselerek gittiğini gördü.
Sabah olunca, sevgili Peygamberimizin huzur-i şeriflerine gidip,
başından geçenleri anlattı. Resulullah efendimiz buyurdu ki: "Onlar
melekler idi. Senin sesine yaklaşmışlardı. Eğer okumaya devam etseydin,
sabaha kadar seni dinlerler, insanlar da onları görür ve seyrederlerdi.
Onlar, halkın gözlerinden gizlenmezlerdi."
Sevgili Peygamberimizin mübarek cemalini görerek, O'na aşık olanlardan,
mübarek sözlerini ve okuduğu Kur'an-ı kerimi dinleyince, hayran kalıp
Müslüman olanlardan biri de Abdullah bin Selam hazretleridir.
Tevrat ve İncil'i iyi bilen Abdullah bin Selam, iman etmeden önce bir
Yahudi alimi idi. Kendisi, Müslüman oluşunu şöyle anlatır:
"Ben Tevrat'ı ve izahlarını babamdan okuyup öğrenmiştim. Bir gün babam,
ahir zamanda gelecek olan peygamberin sıfatları, alametleri ve yapacağı
işleri bana anlattı ve; "Eğer O, Harun evladından gelecek olursa, O'na
tabi olurum; yoksa tabi olmam!" dedi ve Resulullah'ın Medine'ye
gelişinden önce öldü.
Resulullahın Mekke'de nübüvvetini ilan ettiğini işittiğim vakit, O'nun
sıfatlarını, ismini ve geleceği vakti biliyordum. Bu sebeple, O'nu
gözleyip durdum.
Resulullah'ın Medine yakınında Kuba denilen yerdeki Amr bin
Avfoğullarının evinde misafir olduğunu birinden öğreninceye kadar bu
halimi Yahudilerden saklayıp sustum.
Bir gün bahçemde hurma ağacından yaş hurma toplarken, Nadir oğullarından
birisi, "Bugün, Arabların adamı geldi" diye bağırdı. Beni bir titreme
almıştı.
Hemen; "Allahü ekber" diyerek tekbir getirdim. O anda halam Halide binti
Haris, ağacın altında oturuyordu. Çok yaşlı bir kadındı. Tekbirimi
işitince; "Allah elini boşa çıkarsın ve seni umduğuna kavuşturmasın.
Vallahi sen, Musa bin İmran'ın geleceğini işitseydin bundan fazla
sevinmezdin!" diyerek bana çıkıştı.
Ona; "Ey hala! O, vallahi Musa bin İmran'ın kardeşidir ve O'nun gibi bir
peygamberdir. O'nun yolundadır ve O'nun gönderildiği tevhid ile
gönderilmiştir" dedim.
Bunun üzerine bana; "Ey kardeşimin oğlu! Yoksa O, kıyamete yakın
gönderileceği bize bildirilen peygamber midir?" dedi. "Evet" dedim. "Öyleyse
haklısın" dedi.
Birinci şehadetiniz kafi
Abdullah bin Selam, Müslüman olmasını şöyle anlatır:
Resulullah efendimiz Medine'ye hicret ettiği zaman, O'nu görmek için
hemen halkın arasına karıştım. Mübarek cemalini, nurlu yüzünü görür
görmez; "O'nun yüzü yalancı bir yüz olamaz!" dedim.
Resulullah, toplanan insanlara İslâmiyeti anlatıyor, nasihatler
veriyordu. Burada Resulullah'tan işittiğim ilk hadis-i şerif şudur:
"Selamı aranızda yayınız, aç kimseleri doyurunuz, sıla-i rahm yapınız (yakın
akrabaları ziyaret ediniz). İnsanlar uykuda iken namaz kılınız. Böylece
Cennet'e selametle girersiniz."
Fahr-i alem, beni nübüvvet nuru ile tanıyıp, "Sen, Medine alimi İbn-i
Selam mısın?" buyurdu. Ben de; "Evet" deyince, sevgili Peygamberimiz; "Yaklaş"
buyurarak, şu suali sordu: "Ey Abdullah! Allahü teâlâ için söyle!
