|
Veda Haccı ve Vefatı
Peygamber efendimiz, Medine'ye hicret ettikten sonra bir defa Hac
etmiştir.
Peygamberimizin bu hacına, " Hacetülveda", Hacetül'İslâm","Hacetülbelağ",
"Hacetüttemam" gibi isimlerle anılmıştır.
Hz. İbn-i Ömer'e göre: Peygamberimiz, bu hacında, Müslümanlarla
vedalaşınca "Bu, Veda hacıdır!" demiştir. Peygamberimiz, bundan sonra
hac yapmamış, bu hac, kendisinin Veda hacı olmuştur.
Hz. İbn-i Abbas ise, buna Hacetülveda demeyip Hacetül'İslâm demeyi daha
uygun görmüş, "Peygamber aleyhisselam, Veda hacını, Hacetül'İslâm
ismiyle anardı." demiştir.
Peygamberimiz, bu hacda, Müslümanlara hac amellerini bizzat gösterdiği,
Vakfeları, Cemreleri, Tavafı öğrettiği, helal ve haram olan şeyleri
bildirdiği için, bu hac, Hacetülbelağ olmuştur.
"Bu gün, sizin dininizi kemale erdirdim. Üzerinizdeki nimetimi
tamamladım. Size, din olarak Müslümanlığı verip ondan hoşnud oldum"
ayeti, Veda hacı sırasında nazil olduğu için Veda hacına, Hacetüt'tamam
isminin verildiği de, bildirdilmiştir..
İslâm'ın beş şartından biri olan Hac, hicretin dokuzuncu yılında farz
kılındı. Nazil olan ayet-i kerimede buyuruldu ki: "Orada (Kabe'de)
apaçık alametler, İbrahim'in makamı varır. Kim oraya girerse, taarruzdan
emin olur. Ona bir yol bulabilenlerin (gücü yetenlerin) o Beyt'i hac (ve
ziyaret) etmesi, Allahü teâlânın insanlar üzerinde bir hakkıdır,
farzıdır. Kim bu farzı inkar ederse, şüphesiz ki, Allahü teâlâ bütün
alemlerden müstağnidir." (Al-i İmran suresi: 97)
Resulullah efendimiz, Allahü teâlânın bu emrini Eshabına bildirdi. O
sene hazret-i Ebu Bekir'i üç yüz kişilik bir kafileye hac emiri tayin
etti. Bu kafilede bulunan Eshab-ı kiram, hazret-i Ebu Bekir'in
emirliğinde Mekke'ye gitti. Bu sırada "Berae" suresinin ilk ayet-i
kerimeleri nazil oldu. Burada muahede hakkındaki bazı hükümler
bildirildi. Sevgili Peygamberimiz bunu bildirmek üzere hazret-i Ali'yi
de Mekke'ye gönderdi.
O zaman Arablar arasında yaygın olan bir geleneğe göre, bir antlaşma
yapılır veya yapılmış olan bir antlaşma bozulursa, bunu bizzat yapan
veya onun tayin ettiği bir akrabası ilan ederdi. Peygamber efendimiz, bu
iş için hazret-i Ali'yi, hac kafilesinin arkasından Mekke'ye gönderdi.
Hazret-i Ali kafileye yetişip, birlikte Mekke'ye girdiler.
Hazret-i Ebu Bekir bir hutbe okudu ve hac ibadetini anlattı. Eshab-ı
kiram, öğretilen esaslara göre hac yaptılar. Hac ibadeti eda edilirken,
hazret-i Ali de Mina'da "Cemre-i Akabe" denilen yerde bir hutbe okudu.
Bu hutbesinde;
"Ey insanlar! Beni size Resulullah gönderdi" diyerek söze başladı ve
Berae suresinin ilk ayet-i kerimesini okudu. Bundan sonra; "Ben, size
dört şeyi bildirmeye memurum" dedi. Bu dört husus şunlar idi:
1- Müminlerden başka hiç kimse Cennet'e giremez.
2- Bu seneden sonra hiçbir müşrik, Kabe'ye yaklaşamayacak.
3- Hiçbir kimse Kabe'yi çıplak tavaf etmeyecek (o zaman müşrikler
Kabe'yi çıplak oldukları halde tavaf ederlerdi.)
4- Her kimin Resulullah ile antlaşması varsa, müddeti bitinceye kadar
muteber olacak. Bunun dışındakilere dört ay mühlet tanınmıştır. Bundan
sonra hiçbir müşrik için ahd ve himaye yoktur."
O günden sonra hiçbir müşrik, Kabe'ye gelmedi ve hiç kimse çıplak olarak
Kabe'yi tavaf etmedi. Bu hususlar bildirildikten sonra, müşriklerden
çoğu Müslüman oldu. Hac farizası yerine getirildikten sonra, hazret-i
Ebu Bekir ve hazret-i Ali, Eshab-ı kiram ile beraber Medine'ye döndüler.
Hicretin onuncu yılında İslâmiyet bütün Arab yarımadasına yayıldı.
Arabistan'ın her tarafından insanlar Medine'ye geliyor; Müslüman olmakla
şereflenmek, ebedi saadete kavuşmak için birbirleriyle yarış ediyorlardı.
Artık Arabistan'da Müslümanlara karşı duracak hiçbir kuvvet kalmamış,
İslâmiyet her tarafa hakim olmuştu. Sadece bazı Yahudi ve Hıristiyan
kabileleri Müslüman olmamıştı.
Sevgili Peygamberimiz hicretin onuncu yılında, Halid bin Velid'i dört
yüz mücahid ile Yemen civarında bulunan Haris bin Ka'boğullarını İslâm'a
davet etmek üzere gönderdi. Halid bin Velid hazretleri Resulullah
efendimizin emri üzerine, bu kabileyi üç gün üst üste İslâm'a davet etti.
Onlar da davete icabet ederek Müslüman oldular.
Yine bu yılda Resul-i ekrem efendimiz, Necranlı hıristiyanlar ile sulh
antlaşması yaptı. Bunlardan bazıları daha sonra kendiliklerinden
Müslüman oldu. Aynı yıl hazret-i Ali de, Eshab-ı kiramdan üç yüz kişi
ile birlikte, Yemen'de bulunan Medlec kabilesini İslâm'a davet etmek
için gönderildi. Önce karşı çıkmalarına rağmen, daha sonra Müslüman
oldular. Peygamber efendimiz, bu sene, İslâmiyet'in yayıldığı bütün
beldelere valiler ve zekat toplamak üzere görevliler (amil, sai)
gönderdi.
Hicretin onuncu senesinde Peygamber efendimiz, hac için hazırlanıp,
Medine'deki Müslümanlara da hac için hazırlanmalarını emir buyurdu.
Medine dışında bulunanlara da haber gönderdi. Bunun üzerine, binlerce
Müslüman Medine'de toplandı.
Hazırlıklar tamamlanınca, sevgili Peygamberimiz Zilka'da ayının 25. Günü
40 bin kişilik bir kafile ile öğle namazından sonra Medine'den hareket
etti. Server-i kainat efendimiz; "Ey Allah'ım! Bunu bana, içinde riya,
gösteriş ve şöhret bulunmayan mebrur ve makbul bir hac kıl" diyerek dua
eyledi. İhrama girip, Cebrail aleyhisselamın aber vermesiyle yüksek
sesle, telbiye getirmeye başladı. Buna, Eshab-ı kiram da katılınca, yer
gök telbiye nidaları ile inlemeye başladı. "Lebbeyk! Allahümme Lebbeyk!
Lebbeyk! La şerike leke lebbeyk! İnnelhamde venni'mete leke vel mülke la
şerike lek!..."
Sevgili Peygamberimiz, kesilmek üzere 100 kurbanlık deve götürdü. 10 gün
süren yolculuktan sonra, Zilhicce'nin 4. Günü Mekke'ye vardılar.
Yemen'den ve diğer beldelerden hac yapmak üzere gelenlerin de
katılmasıyla, Müslümanların sayısı 124 bini aştı.
Sevgili Peygamberimiz, Zilhicce'nin 8. Günü Mina'ya, 9. (Arefe) günü
Arafat'a gittiler. Arafat vadisinin ortasında öğleden sonra, Kusva
adındaki devesinin üstünde, Veda Hutbesi'ni okuyup Eshab-ı kiram ile
vedalaştılar.
Efendimiz, Veda Hutbesi'ni okuduğu gün, Maide suresinin; "Bugün,
dininizi sizin için ikmal eyledim. Üzerinize olan nimetimi tamamladım ve
size din olarak İslâmiyet'i vermekle razı oldum..." mealindeki 3. Ayet-i
kerimesi nazil oldu.
Peygamber efendimiz, bu ayet-i kerimeyi, Eshab-ı kirama okuyunca,
hazret-i Ebu Bekir ağlamaya başladı. Eshab-ı kiram, ağlamasının sebebini
sorunca; "Bu ayet-i kerime, Resulullah'ın vefatının yakın olduğuna
delalet ediyor. Onun için ağlıyorum" buyurdu.
Resulullah efendimiz, Mekke'de 10 gün kalıp, Veda hacını yaptı ve Veda
tavafı yaparak, Medine'ye döndü. Veda hacından sonra Eshab-ı kiram
geldikleri yerlere gidip, Resulullah'ın bildirdiği ve emrettiği şeyleri
oralarda anlattılar.
Hicretin onuncu yılında vuku bulan bir hadise de, peygamberlik
iddiasında bulunan yalancıların ortaya çıkmasıdır. Bunlardan birisi
Yemen'de ortaya çıkan Esved-i Ansi'dir. Peygamberimizin emri üzerine
Esved-i Ansi, Yemen'deki Müslümanlar tarafından evinde öldürüldü. (Diğeri
de Müseylemet-ül Kezzab'dır. Peygamber efendimizin vefatından sonra
hazret-i Ebu Bekir, Müseyleme üzerine Halid bin Velid kumandasında bir
ordu gönderdi. Müseyleme, Vahşi "radıyallahü anh" tarafından öldürüldü.)
Veda Hutbesi
Ey insanlar! Sözümü iyi dinleyiniz! Bilmiyorum, belki bu seneden sonra
sizinle burada ebedi olarak bir daha birleşemiyeceğim.
Ey insanlar! Bu günleriniz nasıl mukaddes bir gün ise, bu aylarınız
nasıl mukaddes bir ay ise, bu şehriniz (Mekke) nasıl mübarek bir şehir
ise, canlarınız, mallarınız, namuslarınız da öyle mukaddestir. Her türlü
tecavüzden korunmuştur.
Eshabım! Yarın Rabbinize kavuşacaksınız ve bu günkü her hal ve
hareketinizden muhakkak sorulacaksınız. Sakın benden sonra eski
sapıklıklara dönüp de birbirinizin boynunu vurmayınız! Bu vasiyetimi
burada bulunanlar, bulanmayanlara bildirsin! Olabilir ki bildirilen
kimse, burada ulunup işitenden daha iyi anlayarak muhafaza etmiş olur.
Eshabım! Kimin yanında bir emanet varsa onu sahibine versin! Faizin her
çeşidi kaldırılmıştır, o ayağımın altındadır. Lakin borcunuzun aslını
vermeniz gerekir. Ne zulmediniz, ne de zulme uğrayınız. Allahü teâlânın
emriyle, faizcilik artık yasaktır. Cahiliyetten kalma bu çirkin adetin
her türlüsü, ayağımın altındadır. İlk kaldırdığım faiz de
Abdülmuttalib'in oğlu (amcam) Abbas'ın faizidir.
Eshabım! Cahiliyet devrinde güdülen kan davaları da tamamen
kaldırılmıştır. Kaldırdığım ilk kan davası Abdülmuttalib'in torunu (amcamoğlu)
Rebia'nın kan davasıdır.