Tevrat'ta benim vasıflarımı okuyup öğrenmedin mi?"
Ben de; "Allahü teâlânın sıfatları nelerdir, söyler misiniz?" dedim. Bu
suale karşılık, Resulullah biraz bekledi ve Cebrail aleyhisselam İhlas
suresini indirdi.
Resulullah efendimizin okuduğu bu sureyi işitince, Peygamberimize hemen;
"Evet ya Resulullah! Doğru söylüyorsun, şehadet ederim ki, Allahü
teâlâdan başka ilah yoktur. Sen O'nun kulu ve Resulüsün" diyerek
Kelime-i şehadet getirip Müslüman oldum.
Sonra da evin bir tarafına saklandım. Benim peşimden Yahudilerin ileri
gelenlerinden bir grup içeri girdi. Resulullah efendimiz, Yahudilere;
"Abdullah bin
Selam, nasıl bir kimsedir?" diye sordu.
Yahudiler de; "O bizim en yüksek alimimiz ve en büyük alimimizin de
oğludur! İbn-i Selam bizim en hayırlımız ve en hayırlımızın da oğludur!"
dediler.
Bunun üzerine Resulullah efendimiz, Yahudilere; "Eğer o Müslüman olduysa,
siz buna ne dersiniz?" diye sordu. Yahudiler; "Allah onu böyle bir
şeyden korusun!" diye karşılık verdiler.
O sırada saklandığım yerden çıkıp; "Ey Yahudi topluluğu! Allahü teâlâdan
korkunuz! Size geleni kabul ediniz. Allahü teâlâya yemin ederim ki, siz
de bilirsiniz; elinizdeki Tevrat'ta isminin ve sıfatlarının yazılı
olduğunu gördüğünüz Allahü teâlânın resulü budur. Ben şehadet ederim ki,
Allahü teâlâdan başka ilah yoktur.
Yine şehadet ederim ki, Muhammed aleyhisselam O'nun kulu ve resulüdür"
diyerek O'nu tasdik ettim.
Bunun üzerine Yahudiler; "O bizim en kötümüzdür ve en kötümüzün de
oğludur!" diyerek çeşitli kusurlar ve iftiralarda bulunup beni
kötülediler.
Ya Resulallah! Ben onların zalim, yalancı, kötülükten çekinmeyen,
iftiracı bir millet olduğunu size haber vermemiş miydim? İşte hepsi
ortaya çıktı! dedim.
Resulullah Yahudilere; "Birinci şehadetiniz bize kafidir, ikincisi ise
lüzumsuzdur" buyurdu. Bunun üzerine hemen evime döndüm. Ailemi ve
akrabalarımı
İslâmiyete davet ettim. Halam da dahil hepsi Müslüman oldular.
Kendisi ile birlikte; Sa'lebe bin Sa'ye Üseyd bin Sa'ye, Esed bin Übeyd
ve bazı Yahudiler samimi olarak Müslüman oldular. Fakat bazı Yahudiler;
"İslâmiyete yalnız bizim şerlilerimiz inandı. Eğer onlar
hayırlılarımızdan olsalardı, atalarının dinini bırakmazlardı" dediler.
İlk yazılı antlaşma
Hicretin birinci senesinde; Ensardan Es'ad bin Zürare, Bera bin Ma'rur,
Külsüm bin Hidm, Muhacirlerden Osman bin Maz'un vefat etti. Kafirlerle
savaşa izin verildi.
Ayrıca, Medine'nin hava ve suyunun tesirine dayanamayan hazret-i Ebu
Bekir ile Bilal-i Habeşi sıtma hastalığına tutuldular. Bunun üzerine,
Resulullah; "Ya
Rabbi! Mekke'yi sevdirdiğin gibi Medine'yi de bize sevdir ve burada bize
bereket ve rızık bolluğu ver" diye dua ettiler. Cenab-ı Hak da duasını
kabul buyurup, Muhacirlere Medine'yi sevdirdi.
Hicri birinci yılda birçok önemli olaylar oldu. Peygamber efendimiz
bizzat iştirak ettikleri Ebva, Veddan gazaları o senede yapılmıştır.
İkinci yılın başlarında;
Buvat, Safevan, Züluşeyre seferleri bunları takib etmiş ve bu seferlerde
savaş vuku bulmamıştır.
Bu arada bir de antlaşma yapıldı. Mekkeli müşrikler boş durmuyor,
Resulullah efendimize, Mekke'de yapamadıklarını Medine'de yapmaya
kalkışıyorlardı.
Medineli müşriklere tehdit mektupları gönderdikleri gibi, Medine'deki
Yahudi kabilelerine de tehditlerle dolu mektuplar ve haberler
gönderiyorlardı. Onların bu tehditleri, Yahudilerin, Resulullah
efendimize yaklaşmalarına sebep oldu.
Bu sırada Yahudiler, Resulullah efendimizin huzuruna gelip; "Sizinle
sulh yapmaya geldik. Bir antlaşma yapalım da birbirimize zararımız
olmasın" dediler.
Peygamberimiz de onlarla elli beş maddelik, Müslümanların ilk yazılı
antlaşmasını yaptık ki, bazı maddeleri şöyledir:
1- Bu antlaşma; Resulullah Muhammed aleyhisselam tarafından Mekkeli ve
Medineli Müslümanlarla, onlara tabi olanlar ve sonradan iltihak edenler
ve onlarla beraber savaşanlar arasında yazılan bir belgedir.
2- Şüphesiz ki, bunlar diğer insanlardan ayrı bir cemaattir.
- Her kabile, esirlerinin kurtulmalık akçelerini (Müslümanlar arasındaki
adalete göre) ortaklaşa ödeyeceklerdir.
4- Müslümanlar, kendi aralarında karışıklık çıkaran kimselere, evlatları
bile olsa, karşı cephe alacaklardır.
5- Yahudilerden Müslümanlara tabi olanlar, herhangi bir zulme
uğramayacakları gibi, onlara yardım da edilecektir.
6- Yahudiler, Müslümanlarla beraber bir grup teşkil edecek, herkes kendi
dininin icablarını yerine getirecektir.
7- Hiçbir kimse, anlaştığı kimseye kötülük etmeyecek, zulme uğrayana
mutlaka yardım edilecektir.
8- Medine Vadisi, bu antlaşmayı yapanlar için dokunulmaz bölgedir.
9- Mekkeli müşrikler ve onlara yardım edenler hiçbir surette himaye
edilmeyeceklerdir.
10- Medine'ye hücum edecek kimselere karşı, Müslümanlar ile Yahudiler
aralarında yardımlaşacaklardır.
Yahudiler, bu antlaşma ile Müslümanlara iyi davranacaklar, onlara kin
tutmayacak ve düşmanlıkta bulunmayacaklardı.
Ey Habibim! Mahzun olma
Resulullah efendimizin hicretinden önce, Medine'de bulunan Hazrec
kabilesinin reisi Abdullah bin Übey, Medine'ye hükümdar seçilecekti.
Akabe biatları, daha sonra da hicret hadisesiyle Evs ve Hazrec
kabilelerinin çoğu Müslüman olunca, Abdullah bin Übey'in hükümdarlığı
gerçekleşmedi.
Bu sebeple Abdullah bin Übey, başta Peygamber efendimize ve muhacir olan
Eshab-ı kirama, sonra Medineli sahabeye diş biliyor, fakat düşmanlığını
açıkca gösteremiyordu. Kendisi gibi birkaç kimse ile, münafıklar
zümresini teşekkül ettirdi.