Ey insanlar! Harbedebilmek için haram ayların yerlerini değiştirmek,
şüphesiz ki, küfürde çok ileri gitmektir. Bu, kafirlerin kendisiyle
dalalete düşürüldükleri bir şeydir. Bir sene, helal olarak kabul
ettikleri (bir ayı), öbür sene haram olarak ilan ederler. Cenab-ı
Hakk'ın helal ve haram kıldıklarının sayısına uydurmak için bunu
yaparlar. Onlar, Allahü teâlânın haram kıldığını helal, helal kıldığını
da haram ederler.
Hiç şüphe yok ki, zaman, Allahü teâlânın yarattığı gündeki şekil ve
nizamına dönmüştür.
Ey insanlar! Bugün şeytan, sizin şu topraklarınızda yeniden tesir ve
hakimiyetini kurma gücünü ebedi surette kaybetmiştir. Fakat siz; bu
kaldırdığım şeyler dışında, küçük gördüğünüz işlerde ona uyarsanız, bu
onu memnun edecektir. Dininizi korumak için bunlardan da sakınınız!
Ey insanlar! Kadınların haklarını gözetmenizi ve bu hususta Allahü
teâlâdan korkmanızı tavsiye ederim. Siz, kadınları, Allahü teâlânın
emaneti olarak aldınız; onların namuslarını ve ifetlerini Allahü teâlâ
adına söz vererek helal edindiniz. Sizin kadınlar üzerinde hakkınız;
onların da sizin üzerinizde hakları vardır. Sizin kadınlar üzerindeki
hakkınız; onların, aile mahremiyetinizi, sizin hoşlanmadığınız hiçbir
kimseye çiğnetmemeleridir. Eğer razı olmadığınız herhangi bir kimseyi
aile yuvanıza alırlarsa, onları hafifçe dövüp sakındırabilirsiniz.
Kadınların da sizin üzerinizdeki hakları, meşru bir şekilde, her türlü
yiyim ve giyimlerini te'min etmenizdir.
Ey müminler! Size bir emanet bırakıyorum ki, ona sıkı sarıldıkça,
yolunuzu hiç şaşırmazsınız. O emanet, Allahü teâlânın kitabı Kur'an-ı
kerimdir. (Başka rivayetlerde; "Sünnetim" ve "Ehl-i beytim" diye de
bildirilmiştir.)
Ey mü'minler! Sözümü iyi dinleyiniz ve iyi muhafaza ediniz! Müslüman,
Müslümanın kardeşidir ve böylece bütün Müslümanlar kardeştir. Din
kardeşinize ait olan herhangi bir hakka tecavüz, başkasına helal
değildir. Meğer ki gönül hoşluğu ile kendisi vermiş olsun.
Eshabım! Nefsinize (kendinize) de zulmetmeyiniz. Kendinizin de
üzerinizde hakkı vardır.
Ey insanlar! Allahü teâlâ her hak sahibine hakkını (Kur'an-ı kerimde)
vermiştir. Varise, vasiyete lüzum yoktur. Çocuk kimin döşeğinde doğmuşsa,
ona aittir. Zina eden için mahrumiyet vardır. Babasından başkasına ait
soy iddia eden soysuz, yahud efendisinden başkasına intisaba kalkan
nankör, Allahü teâlânın gazabına, meleklerin ve bütün Müslümanların
lanetine uğrasın! Cenab-ı Hak, bu gibi insanların ne tövbelerini, ne de
adalet ile şehadetlerini kabul eder.
Ey insanlar! Rabbiniz birdir. Babanız da birdir; hepiniz Adem'in
çocuklarısınız. Adem ise topraktandır. Allah katında en kıymetliniz,
takvası çok olanınızdır. Arabın Arab olmayana bir üstünlüğü yoktur.
Üstünlük ancak takva iledir.
Ey insanlar! Yarın beni sizden soracaklar, ne diyeceksiniz?!..."
Eshab-ı kiram; "Allahü teâlânın dinini tebliğ ettin. Vazifeni yerine
getirdin. Bize vasiyet ve nasihatte bulundun, diye şehadet ederiz"
dediler.
Bunun üzerine Resul-i ekrem sallallahü aleyhi ve sellem efendimiz,
mübarek şehadet parmağını kaldırarak cemaat üzerine çevirip indirdiler
ve; "Şahid ol ya Rab! Şahid ol ya Rab! Şahid ol ya Rab!" buyurdular.
Hakkı olan gelsin alsın
Hicretin on birinci senesi idi. Cebrail aleyhisselam, bu sene geldiğinde,
sevgili Peygamberimize, Kur'an-ı kerimi iki defa baştan sona okudu.
Halbuki, daha önceki yıllarda, Kur'an-ı kerimi bir defa okumuştu.
Efendimiz, Cebrail aleyhisselamın, en son tebliğ ettiği; "Allahü
teâlânın yardımı ve zafer günü gelip, insanların, Allahü teâlânın dinine
(İslamiyet'e) akın akın girdiklerini görünce, Rabbini hamd ve tesbih et!
O'ndan af dile! Çünkü O, tövbeleri daima kabul eder" mealindeki Nasr
suresini dinlerdikten sonra; "Ya Cebrail! İçimden, ölümümün yaklaştığını
duyuyorum" buyurdu.
Bunun üzerine Cebrail aleyhisselam, şu ayet-i kerimeleri okudu, mealen;
"Ahiret, senin için dünyadan daha hayırlıdır. Rabbin sana razı oldum
deyinceye kadar her istediğini verecek" (Duha suresi: 4,5)
Sevgili Peygamberimiz, o gün, Medine'de bulunan bütün Eshab-ı kriamının,
öğle namazında mescidde toplanmaları için haber gönderdi. Server-i alem
efendimiz, namazı kıldırdıktan sonra, bir hutbe irad ettiler.
Bu öyle bir hutbe idi ki, dinleyen bütün kalbler ürpermiş, gözlerinden
yaşlar boşanmıştı. Daha sonra; "Ey insanlar! Sizin peygamberiniz olarak
beni nasıl buldunuz" buyurunca, Eshab-ı kiram;
"Ya Resulallah! Allahü teâlâ, sana bizim tarafımızdan bol bol hayırlar
ihsan buyursun. Sen, bizim için çok şefkatli bir baba, nasihatte bulunan
şefkatli bir kardeş gibiydin. Allahü teâlânın sana lütfettii
peygamberlik vazifesini yerine getirdin. Vahyedilenleri bize ulaştırdın.
Rabbinin yoluna, İslam'a hikmet ile, güzel nasihat ile davet ettin,
çağırdın. Allahü teâlâ sana, en güzel ve en yüksek karşılıkları versin"
dediler.
Efendimiz; "Ey mü'minler! Allah aşkına, kimin bende hakkı varsa, kalksın
gelsin, kıyametten önce burada alsın" buyurdular. Fakat kalkıp gelen
olmadı. Resulullah efendimiz, ikinci ve üçüncü defalar da Allahü
teâlânın adını anarak; "Hakkı olan gelsin alsın" buyurdu.
Bunun üzerine Eshab-ı kiramdan pir-i fani olan hazret-i Ukaşe kalktı.
Resulullah'ın huzuruna vardı. Sonra; "Anam-babam sana feda olsun ya
Resulallah! Tebük gazasında, seninle beraberdim. Tebük'ten ayrıldığımız
sırada benim devemle, sizinki yanyana gelmişlerdi. Ben devemden indim.
Sana yaklaştım. Maksadım, seni mübarek vücudundan öpmekti, o zaman kamçı
ile sırtıma vurmuştun. Niçin vurduğunu bilmiyorum" dedi.
Peygamber efendimiz; "Ya Ukaşe! Allahü teâlâ seni, Resulünün kasten
vurmasından muhafaza eylesin. Ya Bilal! Kızım Fatıma'nın evine git. O
kamçıyı bana getir" diye emretti.
Ne mutlu sana! Ey Ukaşe
Hazret-i Bilal, Resulullahın kamçısını getirmek üzere mescidden çıktı.
Elini başına koymuş, "Resulullah kendisine kısas yaptıracak!" diye
hayretler içerisinde kalmıştı. Eve varınca kapıyı çalıp; "Ey
Resulullah'ın kerimesi! Bana Resulullah'ın kamçısını ver!" deyince,
hazrte-i Fatıma validemiz; "Ya Bilal! Şimdi ne hac zamanı, ne de gaza!
Babam kamçıyı ne yapacak?" diye sordu.
Bilal ; "Ey Fatıma! Haberin yok mu? Resulullah'a onunla kısas yapılacak!"
dedi. Hz. Fatıma validemiz; "Ya Bilal! Resulullah'tan kısas ile hakkını
almaya kimin gönlü razı olur? Madem ki, istedi vereyim. Fakat, Hasan ve
Hüseyin'e söyle, hakkını kim alacaksa, kısası kendilerine yaptırsınlar.
O zat, hakkını onlardan alsın. Sakın Resulullah'a kısas yaptırmasınlar"
diye hazret-i Bilal'e sıkıca tenbih etti.
Bilal mescide geldi ve kamçıyı Resulullah efendimize, O da hazret-i
Ukaşe'ye verdi. Hz. Ebu Bekir ve Ömer bu durumu görünce; "Ey Ukaşe! İşte
biz yanında hazırız, hakkını bizden al. Ne olur, Resulullah'dan alma!"
diye yalvardılar.
Bunun üzerine Peygamber efendimiz hazret-i Ebu Bekir'e; "Ey Ebu Bekir!
Sen bırak, çekil aradan. Ey Ömer! Haydi sen de çekil. Allahü teâlâ,
sizin yüksek derecenizi bilmektedir" buyurdu.
Sonra hazret-i Ali kalktı; "Ey Ukaşe! Resulullah'a vurmana, gönlüm razı
olmuyor. İşte sırtım ve karnım. Gel hakkını benden al, istersen yüz
kerre vur. Fakat Resulullah'a dokunma!" deyince, Peygamber efendimiz; "Ey
Ali! Sen de otur. Allahü teâlâ, senin de yüksek mertebeni, durumunu
bilmektedir" buyurdu.
Bu defa hazret-i Hasan ile Hüseyin kalktılar, "Ey Ukaşe! Sen de
biliyorsun ki, biz Resulullah'ın torunlayırız. Onun için bize kısas,
Resulullah'a kısas demektir. Hakkını bizden al, ne olur Resulullah'a
vurma!" deyince, Peygamber efendimiz, onlara; "Siz de oturunuz, ey iki
gözümün neş'eleri" buyurdular.
Sonra; "Ey Ukaşe! Gel vur!" buyurdular. Ukaşe; "Ya Resulullah! Sen bana
vurduğun zaman benim vücudum açıktı" deyince, sevgili Peygamberimiz
mübarek sırtını açtı. Bu sırada Eshab-ı kiramdan hıçkırıklar duyuldu; "Ya
Ukaşe! Resulullah'ın mübarek sırtına vuracak mısın?" dediler.
Herkes üzüntü içerisinde bekleşiyordu. Hazret-i Ukaşe, Resulullah
efendimizin mübarek sırtındaki Peygamberlik mührünü görünce, birden bire;
"Anam-babam sana feda olsun ya Resulullah! Hakkını almak için, senin o
mübarek sırtına vurmaya, sana kısas yapmaya kimin gücü yeter, buna kim
cesaret edebilir?" diyerek, Kainatın sultanının mübarek mühr-i
nübüvvetini öpüverdi. "Maksadım bu idi", dedi. Eshab-ı kiramın hepsi;
"Ne mutlu sana, ne mutlu sana! Ey Ukaşe" dediler...
İstigfar etmek üzere emir aldım
Safer ayının son günleriydi. Alemlerin efendisi, kuzeydeki Bizans
imparatorluğunun, müslümanlar için büyük bir tehlike olmadan önce,
onları tekrar İslam'a davet etmek, kabul etmezlerse harbetmek ve İslam
Devleti'nin emrine sokmak istiyordu. Bu sebeple Rumlarla muharebe etmek
üzere kahraman Eshabının hazırlanmasını emir buyurdular.
Eshab-ı kiram hazırlık yapmak için dağıldı. Resul-i ekrem efendimiz,
hazret-i Üsame bin Zeyd'i çağırdılar; "Ey Üsame! Şam'a, Belka sınırına,
Filistin'deki Darum'a, babasının şehid edildiği yere kadar, Allahü
teâlânın ismiyle ve bereketiyle git. Onları atlara çiğnet. Seni, bu
orduya başkumandan tayin ettim. Übnalıların üzerine ansızın varıp,
üzerlerine şimşek gibi saldır. Varacağın yere haber ulaşmayacak şekilde
hızlı git. Yanına kılavuzları alıp, casus ve göcüleri önünden ilerlet,
Allahüt eala zafer ihsan ederse, onların arasında az kal" buyurdular.
Cürf'te karargah kurmalarını emir buyurup, mübarek elleriyle sancağı
bağlayarak teslim ettiler. Mescidde minbere çıktılar; "Ey Eshamım!
Üsame'nin babası Zeyd, kumandanlığına nasıl layık ve benim katımda nasıl
en sevgiliyse, ondan sonra, oğlu Üsame de kumandanlığa öyle layıktır.
Üsame, benim katımda insanların en sevgililerindendir" buyurdu.
Hazret-i Üsame'nin kumandası altında, savaşa gideceklerin arasında;
hazret-i Ebu Bekir, hazret-i Ömer, hazret-i Ebu Ubeyde bin Cerrah,
hazret-i Sa'd bin Ebi Vakkas gibi Eshabın ileri gelenleri de vardı.
Fakat ertesi gün, Kainatın sultanı ainden hastalandığı için, ordunun
gitmesi Peygamber efendimizin ahırete irtihalinden sonraya kalmıştı.
Sevgili Peygamberimiz, şiddetli humma yakalanmışlardı. Gittikçe ateşi
artıyor, hastalık şiddetleniyordu. Ağırılarının azaldığı bir gece yarısı,
yatağından kalktılar. Giyenerek gitmeye hazırlandılar.
Bunu gören hazret-i Aişe validemizi; "Anam-babam, canım sana feda olsun
ya Resulallah! Nereye gidiyorsunuz?" diye sordu; Efendimiz; "Baki
kabristanlığında medfun bulunanlar için istigfar etmek üzere emir aldım.
Oraya gidiyorum" buyurdu.
Yanına Ebu Müveyhib ile Ebu Raifi'yi alarak gittiler. Mezarlıkta uzun
uzun dua edip, onların af ve magfireti için Allahü teâlâya yalvardılar.
Peygamber efendimizin bu ısrarlı yalvarması karşısında, yanında bulunan
sahabiler; "Biz de, şimdi burada medfun bulunsaydık da, Resulullah
efendimizin bu duasına mazhar olmakla şereflenseydik!" dediler.
Buluşma yerimiz Kevser havuzudur
Sevgili Peygamberimiz, Baki kabristanlığını ziyaretinde Ebu Müveyhib'e
dönerek; "Ey Ebu Müveyhib! Ben, dünya hazineleri ile ahıret nimetlerini
seçmede serbest bırakıldım. İstersen dünyada baki ol, sonra Cennet'e git,
istersen Likaullah (Allahü teâlâya kavuşmak) hasıl olup Cennet'e gir
dediler. Ben, Likaullahı ve sonra Cennet'i seçtim" buyurdu.
Bir gün de, Uhud'da bulunan şehidler için magfiret dilemek üzere yola
çıktılar. Onlar için, Allahüteâlâya uzun uzun yalvararak dua eylediler.
Sonra mescide gelip Eshab-ı kirama;
"Ben, sizin Kevser havuzuna en önce kavuşanınız, karşılayanınız olacağım.
Sizinle buluşma yerimiz orasıdır... Ben, sizin için, benden sonra
müşrikliğe dönersiniz diye korkmam. Ancak dünyaya kapılır, onun
içinbirbirinizi kıskanır, birbirinizi öldürürsünüz. Neticede sizden
öncekilerin yok olup gittikleri gibi, siz de, yok olur gidersiniz diye
korkarım!.." buyurdular. Sonra saadethanelerini teşrif ettiler.
Hastalıkları ağırlaşmıştı. Mübarek hanımefendileri, sevgili
Peygamberimizin, hazret-i Aişe validemizin evinde kalmalarını, kendi
haklarını ona tercih ettiklerini bildirdiler. Zevce-i mutahharalarının
bu fedakarlıklarına memnun olup, hepsine dua ettiler ve ondan sonraki
günlerini hazret-i Aişe validemizin evinde geçirmeye başladılar.
Resul-i ekrem efendimizin, ateşi çok artmıştı. Ateşin şiddetinden
yatağında, bir taraftan diğer tarafa dönmek mecburiyetinde kalıyordu. O
halde iken, Eshab-ı kiram, ziyarete gidiyor, Efendimizin çektiği
şiddetli sıkıntıya ziyadesiyle üzülüyorlardı. Hz. Ebu Sa'id-i Hudri
anlattı ki:
"Resulullah'ın mübarek huzuruna gitmiştim. Üzerinde kadife bir örtü
bulunuyordu. Hastalğın verdiği sıcaklık örtüden dışarı çıkıyor,
hararetten elimizi örtüye dokunduramıyorduk. Hayretimizi ve üzüntümüzü
gören Resulullah efendimiz; "En şiddetli bela, peygamberlere olur. Buna
rağmen peygamberin belalara sevinmesi, sizin, verilen ihsanlara
sevinmenizden daha fazladır" buyurdu."
Hz. Ümmü Bişr bin Bera da şöyle anlattır: "Resulullah'ın ziyaretine
gitmiştim. Mübarek vücudu ateş gibi yanıyordu. "Canım sana feda olsun ya
Resulullah! Ben, hiçbir zaman böyle şiddetli bir hastalık görmedim!.."
dedim. Buyurdular ki: "Ey Ümmü Bişr! Hastalığın şiddetli olması,
sevabımın çok olması içindir. Bu hastalık, Hayber'de tatmış olduğum
zehirli etin eseridir. O etin acısını her zaman duyardım. O gün yediğim,
zehir, şimdi ebherimi yani avort damarımı koparmaktadır" buyurdu.
Biliniz ki ben Rabbime kavuşacağım
Hastalık günden güne şiddetleniyordu. Sevgili Peygamberimiz, Abdullah
bin Mes'ud hazretlerine buyurdu ki: "Hastalığa tutulan hiçbir müslüman
yoktur ki, Allahü teâlâ, onun hata ve günahlarını, ağacın yaprakları
döküldüğü gibi dökmesin!"
Eshab-ı kiram bu duruma çok üzülüyor, evlerinde rahat edemiyorlardı.
Mescide toplandılar. Peygamber efendimizin durumunu sormak üzere
hazret-i Ali'yi huzura gönderdiler. Alemlerin efendisi, işaretle; "Eshabım
ne diyorlar?" diye sordular.
O da; "Resulullah aramızdan giderse!.. diye çok üzülüp telaş ediyorlar"
dedi. Eshabına olan merhametleri çok daha fazla olan sevgili
Peygamberimiz, hastalığının şiddetine katlanarak kalktılar, hazret-i Ali
ve hazret-i Fadl bin Abbas'a dayanarak mescide geldiler.
Minbere çıkarak Allahü teâlâya hamd ve sena ettikten sonra, Eshab-ı
kirama; "Ey Eshabım! Benim ölümümü düşünüp telaş ediyormuşsunuz. Hiçbir
peygamber, ümmeti arasında sonsuz kaldı mı ki, ben de sizin aranızda
sonsuz kalayım? Biliniz ki, ben Rabbime kavuşacağım. Size nasihatım
olsun ki, Muhacirlerin büyüklerine saygı gösteriniz! Ey Muhacirler! Size
de vasiyetim şudur ki, Ensara iyilik ediniz! Onlar size iyilik etti.
Evlerinde barındıdı. Geçinmeleri sıkıntılı olduğu halde, sizi
kendilerinden üstün tuttular. Mallarına sizi ortak ettiler. Her kim
Ensar üzerine hakim olur ise, onları gözetsin, kusur edenleri olursa
affetsin" buyurdu.
Sonra nasihatlar edip; "Allahü teâlâ, bir kulunu dünyada kalmak ile,
Rabbine kavuşmak arasında serbest bıraktı. O kul, Rabbine kavuşmak
istedi" buyurdu.
Hazret-i Ebu Bekir, Resulullah efendimizin sözleriyle vefatına işaret
buyurduğunu anlayıp; "Canımız sana feda olsun ya Resulallah!" diyerek
ağlamaya başladı. Merhamet deryası, sevgili Peygamberimiz; "Ağlama ya
Eba Bekir!" buyurarak ona, sabır ve katlanmak lazım geldiğini emretti.
Mübarek gözlerinden yaş akıyordu. "Ey Eshabım! Din-i İslam yolunda sıdk
ve ihlas ile malını feda eden Ebu Bekir'den çok razıyım. Ahıret yolunda
arkadaş edinmek elde olsaydı, onu seçerdim" buyurdu ve; "Mescide açılan
kapılardan Ebu Bekir'inki hariç hepsini kapatınız" diye emrettiler.
Sonra, minberden inerek hazret-i Aişe validemizin odasına döndüler.
Siz de bana kavuşacaksınız
Resulullah efendimizin hastalığı ağırlaşıp veda konuşmaları yapmasına
çok üzülen Eshab-ı kiram ağlamaya başladılar.
Bunun üzerine Peygamber efendimiz, hazret-i Ali'nin ve Fadl bin Abbas'ın
kollarına girerek tekrar mescidi teşrif ettiler. Minberin alt
basamağında durup, Eshab-ı kirama şöyle buyurdular;
"Ey Muhacirler ve ey Ensar! Vakti belli olan bir şeye kavuşmak için
acele etmenin faydası yoktur. Allahü teâlâ, hiçbir kulu için acele etmez.
Bir kimse Allahü teâlânın kaza ve kaderini değiştirmeye, iradesinden
üstün olmaya kalkışırsa, onu kahr ve perişan eder. Allahü teâlâya hile
etmek, O'nu aldatmak istiyenin işleri bozulup, kendi aldanır.
Biliniz ki, ben sizlere karşı rauf ve rahimim. Siz de bana
kavuşacaksınız. Kavuşacağınız yer, Kevser havuzunun başıdır. Cennet'e
girmek, bana kavuşmak isteyen, boş yere konuşmasın.
Ey müslümanlar! Kafir olmak, günah işlemek; nimetin değiştirmesine,
rızkın azalmasına sebeb olur. İnsanlar, Allahü teâlânın emirlerine itaat
ederse, hükumet başkanları, amirleri, valileri onalra merhamet ve şefkat
eder. Fısk, fücur, taşkınlık yapar, günah işlerlerse, merhametli
başkanlara kavuşamazlar.
Benim hayatım, sizin için hayırlı olduğu gibi, ölümüm de hayırdır ve
rahmettir. Eğer bir kimseyi haksız yere döğmüş veya fena bir söz
söylemiş isem, bana aynı şeyi yaparak hakkını almasına; birinizden
harkız bir şey almış isem, geri istemesine razıyım ve helallaşmağa
hazırım. Çünkü, dünya cezası, ahıret cezasından pek hafiftir. Buna
katlanmak daha kolaydır."
Daha önce hazret-i Ebu Bekir'den mümnuniyetini ifade ettikleri gibi, bu
hutbede de hazret-i Ömer'den memnuniyetlerini bildirip; "Ömer benimledir,
ben de onunlayım. Benden sonra hak Ömer'le beraberdir" buyurdular.
Resulullah efendimiz bu hutbeden sonra minberden indi. Namazdan sonra
tekrar minbere çıkıp, vasiyeyet ve nasihatten sonra; "Sizi Allahü
teâlâya ısmarladım" buyurdular ve Eshabdan ayrılıp odasını teşrif
ettiler.