Bunlar, Müslümanların yanında İslâm dinine girdiklerini söylüyor, fakat
arkalarından alay ediyorlardı. Gizliden gizliye nifak tohumları ekmeye
ve fitne çıkarmaya başladılar.
Bunda öyle ileri gittiler ki, Fahr-i alem efendimizin mübarek sözlerini
tersine nakletmeye ve değiştirmeye kalkıştılar.
Düşmanlıklarını içinde saklıyan Yahudiler, Peygamber efendimizle bir
antlaşma imzaladılar. Peygamber efendimize gruplar halinde geldiler.
Kendilerince çok zor olan sorular sordular. Aldıkları cevaplardan O'nun,
hak peygamber olduğunu anladılar.
Fakat inad ve kıskançlıklarından iman etmediler. Bunun üzerine sevgili
Peygamberimiz; "Bana Yahudi alimlerinden on kişi iman etmiş olsaydı,
Yahudilerin hepsi iman ederlerdi" buyurdular.
Resulullah efendimizin böyle mahzun olmasını, Allahü teâlâ şu ayet-i
kerimesiyle teselli eyledi:
"(Ey Habibim! Kalbleriyle inanmadıkları halde, ağızlarıyla inandık
diyenlerle, Yahudilerden küfür içinde koşuşanlar, seni mahzun etmesin.
Onlar, durmadan yalan dinleyenler ve senin huzuruna gelmeyen başka bir
kavim (Hayber Yahudileri) için, (Kureyzaoğullarından) casusluk
edenlerdir. Kelimeleri (Allahü teâlâ tarafından) yerlerine konduktan
sonra değiştirirler.
"Eğer size şu (fetva) verilirse, onu kabul edin, verilmezse sakının"
derler. Allahü teâlâ, kimin fitneye düşmesini dilerse, artık sen, Allahü
teâlânın iradesini önlemeye hiçbir surette muktedir olamazsın.
Onlar öyle kimselerdir ki, Allahü teâlâ, (onların) kalblerini temizlemek
dilememiştir. Onlara, dünyada hakir ve perişanlık; ahırette de pek büyük
bir azab vardır." (Maide suresi: 41)
Yapılan antlaşma sebebiyle, sahabeden bazıları, komşuları olan
Yahudilerle dostluk kurmuşlardı.
Allahü teâlâ, onları da bundan men ederek buyurdu ki:
"Ey iman edenler! Din kardeşlerinizden başkasını dost edinmeyin. Onlar
size fenalık yapmakda, fesat çıkarmakda kusur etmezler ve sıkıntıya
girmenizi arzu ederler. Onların size karşı olan kin ve düşmanlıkları,
ağızlarından dışarı dökülmüştür. Kalblerinde gizledikleri düşmanlık ise
daha büyüktür. Onların düşmanlıklarına dair ayetleri açıkladık, eğer
düşünür anlarsanız..." (Al-i İmran suresi: 118)
Mekkeli müşrikler, Medine'deki müşrikleri münafıkları, Yahudileri ve
Medine'nin çevresindeki kabileleri durmadan tahrik ve tehdide devam
ediyorlardı.
Bir an önce İslâmın nurunu söndürmeye çalışıyorlar, sevgili
Peygamberimizin mübarek vücudunu ortadan kaldırmanın yollarını
arıyorlardı.
Resulullah barış istiyordu
Münafıkların ve müşriklerin, sinsi düşmanlığına rağmen, Resulullah
efendimiz hep barış, yoluna gidiyordu. Savaş istemiyordu. Fakat
müşrikler düşmanlıkta ısrarlıydılar. Bunun için, Eshab-ı kiramdan
bazıları, artık düşmana açıkça karşı çıkmayı arzu ediyor ve; "Ya Rabbi!
Bizim için, senin yolunda, şu müşriklerle mücadele etmekten daha
kıymetli bir şey yoktur. Bu Kureyşli müşrikler ki, Habibinin
Peygamberliğini yalanladılar ve Mekke'den çıkmaya mecbur ettiler.