Aranızdan ayrılmam yaklaştı
Alemlerin efendisi, şiddetli ağrılarının olduğu bir gün, Eshab-ı kiram
ile helallaşmak, ahırete kul haklarıyla gitmemek için Bilal-i Habeşi
hazretlerini çağırttı. Ona; "Halka seslen! Mescide toplansınlar. Onlara
son vasiyetimi yapmak istiyorum!.." buyurdular.
Hazret-i Bilal; Eshabı mescide topladı. Sevgili Peygamberimiz, hazret-i
Ali ve Hz. Fadl'a dayanarak mescidi teşrif ettiler Minbere oturup,
Allahü teâlâya hamd ve senadan sonra;
"Ey Eshabım! Bilmiş olunuz ki, aranızdan ayrılmam yaklaştı. Kimin bende
hakkı varsa, benden istesin. Benim yanımda sevgili olan, benden hakkını
istesin veya helal etsin ki, Rabbime ve rahmetine bunları ödemiş olarak
kavuşayım" buyurdular.
Sonra minberden inip, öğle namazını kıldırdılar. Namazdan sonra, tekrar
minbere çıkıp, namazdan önce buyurduğunu tekrar ettiler.
Sevgili Peygamberimizin, vefatına üç gün kala, hastalığı ağırlaştı.
Mescide çıkıp cemaate namaz kıldıramadılar. Cemaatla kılamadığı ilk
namaz, yatsı namazı idi.
Hazret-i Bilal her zamanki gibi, vaiktte kapıya gelip; "Es-salat, ya
Resulallah!" dedi. Sevgili Peygamberimizin dermansızlıktan mescide
gitmeye mecali yoktu. "Ebu Bekir'e söyleyiniz! Eshabıma namazı kıldırsın"
buyurdu.
Hazret-i Aişe validemiz; "Canım sana feda olsun ya Resulallah! Babam
yumuşak kalbli ve çok üzüntülüdür. Zat-ı alinizin makamına durup, orada
sizi göremezse ağlamaktan okuyamaz. İmamete Ömer'in geçmesini emreder
misiniz?" diyerek sual eyledi.
Peygamber efendimiz tekrar; "Ebu Bekir'e söyleyiniz! Eshabıma imam olup
namazı kıldırsın" buyurdular. Hazret-i Bilal, Hz.Ebu Bekir-i Sıddik'a
durumu bildirdi. Hazret-i Ebu Bekir, mihrabda Resulullah efendimizi
göremeyince, kalbinden vurulmuşa döndü, aklı gideyazdı. Ağladı!.. ağladı!..
Eshab-ı kiram da ağlamaya başladılar.
Habibullah efendimiz, mescidden gelen bu feryadın ne olduğunu sorunca,
hazret-i Fatıma validemiz; "Canım sana feda olsun ya Resulallah! Eshabın,
ayrılığımıza dayanamadığı için ağlıyorlar!.." diye durumu arzetti.
Merhamet deryası sevgili Peygamberimiz çok müteessir olmuşlardı.
Eshabını teselli eylemek için hastalığının bu kadar şiddetine rağmen,
güçlükle kalktılar. Hazret-i Ali ve hazret-i Abbas'a dayanarak mescide
geldiler. Namazdan sonra; "Ey Eshabım! Siz, Allahü teâlânın
hıfzındasınız ve sizi Allahü teâlâya emanet ettim! Takva üzere olun.
Allahü teâlâdan korkun, Allahü teâlânın emrini tutun ve itaat edin. Ben,
artık bu dünyadan ayrılıyorum" buyurdular.
Dünya malı ile gitmek istemem
Resulullah efendimizin hastalığında, hazret-i Ebu Bekir, Eshab-ı kirama
on yedi vakit namaz kıldırdı. Bir defasında öğle namazı kıldırıyordu. O
sırada Kainatın sultanı, mübarek vücudlarında bir hafiflik hissetmişler,
hazret-i Ali ve Hazret-i Abbas'a dayanarak mescide gelmişlerdi.
Hz. Ebu Bekir-i Sıddik, sevgili Peygamberimizin teşrif ettiğini anlayıp,
geriye çekilmek istedi. Efendimiz ona; "Yerinde dur!" anlamında işaret
buyurdu. Peygamber efendimiz, hazret-i Ebu Bekir'in solunda, Eshabına
son defa namaz kıldırdılar.
Sevgili Peygamberimizin vefatından üç gün evveldi. Cebrail aleyhisselam,
Resulullah efendimizi ziyarete gelip; "Ya Resulallah! Allahü teâlânın
sana selamı var. Durumunuzu bildiği halde, nasıl olduğunuzu, kendinizi
nasıl hissettiğinizi soruyor" dedi.
Alemlerin efendisi ise; "Mahzunum!" buyurdular. Cebrail aleyhisselam,
Pazar günü de geldi ve aynı şeyleri söyledi. Peygamber efendimiz yine
evvelki cevabı verdiler.
Cebrail aleyhisselam ayrıca; Yemen'de peygamber olduğunu söyleyen
Esved-i Ansi'nin öldürüldüğünü haber verdi. Resul-i ekrem de, Eshabına
bildirdi. Hastalıktan önce, kendilerine gelmiş olan birkaç altını
fakirlere, bir kaçını da hazret-i Aişe'ye vermişlerdi.
Pazar günü, Resulullah'ın hastalığı ağırlaştı. Huzuruna gelen ordu
kumandanı hazret-i Üsame'ye bir şey söylediler. Fakat mübarek kollarını
kaldırıp onun üzerine sürdüler. Onu dua ettikleri anlaşıldı.
Sevgili Peygamberimizin dünyayı şereflendirdiği ve ahırete irtihal
buyurduğu gün Pazartesi idi. Hastalıklarının on üçüncü ve son günü...
Alemlerin efendisi, Eshab-ı kiram Mescid-i şerifte saf saf olup Ebu
Bekir-i Sıddik hazretlerinin arkasında sabah namazını kılarken iken,
Mescid-i şerife geldiler. Ümmetinin saf saf olup ibadet ettiklerini
gördüler. Sevinerek tebessüm buyurdular. Kendileri de hazret-i Ebu
Bekir'e uyup, arkasında namaz kıldılar
Eshab-ı kiram, Resulullah'ı mescidde görünce, hastalık geçti sanarak
sevindiler. Resul-i ekrem ise hazret-i Aişe'nin odasını teşrif buyurup
yattılar. "Allahü teâlânın huzuruna, dünya malı bırakmadan gitmek
isterim. Yanında kalan altınları da, fakirlere dağıt" buyurdular. Sonra
ateşi arttı. Bir müddet sonra, tekrar gözlerini açıp, hazret-i Aişe'ye
altınları dağıtıp dağıtmadığını sordular. Dağıtacağını söyledi. Bunların
hemen dağıtılmasını tekrar tekrar emir buyurdular. Hemen dağıtıldığı
bildirilince; "Şimdi rahat ettim" buyurdular.
Ya Rabbi! Bana sabır ihsan eyle
Resulullah efendimiz hastalığı sırasında , huzur-i şeriflerine hazret-i
Ali'yi çağırdılar. Mübarek başını onun kucağına koydular. Mübarek alnı
terlemiş, mübarek rengi değişmişti.
Hazret-i Fatıma validemiz, mübarek babasının o halini görünce, bakmaya
dayanamadı ve oğulları hazret-i Hasan ile hazret-i Hüseyin'in yanına
gitti. Ellerinden tutup ağlamaya başladı.
"Ey benim babam! Kızını kim gözetir! Hasan ve Hüseyin'i kime emanet
edersin? Vay babam! Canım sana feda olsun! Senden sonra benim halim nice
olur! Gözüm, mübarek yüzünden sonra kime bakar!"
Resulullah efendimiz, kızının gönülleri yakan bu sözlerini işitince,
mübarek gözlerini açtı ve onu yanına çağırdı. "Ya Rabbi! Bana sabır
ihsan eyle" diye dua ettikten sonra; "Ey Fatıma! Ey gözümün nuru! Baban
can çekişme halindedir!" buyurunca, işli iniltilerle ağlaması daha da
arttı.
Hazret-i Ali; "Ey Fatıma! Ne olur sus, Resulullah'a daha fazla üzme!"
deyince, sevgili Peygamberimiz; "İncitme ya Ali! Bırak babası için
gözleri yaş döksün!.." buyurdu. Sonra, mübarek gözlerini yumarak
kendinden geçer gibi oldu.
Sonra hazret-i Hasan, mübarek dedesinin huzur-i şerifine gelip; "Ey
benim mübarek dedem! Senin ayrılığına kim dayanabilir! Gönül
perişanlığımıza kime arz ederiz! Senden sonra anneme, babama ve
kardeşime kim şefkat eder? Ezvacın ve Eshabın, o güzel ahlakınızı nerede
bulurlar!.." diyerek ağlayınca, Peygamber efendimizin mübarek
hanımefendilerinde dayanacak hal kalmadı. Hep birlikte ağlamaya
başladılar.
Dışarda pek müteessir bir halde bekleyen Eshab-ı kiram, Peygamber
efendimizin rahatsızıklarının çok arttığını işitince, gönülleri dağlandı.
Ağlamaya başladılar. Son bir defacık olsun, sevgili Peygamberininin
mübarek cemalini görmek için; "Ne olur, kapıyı açın! Resul
aleyhisselamın mübarek yüzünü bir defa daha görelim!.." diyerek kapıda
yalvarıyorlardı.
Alemlere rahmet olarak gönderilen Allahü teâlânın habibi, sevgilisi,
Eshabının bu yakarışlarını işitince, merhamet eyleyip; "Kapıyı açınız!"
buyurdular. Eshabın ileri gelenleri içeri girdiler. Sevgili
Peygamberimiz, onlara sabır tavsiye etti.
Ya Rabbi! Tebliğ ettim mi
Son defa kendisini görmek için gelen Eshabına Efendimiz, "Ey Eshabım!
Siz, insanların en üstünleri, en şereflilerisiniz. Sizden sonra kim
gelirse gelsin, siz hepsinden önce Cennet'e girersiniz. Dini ayakta
tutmakta metin olun ve Kur'an-ı azimi imam (rehber) edinin. Dinin
hükümlerinden gafil olmayın" buyurdu. Sonra; "Ya Rabbi! Tebliğ ettim mi?"
deyip mübarek gözlerini kapadı. Mübarek yüzü terledi. Hazret-i Ali,
Eshaba işaretle çıkmalarını söyledi.
Onlar gittikten sonra, huzura hazret-i Aişe validemiz gelip, nasihat
istedi. Peygamber efendimiz; "Ey Aişe! Evinin köşesine oturarak kendini
muhafaza eyle!" buyurduktan sonra, mübarek gözlerinden yaşlar akmaya
başladı. Kainatın sultanı ağlıyordu...
Oradakilerin, gönülleri yaralandı, ciğerleri parçalandı. Hazret-i Ümmü
Seleme validemiz; "Canım sana feda olsun ya Resulallah! Niçin
ağlıyorsunuz?" diyerek sual eylediğinde; "Ümmetime merhamet olunması
için ağlıyorum" buyurdu.
Güneş tepeye doğru yükseliyordu. Vakit yaklaşmıştı... Sevgili
Peygamberimizin mübarek başı, hazret-i Aişe validemize yaslı bulunuyordu.
Alemlerin efendisi, artık son anlarını yaşıyor, mübarek dudaklarından
"Aman! Aman! Ellerinizdeki kölelerinize iyi davranınız! Onların
üzerlerine elbise giydiriniz, karınlarını doyurunuz. Onlara yumuşak
konuşunuz. Namaza, namaza devam ediniz. Kadınlarınız ve köleleriniz
hakkında Allahü teâlâdan korkunuz!.. Ey Allah'ım! Beni yarlıga! Bana
rahmetini ihsan eyle!.. Beni Refik-i ala zümresine kavuştur!.."
cümleleri dökülüyordu.
Hazret-i Fatıma validemizin gözyaşları sel gibi akıyor, iniltisi
ciğerleri dağılıyordu. Sevgili Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem
onu yanına oturtup; "Kızım, bir miktar sabreyle, ağlama. Zira Hamele-i
Arş (melekler) senin ağlaman üzerine ağlaşıyorlar" buyurdu.
Hazret-i Fatıma validemizin gözyaşını sildi. Teselli verip, Allahü
teâlâdan sabır diledi ve; "Ey kızım, benim ruhum kabz olacak. "İnnalillahi
ve inna ileyhi raci'un" diyesin. Ey Fatıma! Gelen her musibete bir
karşılık verilir" buyurdu. İr müddet mübarek gözlerini kapayıp sonra; "Bundan
sonra babana üzüntü ve gussa (keder, tasa) olmaz. Zira fani alemden ve
mihnet yerinden kurtuluyor" buyurdu.
Kapıdaki ölüm meleği Azrail'dir
Resulullah efendimiz artık son vasiyetlerine yapıyorladı. Hazret-i
Ali'ye; "Ya Ali! Zimmetimde filan yahudinin şu kadar malı vardır. Asker
hazırlamak için almıştım. Sakın onu ödemeyi unutma. Elbette zimmetimi
kurtarırsın ve Kevser havzı başında benimle görüşeceklerin birincisi
sensin. Benden sonra sana çok zarar gelir, sabır edesin. İnsanlar
dünyayı istedikleri vakit sen ahıreti seçesin" buyurdu.
Hz. Üsame bu esnada. Resulullah efendimiz ona; "Allahü teâlâ yardımcın
olsun! Haydi cenge git!" buyurdu. O da çıkıp ordusuna gitti.
Alemlerin efendisi, artık son nefeslerini veriyordu... Vakit iyice
yaklaşmıştı... Allahü teâlâ, Azrail aleyhisselama; "Habibime en güzel
surette git! Eğer izin verirse ruhunu çok yumuşak ve hafif olarak al.
İzin vermese geri dön!" diye vahyetti.
Azrail aleyhiselam, en güzel surette, insan kıyafetinde, sevgili
Peygamberimizin sadethanelerinin kapısına geldi ve; "Esselamü aleyküm ey
nübüvvet evinin sahibi! İçeri girmeğe izin verir misiniz? Allahü teâlâ
size rahmet eylesin?" dedi.
Hazret-i Aişe validemiz, sevgili Peygamberimizin yanıbaşında oturan
hazret-i Fatıma'ya; "Bu gelene sen cevap ver" dedi. O da, kapıya varıp,
çok üzüntülü bir ses ile; "Ey Allahü teâlânın kulu! Resulullah şu anda,
kendi haliyle meşguldur" dedi.
Azrail aleyhisselam, tekrar izin istedi. Aynı cevap verildi. Üçüncü defa
selamını tekrarlayıp, mutlaka girmesi gerektiğini yüksek sesle
söyleyince, Peygamber efendimiz haberdar oldular ve"Ya Fatıma! Kapıda
kim var!" buyurdular.
Hazret-i Fatıma; "Ya Resulallah! Kapıda birisi girmek için izin ister.
Birkaç defa cevap verdim. Fakat üçüncü seslenişinde vücudum ürperdi"
dedi.
Bunun üzerine Resulullah efendimiz; "Ey Fatıma! Kapıdaki kimdir, biliyor
musun? O; lezzetleri yıkan, toplulukları darmadığınık eden, kadınları
dul, çocukları yetim bırakan, evleri harab, kabirleri mamur eden, ölüm
meleği Azrail'dir. Ey Azrail gir" buyurdu.
O zaman hazret-i Fatıma validemiz, tarif edilmez bir ızdıraba düştü ve
mübarek ağızlarından şu cümleler döküldü; "Vah Medine harab oldun?"
Peygamberimiz, hazret-i Fatıma'nın elini tutup mübarek göğsüne koydular
ve mübarek gözlerini kapadılar.
İlk yanıma gelecek olan sensin
Resulullah efendimizin durumu ağırlaşıp gözlerini kapatınca, hazır
olanlar, mübarek ruhunun kabzolduğunu sandılar. Hazret-i Fatıma
validemiz dayanamayıp, babasının mübarek kulağına doğru eğildi ve
gönülleri yaralayan bir sesle; "Ey benim babacığım!.." diye seslendi.
Hiç cevap gelmeyince bu sefer; "Canım sana feda olsun ya Resulallah! Ne
olur mübarek gözlerini bir aç da bana bir şey söyle.." dedi.
Alemlerin efendisi, mübarek gözlerini açıp, kızının gözyaşlarını sildi
ve onun kulağına vefat edeceğini bildirdi. Bunun üzerine hazret-i Fatıma
ağlamaya başladı. Bu defa kulağına; "Ehl-i beytimden, ilk önce, benim
yanıma gelecek sensin!" buyurdular. O da bu müjdeye sevinip teselli
buldular.
Hazret-i Fatıma validemiz; "Ey babacığım! Bugün ayrılık günü! Bir daha
sana ne zaman kavuşurum?" diye sordu. Resulullah efendimiz; "Ey kızım!
Beni kıyamet günü havzın kenarında bulursun. Ümmetimden, havza gelenlere
su veririm" buyurdu.
Hazret-i Fatıma; "Eğer seni orada bulamazsam, ne yaparım?" diye sorunca,
Peygamber efendimiz; "Mizanın yanında bulursun. Orada, ben ümmetime
şefaat ederim" buyurdu.
Hazret-i Fatıma validemiz; "Orada da bulamazsam ya Resulallah!" deyince,
Peygamber efendimiz; "Sıratın yanında bulursun. Ben orada Rabbime; "Ya
Rabbi! Benim ümmetimi ateşten muhafaza eyle" diye yalvarırım" buyurdu.
Bundan sonra hazret-i Ali hüzünlü bir sesle; "Ya Resulallah! Siz
ruhunuzu teslim ettikten sonra, sizin gaslinizi kim yapacak, neye
kefenleyeceğiz. Namazınızı kim kıldıracak, kabre kim koyacak?" diye
sordu.
Peygamber efendimiz; "Ey Ali, beni sen yıka, Fadl bin Abbas sana su
döksün. Cebrail sizin üçüncünüz olur. Gasl (yıkama) işimi bitirince,
kefenimi yaparsınız. Cebrail, Cennet'ten güzel koku getirir. Sonra beni
mescide götürünüz ve çıkınız. Çünkü ilk önce Cebrail, sonra Mikail,
sonra İsrafil, sonra melekler grup grup namazımı kılacaklar. Daha sonra
siz giriniz, saf saf olunuz. Hiç kimse benden öne geçmesin" buyurdu.
Sonra, beklemekte olan Azrail aleyhisselama; "Ey Azrail! Ziyaret için mi
geldin, yoksa ruhumu kabzetmek için mi?" diye sorunca, Azrail
aleyhisselam; "Hem misafir, hem de vazifeli olarak geldim. Allahü teâlâ
bana, senin huzuruna izinle girmemi emretti. Mübarek ruhunu ancak
izninle alırım. Ya Resulallah! İzin buyurursan, emrinize uyar, ruhunuzu
kabz ederim. Yoksa döner, Rabbime giderim" dedi.
Benim endişem ümmetimdir
Peygamber efendimiz ruhu almak için gelen ölüm meleğine; "Ey Azaril!
Cebrail'i nerede bıraktın?" buyurdu. Cebrail'i dünya semasında bıraktım.
Melekler, onu senin vefatın sebebiyle taziye ediyorlar" dedi.
Böyle konuşurlarken Cebrail aleyhisselam geldi. Resulullah efendimiz; "Ey
kardeşim Cebrail! Artık dünyadan göç vakti geldi. Allahü teâlânın
katında benim için ne var? Bana onu müjdele de gönül rahatlığı ile
emaneti sahibine teslim edeyim" buyurdu.
Cebrail aleyhisselam; "Ey Allahü teâlânın sevgilisi! Ben semanın
kapısını açık bıraktım. Melekler saf saf olmuşlar, senin ruhunu sevgiyle
beklerler" dedi.
Peygamber efendimiz; "Hamd, Allahü teâlâya mahsustur. Sen bana müjde ver!
Rabbimin nezdinde benim için ne var?" buyurdu.
Cebrail aleyhisselam; "Ya Resulallah! Senin teşrifinden dolayı, Cennet
kapıları açılmış, Cennet'in nehirleri akmış, Cennet'in ağaçları sarkmış,
huriler süslenmiştir" dedi.
Peygamber efendimiz yine; "Hamd, Allahü teâlâya mahsustur. Sen bana
başka müjde ver ya Cebrail!" buyurdu. Cebrail aleyhisselam; "Ya
Resulallah! Sen kıyamet günü ilk şefaat eden ve ilk şefaatı kabul
olunansın" dedi.
Sevgili Peygamberimiz tekrar; "Hamd, Allahü teâlâya mahsustur. Ya
Cebrail! Bana başka müjde ver" buyurunca, Cebrail aleyhisselam; "Ya
Resulullah! Neyi soruyorsunuz!" dedi.
Bunun üzerine Peygamber efendimiz; "Benim bütün endişem, üzüntüm ve
kederim, benden sonra geride bıraktığım ümmetimdir" buyurdu.
Hazret-i Cebrail; "Ey Allahü teâlânın Habibi! Allahü teâlâ kıyamet günü,
sen razı oluncaya kadar ümmetini bağışlar. Bütün peygambelerden önce
seni, bütün ümmetlerden önce senin ümmetini Cennet'e koyacaktır" dedi.
Sevgili Peygamberimiz, Cebrail aleyhisselama; "Allahü teâlâ katında üç
muradım vardır: Biri; ümmetimin günahkarlarına beni şefaatçı etmesi,
ikincisi; dünyada yaptıkları günahlardan dolayı onlara azab etmemesi,
üçüncüsü; Perşembe ve Pazartesi günleri ümmetimin amellerinin bana
arzedilmesidir. (Eğer amelleri iyi ise dua ederim, Allahü teâlâ kabul
eder. Kötü ise şefaat edip, amel defterinden silinmesini isterim)"
buyurdu.
Cebrail aleyhisselam, Allahü teâlâdan, bu üç arzusunun da kabul edildiği
haberini verdi. Bunun üzerine sevgili Peygamberimiz rahatladılar.
Şimdi rahatladım vazifeyi yerine getir
Peygamber efendimiz, Azrail aleyhisselam ruhu almaya geldiği vakit hem
ümmetinin halini merak ediyordu. Bunun üzerine Allahü teâlâ vahy etti ki:
"Ey Habibim! Ümmetine bu kadar muhabbet ve şefkat göstermeni, mübarek
kalbine kim getirdi?"
Peygamber efendimiz; "Beni yaratıp, terbiye eden Rabbim teâlâ" diye
cevap verdi. Cenab-ı Hak da; "Senin ümmetine, benim rahmetim, merhametim
seninkinden bin kat fazladır. Onları bana bırak" buyurdu.
Sonra sevgili Peygamberimiz; "Şimdi rahatladım. Ey Azrail! Emrolunduğun
vazifeyi yerine getir!" buyurdu.
Azrail aleyhisselam, vazifesini yapmak üzere hürmetine yaratıldığı
Kainatın sultanının huzuruna yaklaştı. Sevgili Peygamberimiz, yanındaki
su kabına mübarek iki elini batırıp, ıslak ellerini mübarek yüzüne sürdü
ve; "La ilahe illallah! Ey Allah'ım! Refik-i ala!.." buyurdu.
Azrail aleyhisselam, Alemlerin efendisinin mübarek ruhunu almaya başladı.
Resulullah efendimizin mübarek benzi bazan kırmızı oluyor, bazan
sararıyordu. Azrail aleyhisselam; "Ümmetimin canını da böyle şiddet ve
zorla mı alırsın!" buyurunca, o; "Ya Resulallah! Hiç kimsenin canını
böyle kolay almadım" cevabını verdi.
Son anında bile ümmetini unutmayan sevgili Peygamberimiz; "Ey Azrail!