Allahım! Bunlarla savaş yapmamıza müsaade et!.." diye dua ediyorlardı.
Resullulah efendimiz ise, bu yolda Allahü teâlânın emrini bekliyor, ne
buyurulursa ona göre hareket ediyordu.
Nihayet beklenen izin çıktı. Cebrail aleyhisselamın getirdiği vahiyde
şöyle buyuruluyordu:
"Size karşı harp açanlarla, siz de Allahü teâlânın yolunda çarpışın.
Fakat haddi tecavüz edip, aşırı gitmeyin. Muhakkak ki, Allahü teâlâ
aşırı gidenleri sevmez.
Onlar sizi (Mekke'den) çıkardıkları gibi, siz de onları çıkarın. Onların
şirk fitneleri, adam öldürmekten daha kötüdür. Onlar Mescid-i Haram'da
sizinle çarpışmadıkça, siz de orada, kendileriyle harp etmeyin. Fakat,
onlar sizi orada öldürürlerse, siz de onları orada öldürün. Kafirlerin
cezası böyledir. Eğer onlar,
Allahü teâlâyı inkardan ve muharebeden vazgeçerlerse, (siz de bırakın.
Zira) muhakkak ki, Allahü teâlâ pek çok mağfiret ve merhamet edicidir."
(Bekara suresi: 190-192)
Daha sonra gönderilen bir ayet-i kerimede de buyuruldu ki:
"Şirk fitnesinden eser kalmayıncaya ve din de yalnız Allahü teâlânın
oluncaya (yalnız Allahü teâlâya ibadet edilinceye) kadar, o müşriklerle
harp edin. (Şirkten) vaz geçerlerse, (onlara zulüm yoktur.) Artık
düşmanlık (ceza) ancak zalimler üzerinedir." (Bekara suresi: 193)
Fahr-i Kainat efendimiz, Medine'nin asayişini korumak, düşmanların
durumunu kontrol etmek için seriyyeler yani küçük askeri birlikler
tertipledi. Medine'de nöbet tutma usulünü koyarak gerekli emniyet
tedbiri aldı.
Müşrikleri, ticari ve iktisadi yönden zayıf düşürmek ve yola getirmek
lazımdı. Bunun için Suriye ticaret yollarını kesmeleri icabediyordu. Bu
sırada, bir müşrik kervanının Medine yakınlarından geçmekte olduğu
işitildi.
Sevgili Peygamberimiz, derhal sefer hazırlığı yapılmasını emredip, otuz
süvarinin başına hazret-i Hamza'yı kumandan tayin etti. Kendisine,
Allahü teâlâdan korkmayı, emri altında bulunanlara iyi davranmayı
tavsiye buyurduktan sonra; "Allahü teâlânın yolunda, Allahü teâlânın
ismini anarak gazaya çıkınız! Allahü teâlâyı tanımayanlarla çarpışınız..."
buyurdular. Hazret-i Hamza'ya, beyaz bir bayrak vererek uğurladılar.
Hazret-i Hamza, emrindeki birlikte üç yüz süvarinin koruduğu müşrik
kervanına doğru harekete geçti. Kervanla, Sif-ül-Bahr denilen yerde
karşılaşıldı. O sırada orada bulunan iki tarafın da müttefiki olan Mecdi
bin Amr, Müslümanların sayıca az olduğunu göz önüne alıp
yenilebiliceklerini düşündü. Müslüman devletinin ilelebet devamını
umarak iki tarafı çarpışmaktan vazgeçirdi.
Sonra, hazret-i Hamza ve arkadaşları Medine'ye geri döndüler. Durum,
Peygamber efendimize arz edilince, memnuniyetini bildirerek; "İyi ve
doğru bir iş yapılmıştır" buyurdular.
İlk ganimet
Müslümanlara, müşriklerle mücadele izni çıkınca, seriyyelerin, küçük
birliklerin arkası kesilmedi. Ubeyde bin Haris hazretlerinin emrine
altmış veya seksen kadar asker verilerek, Rabig'e gönderildi. Müşrikler,
Müslümanlardan korkarak selameti kaçmakta buldular.