Ümmetime edeceğin şiddeti bana eyle! Zira onlar zayıftır, dayanamazlar..."
buyurdu. Sonra; "La ilahe illallah! Refik-i ala!" buyurdular ve mübarek
ruhları alındı ve ala-yı illiyyine uluştırıldı...
Essalatü vesselamü aleyke ya Resulallah!
Essalatü vesselamü aleyke ya Habiballah!
Essalatü vesselamü aleyke ya Seyyidel evveline vel-ahırin!
Şefaat ya Resulallah! Dahıylek ya Resulallah!
Cebrail aleyhisselam, Peygamber efendimize; "Essalamü aleyküm ey Allahü
teâlânın Resulü! Benim maksudum, matlubum sen idin. Artık, bir daha
yeryüzüne gelmem!" diyerek veda eyledi.
Resul-i ekrem efendimizin mübarek ruhu, yüksek aleme gidince, hazret-i
Fatıma validemiz ve ezvac-ı tahirat ağlamaya başladılar.
Her canlı ölümü tadacaktır
Resulullah efendimizin mubarek ruhu kabzedildiği sırada sahibi
görünmeyen bir ses; "Esselamü aleyküm ya Ehli beyt! Ve Rahmetullahı ve
berekatühü" diye selam verdi ve; "Biliniz ki, her canlı ölümü tadacaktır.
Ve kıyamet günü, size ecirleriniz tamamıyle verilecektir" mealindeki
Al-i İmran suresinin 185. ayet-i kerimesini okudu.
Sonra, onlara teselli verip; "Allahü teâlânın ihsanlarına, ikramlarına
güveniniz. O'na sarılıp, O'ndan umunuz. Feryad etmeyiniz! Asıl musibete
uğrayan, sevabdan mahrum kalandır!" diyerek taziyede bulundu.
Bu sözleri oradakilerin hepsi işitip selamına cevap verdier. Bunları
söyleyen Hızır aleyhisselam idi.
Resul-i ekremde mevt (ölüm) alametleri görülünce, Ümm-i Eymen, oğlu
Üsame'ye haber gönderdi. Üsame, hazret-i Ömer ve Ebu Ubeyde bu acı
haberi alınca, ordudan ayrılıp, Mescid-i Nebevi'ye geldiler.
Hz. Aişe-i Sıddika ve diğer kadınlar ağlayınca, Mescid-i şerifdeki
Eshab-ı kiram şaşırdı. Ne olduklarını anlayamadılar. Beyinlerinden
vurulmuşa döndüler.
Hazret-i Ali ölü gibi, hareketsiz kaldı. Hazret-i Osman'ın dili tutuldu.
Hazret-i Ebu Bekir, o anda evinde idi. Koşarak geldi. Hemen hücre-i
seadete girdi. Fahr-i alemin yüzünü açtı. Vefat etmiş olduğunu gördü.
Mübarek yüzü ve her yeri latif, nazif olarak, nur gibi
parlıyordu."Mematın da, hayatın gibi ne güzel ya Resulallah!" diyerek,
öptü.
Çok ağladı. Mübarek yüzünü örttü. Evdekilere teselli verdi. Mescid-i
şerife geldi. Minbere çıkarak Eshab-ı kirama bir hutbe okudu. Allahü
teâlâya hamd ve sena etti ve Resul-i ekrem sallallahü aleyhi ve sellem
efendimize salat okuduktan sonra; "Her kim Muhammed aleyhisselama iman
etmişse bilsin ki, Muhammed aleyhisselam vefat etti. Her kim Allahü
teâlâya tapıyorsa, O, hayy (diri) ve bakidir (ölmez, ebedidir)" buyurdu
ve sonra; "Muhammed (aleyhisselam) resuldür. O'ndan önce de resuller
gelmiştir. O da ölecektir. Vefat ederse veya öldürülürse, dininizden,
döner misiniz? Dininden çıkan olursa, Allahü teâlâya zarar vermez.
Kendine zarar verir. Dininden dönmeyenlere, Allahü teâlâ sevablar verir"
mealindeki Al-i İmran suresinin 144. ayet-i kerimesini okudu.
Eshab-ı kirama nasihat edip, ortalığı düzene koydu. Böylece hepsi
Resulullah'ın vefat etmiş olduğuna inandı. Hüzün ve keder, Eshab-ı
kiramın yüreğine bir zehirli hançer gibi saplandı. Gözler ağlar,
gözyaşları çağlar, hasret ateşi herkesin ciğerini dağlar idi.
Ya Rabbi! Ümmetim!.. Ümmetim
Peygamberimizin vefatından hemen sonra, Eshab-ı kiram ilk olarak, bütün
işleri idare etmesi için hazret-i Ebu Bekir'i, halif seçtiler. Ona bi'at
edip, tabi oldular ve emrine göre işleri görmeye başladılar.
Resul-i ekrem efendimiz, hicretin on birinci yılında (miladi 632)
Rebi'ül-evvel-ayının 12'sinde Pazartesi günü öğleden evvel ahırete
irtihal eyledi. O anda Kameri seneye göre 63, Şemsi seneye göre de 61
yaşında bulunuyordu.
Peygamber efendimizi, hazret-i Ali, hazret-i Abbas, hazret-i Fadl bin
Abbas, hazret-i Kusem bin Abbas, hazret-i Üsame bin Zeyd, hazret-i Salih
yıkadılar.
Yıkama esnasında mübarek vücudundan öyle bir misk kokusu yayıldı ki,
şimdiye kadar hiç kimse öyle bir koku koklamamıştı. Sonra kefenlediler.
Bir sedir üzerinde taşınıp, mescide getirildi. Daha önce sevgili
Peygamberimizin haber verdiği şekilde, herkes mescidden dışarı çıktı.
Melekler, bölük bölük gelip namazını kıldalar.
Meleklerin kılması bitince, sahibi görünmeye bir ses; "Giriniz!
Peygamberinizin namazını kılınız!" diyordu. Bunun üzerine Eshab-ı kiram
içeri girdi. İmamsız olarak sevgili Peygamberimizin namazını kıldılar.
Çarşamba günü akşamına kadar ancak bitirebildiler.
Dedi ki: "Resulullah'ın mübarek yüzünü en son gören benim. Mübarek
dudakları kıpırdıyordu. Üzerine eğilip kulak verdim; "Ya Rabbi! Ümmetim!..
Ya Rabbi! Ümmetim!..." diye yalvarıyordu.Sevgili Peygamberimiz, ahırete
irtihal ettiği gün, Abdullah bin Zeyd hazretleri; "Ya Rabbi! Ben bu gözü,
habibinin mübarek nurlu yüzüne bakmak için isterdim. O görünmez olunca,
artık ne yapayım! Ya Rabbi! Gözümü al!" diye dua etti ve göremez oldu.
Ya Resulallah! Senin kapındaki kölenin,
Ayaklarına değen toprağı öpmeyenin,
Ve bu seadet için can feda etmeyenin,
Sana sevgisi yoktur; inanmam, sözü yalan.
Senin kölen mührünü vurmayanlar alnına,
Sevgi gerdanlığını takmayanlar boynuna;
Hedef olmayan eşsiz nazarının okuna,
Seviyorum demesin; eğer severse insan.
Ebu Bekir'den başkasına razı olmaz
Hazret-i Ali anlatır: Resul aleyhisselam, ağırlaştığı zaman "Ey Ali!
Bana, bir kürek kemiği getir de, benden sonra, ümmetimi doğru yoldan
şaşırtmayacak şeyi, ona yazdırayım." buyurdu.
Resul aleyhisselamın başı, kollarımın arasında bulunuyordu. Gidip
gelinceye kadar kendisini gayb etmekten korktuğum için "Ben,
buyuracaklarını, ezberimde tutarım!" dedim.
"Namaz kılmağa, zekat vermeğe devam etmenizi, ellerinizdeki kölelerin
haklarını gözetmenizi tavsiye ederim!" buyurdu.
"Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhu ve Resulüh"
diyerek şehadette bulunmayı da, emretti.
"Bu iki gerçeğe şehadette bulunana, Cehennem ateşi haram olur." buyurdu.
Peygamberimiz, ziyaretine gelen Hz. Osman'ı görünce, ona "Yakınıma gel!"
buyurdu. Hz. Osman, yaklaşıp Peygamberimizin üzerine eğildi.
Peygamberimiz, ona, gizilice bir şey söyledi. Hz. Osman, başını
kaldırınca, Peygamberimiz "Sana söylediğim şeyi anladın mı?" diye sordu.
Hz. Osman "Evet!" dedi. Peygamberimiz "Yakınıma gel!" buyurdu. Hz. Osman,
Peygamberimizin üzerine tekrar eğildi.
Peygamberimiz, yine, ona gizlice bir şey söyledi. Hz. Osman, başını
kaldırınca, Peygamberimiz "Sana söylediğim şeyi anladın mı?" diye sordu.
Hz. Osman "Evet! Onu, kulağım işitti, kalbim de, ezberledi." dedi. Bunun
üzerine, Peygamberimiz, ona "Haydi git!" buyurdu. Peygamberimizin,
halifeliği sırasında başına gelecekleri ve bunlara sabretmesini
bildirdiği rivayet edilmiştir.
Peygamberimiz, rahatsızlığı ağırlaştığı sırada, Abdurrahman bin Ebu
Bekir'e "Bana, kalem kağıt getir de, Ebu Bekir için bir yazı yazayım ki,
onun üzerinde anlaşmazlığa düşülmesin!" buyurdu.
Abdurrahman, kalem kağıt getirmeğe gitmek için kalkınca, "Otur! Ebu
Bekir üzerinde anlaşmazlığa düşülmesine, Allah da, Mü'minler de, razı
olmaz!" buyurdu.
Sonra, Hz. Aişe'ye "Bana, baban Ebu Bekir'i ve senin kardeşini çağır,
bir yazı yazayım. Çünkü, ben, bir heveslinin, hevselenip "Ben, bu işe,
herkesten önce gelirim!" demesinden korkuyorum. Oysa ki, Allah da,
Mü'minler de, Ebu Bekir'den başkasına razı olmaz!" buyurdu.
Peygamberimizin son tavsiyeleri
Peygamber efendimiz baygınlık derecesine gelen hastalığında ayıldıkça şu
nasihatları tekrarlıyorlardı:
"Aman! Aman! Ellerinizdeki kölelerinize iyi davranınız!Onların
sırtlarına, elbise giydiriniz! Karınlarını, doyurunuz! Onlara, yumuşak
söz söyleyiniz! Namaza! Namaza devam ediniz! Ellerinizdeki köleleriniz
hakkında da, Allah'dan korkunuz!" buyurmaktan son nefesinde bile "Namaza!
Namaza! Ellerinizdeki kölelerinize..." diye tavsiyede bulunmaktan geri
durmamakta idi.
Peygamberimizin en son sözü "Kadınlarınız ve ellerinizdeki köleleriniz
hakkında Allah'dan korkunuz!" buyruğu idi.
Rebiül'evvel ayının on ikinci veya on üçüncü Pazartesi günü kaba kuşluk
vakti idi. Güneş, zevale doğru yaklaşıyor Peygamberimiz, son
dakikalarını yaşıyordu.
Peygamberimizin başı, Hz. Aişe'nin göksüne yaslı bulunuyor. Hz. Aişe "Ey
insanların Rabbı! Hastalığı, gider, kaldır! Gerçek Tabib Sensin! Gerçek
şifa verici Sensin!" diyerek şifa diliyor.
Peygamberimiz ise "Hayır! Ben, Allah'dan, Refik-ı ala zümresine
katılmayı Cebrail, Mikail ve İsrafil ile birlikte olmayı dilerim!
Ey Allahım! Beni, Refik-ı ala zümresine kavuştur!
Ey Allahım! Bana, rahmetini ihsan et! Beni, Refik-ı ala zümresine
kavuştur!" diyerek duaya devam ediyordu.
Resul aleyhisselamın özlediği Refik-ı ala, en yüksek makamlarda bulunan
Peygamberler Allahın, kendilerine nimetler verdiği Peygamberler,
Sıddiklar, Şehidler ve Salihler zümresi idi ki, bunlar, ne güzel
arkadaştırlar.
Hz. Aişe buyurdu: Resul aleyhisselamdan, sıhhatta iken bir çok defalar "Hiçbir
Peygamberin ruhu, Cennetteki durağını görmedikçe, alınmaz! Sonra,
durağına gitmesi, arzusuna bırakılır." buyurmuştu.
Kendisi, hastalanıp ruhu alınmak zamanı gelince, başı, benim dizimde
bulunduğu halde, üzerine, bir baygınlık geldi.
Sonra, ayılınca, gözü, açılıp evinin tavanına doğru dikildi ve "Allahım!
Beni, Refik-ı ala zümresine kat!" diye dua etti.
Ben, o zaman "Resulullah, bizi tercih etmiyor! dedim.
Anladım ki: Resulullahın bu temennisi, vaktiyle, sıhhatlı zamanında,
bize söyleyip durduğu bir haberin kendisinde gerçekleşmesidir.
Ehl-i beyt'i taziye eden ses
Ehl-i Beyt, hiçbir şahsı görmedikleri ve sezmedikleri halde, "Selam ve
Allahın rahmet ve bereketleri, üzerinize olsun!" diyerek kendilerine
selam verildiğini ve taziyede bulunulduğunu işittiler.
Ehl-i Beyt' te, selama aynı şekilde karşılık verdiler. Nereden geldiği
bilinemeyen ses, şöyle konuştu: "Her can, ölümü tadacaktır. Kıyamet günü,
size ecirleriniz tamamile verilecektir.Kim, ateşten uzaklaştırılıp
Cennete sokuldu ise, artık, o, muhakkak muradına ermiştir. Dünya hayatı,
aldatma metaından başka bir şey değildir.
İyi biliniz ki: Her musibetin, Allah katında bir tesellisi, her ölenin,
bir halefi, yerine geçeni, her vefat edenin de, bir bedeli vardır.
Allaha sarılınız ve umacağınızı, Ondan umunuz! Asıl musibete uğrayan,
sevaptan mahrum kalandır. Selam ve Allahın rahmet ve bereketleri
üzerinize olsun!"
Hazret-i Ömer "Bu sözleri, Ehl-i Beyt'in hepsi, Mescidde bulunanlar ve
yoldakiler işittiler!" demiştir. Hz. Ali "Bu seslenenin kim olduğunu
biliyormusunuz?" diye sordu. "Hayır!" dediler. Hz. Ali "Bu, Hızırdır!
Peygamberinizden dolayı size taziye ediyordur!" dedi.
Hz. Enes bin Malik "Ben, hiçbir zaman, Resul aleyhisselamla Ebu Bekir'in,
Medine'ye gelip girdikleri günden daha ziyalı ve daha güzel olan bir gün
görmedim! Ben, Resul aleyhisselamın vefatı gününe de, şahid oldum.
Kendisinin, içinde vefat etmiş olduğu günden daha karanlık, daha
sevimsiz bir gün de, görmedim!"
"Resulullahın, Medine'ye gelip girdiği gün, Medine'nin her şeyi
aydınlanmış, vefat ettiği gün de, her şeyi kapkaranlık olmuştur!"
diyerek, Peygaberimizin vefatında duyulan derin acıyı dile getirmiştir.
Eshabı kiram Hz. Ebu Bekir'e biat ettikten sonra ertesi Salı günü, Hz.
Ebu Bekir, Mescidin Minberine çıkıp oturdu. Konuşmağa başlamadan önce,
Hz. Ömer, ayağa kalktı. Allaha hamd-ü senada bulunduktan sonra "Ey
insanlar! Ben, dün size kendinde olmadan bazı sözler söylemiştim. Onları,
Allahın kitabında bulamadığım gibi, Resul aleyhiselamın da, bana o
hususta bir sözü yoktu. Fakat, ben, Resul aleyhisselamın, bizden sonraya
kalacağını ve işlerimizi, kendisi çekip çevireceğini sanıyordum.
Oysa ki, yüce Allah, Resulü vasitası ile doğru yolu gösteren bir Kitabı
sizin içinizde bırakmış bulunmaktadır ki, ona sımsıkı sarılırsanız,
Allah, onunla, doğru yolu Resulüne gösterdiği gibi, size de, doğru yolu
gösterirdir.
Allah, Hilafet işinizi, sizin hayırlınız ve Resulullahın arkadaşı,
Mağarada İki'nin İkincisi olan zat üzerinde topladı yoluna koydu.
Kalkınız, ona biat ediniz!" deyince, daha önceki bi'atta bulunan
bulunmayan herkes topluca Hz. Ebu Bekir'e umumi biat yaptılar.
Hz. Ebu Bekir'in konuşması
Mescidde bulunan Eshabı kirama Hz. Ömer'den sonra, Hz. Ebu Bekir şöyle
konuştu:
"Size, doğruluğu tavsiye ederim, doğruluktan ayrılmayınız. Çünkü,
doğruluk, iyilikle bir aradadır. İkisi de, Cennettedir. Yalandan
sakınınız! Çünkü, yalan, kötülükle bir aradadır. İkisi de, Cehennemdedir.
Allah'dan af ve afiyet dileyiniz. Çünkü, hiç kimseye, Yakin'den sonra,
af ve afiyetten daha hayırlısı verilmemiştir. Birbirinizi kıskanmayınız.
Birbirinize düşmanlık etmeyiniz. Birbirinizle ilişiğinizi kesmeyiniz.
Ey insanlar! Ben, sizin en hayırlınız olmadığım halde, size Emir oldum.
İyi biliniz ki: Bana yapılan biatı, düşünmeden kabul etmiştim, bu ümmet
arasında bir fitne ve fesad çıkmasından korktuğum içindi.
Allah'a yemin ederim ki: Ben, hiçbir gün veya gece, bunun, ne üzerine
düşmüş, ne isteklisi olmuş, ne de, bu hususta Allah'dan gizlice veya
açıkça bir dilikte bulunmuşumdur.
Emirlik hizmetinde, benim için bir rahatlık yoktur. Gücüm yetmeyen büyük
bir işi, elimde olmayarak boynuma takmış bulunuyorum! Benim yerime, daha
güçlü bir insanın seçilmiş olmasını ne kadar arzu ederdim!
Ey insanlar! Ben, ancak, Resulullahın izinde giden biriyim. Dinde,
kendiliğimden bir şeyler ortaya çıkaracak değilim. Eğer, ben, vazifemi
iyi yaparsam, bana yardım ediniz! Eğer, kötülüğe saparsam, beni
doğrultunuz! Doğruluk, emanettir. Yalancılık ta, hıyanettir.
İnşaallah içinizdeki en zayıfınız, kendisinin hakkını alıncaya kadar
benim yanımda en güçlünüz olacaktır! İnşaallah, içinizdeki en güçlünüz
de, üzerine geçirdiği hakkı, kendisinden alıncaya kadar benim yanımda en
zayıfınız olacaktır!
Ey insanlar! İyi biliniz ki: Allah'dan zillete müstahak kıldığı kavimden
başka hiçbir kavim, Allah yolunda cihadı bırakmaz! Hiçbir kavmin
kötülükleri yaygın hale gelmedikçe de, Allah, o kavmin bela ve
musibetini yaygın hale getirmez.
Zalimler için ne yakın bir dost vardır, ne de, dinlenebilecek bir
kayırıcı vardır! (Mü'min: 18)
Bu gün, her amel sahibi, gücünün yettiği ve kendisini yüce Allah'a
yaklaştıracak ameli, onu işlemeğe güç yetiremeyeceği gün gelmezden önce,
işlemeye baksın!
Ben, Allaha ve Resulüne itaat ettikçe, siz de, bana itaat ediniz.
Allah'a ve Resulüne asi olduğum zaman, sizin bana itaat etmeniz gerekmez!
Kendim ve sizin için Allah'dan mağfiret, yarlığanmak dilerim. Haydi,
namazınızı kılmağa kalkınız! Allah, sizlere rahmet etsin."
Peygamberimiz kabre konulması
Eshab-ı kiram, sevgili Peygamberimizin mübarek kabrinin kazılması
hususunda hazret-i Ebu Bekir'in hatırlattığı şu hadis-i şerife uydular:
"Peygamberler, ruhlarını teslim ettikleri yerde defin olunurlar."
Ebu Talha hazretlerinin, Lahd şeklinde kazdığı kabr-i şerife, Çarşamba
günü gece yarısına doğru defin edildi. Hazret-i Abbas'ın oğlu Kusem,
kabirdeki hizmeti bitirip en son çıkan idi.
Peygamberimiz; Çarşamba gecesi yarılandığı sırada, kabre konulmuştur.
Hz. Aişe "Resulul aleyhisselamın nereye gömüldüğünü, Çarşamba gecesi
gece yarısı gecenin de, sonuna doğru kürek seslerini işitinceye kadar
öğrenemedik." demiştir.
Peygamberimizin kabrine, Hz. Ali, Fadl bin Abbas, Kusem bin Abbas ve
Peygamberimizin azadlısı Şukran indiler.
Evs bin Havli, Hz. Ali'ye "Ey Ali! Allah aşkına, Resulullahın
hizmetinden bizi de, nasiblendir!" diye and verdi. Hz. Ali "İn öyle ise!"
dedi. O da, kabrin içine indi.
Bilal-i Habeşi, Peygamberimizin vefatından sonra ve gömülmesinden önce
ezan okurken "Eşhedü enne Muhammedenresulullah" dediği zaman, Mescid,
ağlayanların sesinden çınladı.
Peygamberimiz, kabre gömüldükten sonra, Bilal-i Habeşi, ezan okumayı
bıraktı.
Hz. Aişe validemiz, rü'yasında, gökten üç ay'ın evine düştüğünü görmüş,
bunu, babası Hz. Ebu Bekir'e anlatmıştı. Hz. Ebu Bekir "Sen, bunu, neye
yordun?" diye sormuştu.
Hz. Aişe "Resulu aleyhisselamın bir oğlu olacağına yordum!" deyince, Hz.
Ebu Bekir, susmuş sonra da "Eğer, rü'yan sadıksa, yer yüzü halkının en
hayırlısı olan üçü, senin evine gömülecektir!" demişti.
Peygamberimizin vefat ettiği zaman, Hz. Ebu Bekir, Hz. Aişe'ye "Bu,
senin rü'yada gördüğün üç ay'dan birisi olup onların en hayırlısı idi.
ay'larının en hayırlı olanı, vefat etti!" dedi.
Sonradan, Hz. Ebu Bekir'le Hz. Ömer'in de, Hz. Aişe'nin evinde
Peygamberimizin yanına gömülmeleri, Hz. Aişe'nin rü'yasını tamamiyle
gerçekleştirmiştir.
Peygamberimizle Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer'in kabirleri Peygamberimizinki
Kıbleye doğru biraz ileride olup Hz. Ebu Bekir'in başı, Peygamberimizin
omuzları hizasında, Hz. Ömer'in başı da, Hz. Ebu Bekir'in omuzları
hizasında bulunmaktadır..
Dinden dönme hareketleri
Peygamber efendimizin vefatından sonra, irtitad, dinden dönme
hareketleri başladı. Bu hareketler büyük boyutlara ulaştı. Bunlarla
mücadelede, Hz. Ebu Bekir'in büyük katkısı oldu. Eğer böyle dirayetli
bir kimse olmasaydı tehlike bütün Arabistana yayılacaktı. Bunu için Hz.
Aişe "Resulullahın ruhu kabz olununca, Araplar irtidad etti. Nifak,
kabardı. Babamın üzerine çöken, dağların üzerine çökseydi, muhakkak,
onları, ufatırdı!" demiştir.
Hz. Ebu Hüreyre de "Eğer, Ebu Bekir olmasaydı, Muhammed aleyhisselamın
vefatından sonra Ümmet-i Muhammed, helak olurdu!" demiştir.