Peygamber efendimiz bir gün, Kureyş müşriklerini gözetlemek üzere,
Nahle'ye seriyye tertip etmek istediler. Gönderilecek askerlere de Ebu
Ubeyde bin
Cerrah hazretlerini kumandan yapmayı istediler.
Ebu Ubeyde bin Cerrah, bu emri alınca, Peygamberimizden uzak kalmanın
acısıyla ağlamaya başladı. Resulullah, onun yerine Abdullah bin Cahş
hazretlerini emir tayin ettiler.
Abdullah bin Cahş, İslâmiyeti heyecanla yaşayan zatlardandı. Müslüman
olduğu zaman, kafirler kendisine akla gelmedik işkence yapmalarına
rağmen, onlara iman gücü ile karşı koymuş, eza ve cefalarına metanetle
katlanmıştı.
Bu sebeple Peygamber efendimiz, onun için Eshabına; "... Açlığa ve
susuzluğa en çok dayanan ve katlananınızdır" buyurmuştu. Abdullah bin
Cahş, Resulullah efendimizin şehidler için verdiği müjdeleri duyarak,
hep şehadete can atmıştı. Harplerde en önde kahramanca çarpışırdı.
Hazret-i Abdullah bin Cahş anlatır:
"O gün, Resul aleyhisselam yatsı namazını kılınca, "Sabah erkenden
yanıma gel. Silahın da yanında olsun. Seni bir tarafa göndereceğim"
buyurdu. Sabah olunca, mescide gittim. Kılıcım, yayım, oklarım ve çantam
üzerimde, kalkanım da yanımda idi.
Resul aleyhisselam, sabah namazını kıldıktan sonra evine döndüler. Ben
daha önce geldiğim için kapının önünde bekliyordum. Muhacirlerden
benimle gidecek birkaç kişi buldu. "Seni bu kişilerin üzerine kumandan
tayin ettim" buyurarak, bir mektup verdi. "Git! İki gece yol aldıktan
sonra mektubu aç. Onda yazılanlara göre hareket et" buyurdu.
"Ya Resulallah! Hangi tarafa gideyim?" diye sordum. "Necdiye yolunu tut.
Rekiye'ye, kuyuya yönel!" buyurdu. Abdullah bin Cahş, Nahle seferine
memur edildiği zaman, kendisine ilk defa, Emir-ül-mü'minin sıfatı
verildi.
İslâmda ilk defa bu isimle anılan emir, o oldu. Sekiz veya on iki
kişilik bir birlik ile, iki gün sonra Melel mevkiine vardıklarında,
açtığı mektupta;
"Bismillahirrahmanirrahim. Bu mektubu gözden geçirdiğin zaman, Mekke ile
Taif arasındaki Nahle vadisine ininceye kadar, Allahü teâlânın ismi ve
bereketiyle yürüyüp gidersin. Arkadaşlarından hiç birini, seninle
birlikte gitmeye zorlamayasın! Nahle vadisindeki Kureyşilerin kervanını
gözetleyip denetleyesin. Onların haberlerini bize bildiresin" yazılıydı.
Emir-ül-mü'minin hazret-i Abdullah bin Cahş, mektubu okuduktan sonra;
"İşittim ve itaat ettim. Allahü teâlânın ve sevgili Resulünün emrini
yerine getireceğim" diyerek mektubu öpüp, başına koydu.
Arkadaşları da hep birden; "Allahü teâlâya, Resulullaha ve sana itaat
edicileriz. Nereye istersen, Allahü teâlânın bereketi üzere yürü" diye
cevap verdiler. Harekete geçip Nahle'ye vardılar.
Bu sırada, bir Kureyş kafilesi geçiyordu. Develeri yüklü idi. Mücahidler,
kafileye yaklaşarak onları İslâma davet ettiler. Kabul etmeyince
çarpışmağa başladılar. Galip geldiler. Müşriklerin bütün malı
mücahidlere kaldı.
Abdullah bin Cahş, bu ganimet mallarının beşte birini Resulullah
efendimize ayırdı. Bu, Müslümanların aldıkları ilk ganimetti.
Mescid-i Kıbleteyn
Sevgili Peygamberimiz, Medine-i münevvereye hicret edeli on yedi ay
olmuştu. Şimdiye kadar hep Kudüs-i şerifteki Beyt-i Makdis'e dönerek
namazlarını kılarlardı.
Medine Yahudilerle dolu... Onların da kıblesi Kudüs... Bundan Yahudiler
kendilerine pay çıkarttılar.
"Ne acaib iştir! Dini bizden ayrı, fakat kıblesi bizim gibi!" sözleri
Resulullah efendimize kadar geldi. Bu söylentilerden, kalb-i şerifleri
incindi.
Bir gün Cebrail aleyhisselam geldiğinde, ona buyurdular ki: "Ey Cebrail!
Allahü teâlânın, yüzümü, Yahudilerin kıblesinden Kabe'ye çevirmesini
arzu ediyorum."
Cebrail aleyhisselam da;
"Ben, ancak bir kulum. Bunu, Allahü teâlâdan niyaz et!" diye cevap verdi.
Bundan sonra Bekara suresinin 144. ayet-i kerimesi nazil oldu. Buyuruldu
ki:
"(Ey Habibim! Vahyin gelmesi için) yüzünün semaya doğru çevrilip
durduğunu muhakkak görüyoruz. Bunun için, biz seni, razı olacağın bir
kıbleye çevireceğiz. Şimdi yüzünü Mescid-i Haram tarafına (Kabe'ye)
döndür. (Ey mü'minler!) Siz de, her nerede olursanız yüzünüzü namazlarda
o tarafa çeviriniz. Şüphe yok ki, kendilerine kitap verilenler, bu kıble
çevrilişinin, Rableri tarafından hak olduğunu elbette bilirler. Allahü
teâlâ ise, onların yapacaklarından gafil değildir."
Bir gün Ümmü Bişr'in evinde yemekten sonra öğle namazı kılınıyor...
Allahın Resulü önde, arkalarında kendilerinden geçmiş vecde dalmış saf
saf Sahabiler...
Namazın henüz iki rekatı kılınmıştı... Bütün insanlığın imamı 3. Rek'at
için ayağa kalktılar. Fakat, o esnada gelen emirle Resulullah namaz
içinde ağır ağır istikamet değiştirip,kabe istikametine durdular.
Bu değişiklik her tarafta duyuldu. Karalamak için bahane arayan
Yahudiler ve onun gerisinde saklı münafıklar hemen ortaya atıldılar:
- Önce bir yöne sonra başka yöne, bu ne demek? Ve devam ettiler:
"Eğer bizim kıblemizde kalsaydı, kitaplarımızda geleceği haber verilen
peygamber O'dur derdik"
Bu söze kendileri de aslında inanmıyorlardı. Maksatları zihinleri
karıştırmaktı... Pek ala onlar da biliyordu ki, Resulullah kitaplarında
bildirilen Peygamberdi.
Fakat kabul etmediler. Çünkü kendilerinden değildi... Bunu
hazmedemediler.
Namazdan sonra Eshabı kiramdan bazıları sordu:
- Ey Allahın Resulü! Ya bizim bu zamana kadar kıldığımız namazlar ne
olacak?
Cevap ayet-i kerimeymle geldi:
"Allah sizin imanınızı zayi etmez!"
Bu namazın kılındığı mescide Mescid-i kıbleteyn, yani "iki kıbleli
mescid" ismi verildi. Resulullah efendimiz, Kuba'ya da gidip, ilk
yapılan mescidin mihrabını mübarek elleriyle yeniden yaptı ve mescidin
duvarlarını değiştirdi.
|