"Kendisinden başka ilah bulunmayan O Allaha nd olsun ki, Ebu Bekir,
Halifeliği üzerine almasaydı, yüce Allaha ibadet eden olmazdı!" demiş ve
bu sözünü, üç kerre tekrarlamıştır.
Ebu Reca'ül'Utaridi der ki "Medine'ye girince, insanların
toplandıklarını ve bir adamın "Ben, Sana kurban olayım! Vallahi, sen,
olmasaydın, muhakkak, biz helak olurduk!" diyerek bir adamın başını
öptüğünü gördüm.
"Bu öpen ve öpülen kimdir?" diye sordum. "Mürtedlerle savaşından dolayı,
Ebu Bekir'in başını, Ömer, öpüyor!" dediler."
Hz. Aişe de buyurdu ki: Babam, Arapların irtidad ettikleri günlerde
kılıcını sıyırıp devesine binince, Hz. Ali, yanına vardı, devesinin
yularından tuttu ve "Sana, Resulul aleyhisselamın Uhud savaşı gününde
söylediğini söylüyorum: Sok kınına kılıcını da, kendini tehlikeye atıp
bizi acı içinde bırakma! Vallahi, Senin başına bir felaket gelecek
olursa, senden sonra, artık, İslamiyet, temelli düzelmez!" dedi." (Eğer
halifeliğine karşı olsaydı, gidip ölmesini isterdi. Böylece halifelik
için önü açılırdı.)
Yine Hz. Aişe o günleri şöyle anlatır: Resulullahın vefatı üzerine Arap
kabilelerinden bir çokları irtidad ettiler, dinden döndüler.Yahudilik,
Hıristiyanlık ve munafıklık ortaya çıkmağa başladı.
Müslümanlar, kış gecesinde yağmura tutulup dağılan koyunlara döndüler.
Hatta o sırada, Mekkelilerin çoğu, İslamiyetten dönmeğe hazırlandılar.
Süheyl bin Amr, Kabe'nin kapısına dikilerek Mekkelilere seslendi. Onlara
etkili bir konuşma yaparak şüphelerini, dinden dönmelerini önledi.
İslam tarihinde, dini red etme, dinden dönme manalarında "irtica" geriye
dönme, "mürteci" geriye dönen tabirleri bu hadiselerden sonra
kullanılmaya başlandı.
Dönenlerin ilki olmayın
Peygamberimizin vefatından sonra, münafıkların, Yehudilerin ve
Hıristiyanların kışkırtmaları ile topluluklar halinde dinden dönmeler
başladı.
Hz. Süheyl bin Amr, Kabe'nin kapısına dikilerek Mekkelilere
seslendi.Onlara şunları söyledi:
"Ey Mekkeliler! Siz, Müslüman olanların sonuncusu oldunuz. Sakın irtidad
edenlerin, Müslümanlıktan dönenlerin ilki olmayınız! Vallahi, yüce
Allah, Resul aleyhisselamın buyurduğu gibi, bu işi, muhakkak
tamamlayacaktır! Ben, Onu, şu bulunduğum yerde tek başına dikilerek, "Benimle
birlikte La ilahe illallah deyiniz de, size bakarak Araplar dine girip
Arap olmayanlar, size cizye ödesin! Vallahi, Kisra'nın ve Kayser'in
hazineleri Allah yolunda harcanacaktır!" buyurduğunu işitmişimdir.
Alay edenlerin, zekat ve sadaka tahsildarı olduklarını gördünüz. Vallahi,
geri kalanı da, vuku' bulacaktır! Vallahi, ben, iyi biliyorum ki:
Güneşin doğması ve batması devam ettiği müddetce, bu din, devam
edecektir. Aranızdaki o kişiler, sizi aldatmasın! Benim bildiğim bu işi,
o kişiler de, bilir.
Fakat, Haşim oğularına olan kıskançlığı, onların kalblerini
mühürlemiştir.
Ey insanlar! Ben, Kureyş'in, karada ve denizde en çok taşıtları
bulunanıyım. Siz, Emir'inize itaat ediniz ve zekatlarınızı ona ödeyiniz.
Eğer, İslamiyet işi, sonuna kadar devam etmezse, ben, sizin
zekatlarınızı size geri vermeğe kefilim! "dedi ve ağladı.
Bunun üzerine, halk, yatıştı.
Süheyl bin Amr, yaptığı tesirli konuşma ile Mekkelileri irtidaddan
vazgeçirince, Mekke Valisi Attab bin Esid, ortaya çıkabildi.
Süheyl bin Amr, Bedir Savaşına, müşriklerle birlikte katılıp esir
edildiği zaman, Peygamberimizin, Hz. Ömer'e, onun hakkında "Yermeyeceğin
bir Makamda dikilip halka hitapta bulunması da, memuldür!" Hadisi ile
haber verdiği hoşa gidecek Makamdaki konuşmasından maksadının bu
konuşması ve hizmeti olduğu anlaşıldı.
Hz. Ömer de, Süheyl'in konuşmasını işittiği zaman, Peygamberimizin, onun
hakkında söylemiş olduğu sözü hatırlamış ve "Ben şehadet ederim ki: Sen,
muhakkak Resulullahsın!" demekten kendini alamamıştır.
Kabrinde diri olması
Peygamberler bilmediğimiz bir hayat ile kabirlerinde diridirler. Evliya
ve şehidler de diridiler. Diri olmaları sözde değildir. Tam olarak
diridirler. İmran suresi 169. Ayet-i kerimesinde mealen; "Allahü teâlâ
yolunda öldürülenleri ölü sanmayınız! Onlar, Rablerininin yanında
diridirler. Rızıklandırılmaktadırlar" buyurdu.
Bu ayet-i kerime, şehidlerin diri olduklarını bildirmektedir. Şehidler,
başka Müslümanlar gibidirler. Onlardan bir üstünleri yoktur.
Peygamberler, şehidlerden elbet daha ileride ve daha üstündür. İslam
alimlerine göre her peygamber, şehid olarak ölmüştür. Resulullah
efendimiz son hastalağında; "Hayber'de yemiş olduğum yemeğin acısını her
zaman duyardım" buyurdu. Bu hadis-i şerif, Resulullah efendimizin şehid
olarak vefat ettiğini bildiriyor.
Bu sebeple, Efendimizin bütün şehidler gibi kabrinde diri olduğu buradan
da anlaşılıyor. "Buhari" ve "Müslim" de bildirilen hadis-i şerifde; "Mirac
gecesinde, Musa'nın (aleyhisselam) kabri yanından geçirildim. Mezarında,
ayakta namaz kılıyordu" buyuruldu.
Başka bir hadis-i şerifde; "Allahü teâlâ, toprağın peygamberleri
çürütmesini haram etmiştir" buyruldu. Bunun doğru olduğunu, alimler
sözbirliği ile bildirmektedir. "Buhari" ve "Müslim"de; "Allahü teâlâ,
Mirac gecesinde, bütün peygamberleri, Peygamberimize gönderdi. Onlara
imam olup, iki rek'at namaz kıldılar" yazılıdır.
Namaz kılmak, rüku ve secde yapmakla olur. Bu haber, diri olarak, cesed
ile, beden ile kıldıklarını gösteriyor. Musa aleyhisselamın kabrinde
namaz kılması da, bunu göstermektedir. "Mişkat" kitabının son cildinde
Mirac babının birinci faslı sonunda; Müslim'den alarak Ebu Hüreyre'nin
bildirdiği hadis-i şerifde; Allahü teâlâ bana gösterdi. Musa (aleyhisselam)
ayakta namaz kılıyordu, zayıf idi. Saçları dağınık ve sarkık değildi.
Şen'e kabilesinden bir yiğit gibi idi. İsa (aleyhisselam), Urve bin
Mes'ud Sekafi'ye benziyordu" buyruldu.
Şen'e Yemen'de bulunan iki kabilenin ismidir. Bu hadis-i şerifler,
Peygamberlerin, Rableri yanında diri olduklarını göstermektedir. Onların
cesedleri (bedenleri), ruhları gibi latif olmuştur. Kesif, katı değildir.
Madde ve ruh aleminde görünebilirler.
Bunun için, peygamberler, ruhları ve bedenleri ile görünebilirler.
Hadis-i şerifde, Musa ve İsa aleyhisselamın, namaz kıldıkları
bildiriliyor. Namaz kılmak, çeşitli hareketler yapmaktır. Bu hareketler
beden ile olur. Ruh ile olmaz. Musa aleyhisselamı, "Orta boylu, eti az,
zayıf, saçları toplu gördü" buyurması; ruhunu değil, bedenini gördüğünü
gösteriyor.
Selama cevap veririm
İmam-ı Beyheki buyurdu ki: "Peygamber mezara konduktan sonra, ruhları
bedenlerine geri verilir. Biz onları göremeyiz. Melekler gibi, görünmez
olurlar. Yalnız Allahü teâlânın keramet olarak ihsan ettiği seçilmiş
kimseler görebilir." İmam-ı Süyuti'de böyle bildirmiştir.
Çok kimse, selamlara, kabr-i seadetten cevap verildiğini, çok zaman
işitmişlerdir. Başka kibirlerden de, selamlara cevap verildiği çok
işitilmiştir.
Hadis-i şerifte de; "Bana selam verilince, Allahü teâlâ ruhumu geri
gönderir, ona cevap veririm" buyruldu.
İmam-ı Süyuti hazretleri buyurdu ki: "Resuullah, Cemal-i ilahiyi görmeğe
dalmıştır. Bedendeki duyguları unutmuştur. Bir müslüman selam verince,
mübarek ruhu, bu halden ayrılıp, beden duygularını alır. Dünyada, böyle
olanlar da az değildir. Bir dünya işi veya ahıret işi aşırı düşünülürken,
insan, yanında konuşulanı duymaz. Cemal-i ilahiye dalan kimse bir sesi
işitebilir mi?"
Kadı İyad hazretleri "Şifa" da Süleyman bin Sühaym'dan rivayetinde; "Bir
gece rüyada Fahr-i Kainat efendimizi gördüm; "Ya Resulallah! Gelip sana
selam veren kimselerin selamını bilir misiniz?" dedim. "Evet bilirim ve
onların selamını alıp cevap veririm" buyurdu.
Peygamberlerin, mezarlarında diri olduğunu bildiren hadis-i şerifler o
kadar çoktur ki, birbirlerini kuvvetlendirmektedirler. Mesela, "Kabrimin
yanında, benim için okunan salevatı işitirim. Uzak yerlerde okunanlar
bana bildirilir" buyrulmuştur.
Bu hadis-i şerifi, Ebu Bekr bin Ebi Şeybe bildirmiştir. Bu ve bunun gibi
hadis-i şerifler, altı büyük hadis imamının kitaplarında vardır.
Abdullah bin Abbas hazretlerinden İbn-i Ebi'd-dünya'nın haber verdiği
hadis-i şerifde; "Bir kimse, bir tanıdığıının kabrine uğrayıp selam
verse, meyyit onu tanır ve cevap verir. Tanımadığı meyyite selam verirse,
meyyit sevinir ve cevap verir" buyuruldu.
Resulullah, dünyanın her yerinde, aynı zamanda salat ve selam edenlerin
her birine ayrı ayrı nasıl cevap verir diye sorulursa, öğle vakti
güneşin, bir anda binlerce şehre ışık salması gibidir, diye cevap
verilir.
Sizin için af ve magfiret dilerim
Resulullah efendimiz; "Ben öldükten sonra, diri iken olduğu gibi anlarım"
buyruldu. Başka bir hadis-i şerifde; "Peygambeler, kabirlerinde diri
olup namaz kılarlar" buyruldu.
İbrahim bin Bişar hazretleri; "Hac ettikten sonra, kabr-i saadeti
ziyaret için Medine'ye gittim. Hücre-i seadet önünde selam verdim.
Vealeykesselam cevabını işittim" buyurmuştur.
Evliyanın büyüklerinden Seyyid Ahmed Rifai hazretlerinin ve bir çok
velilerin Resulullah'a verdikleri, selamın cevabını işittikleri ve Ahmed
Rıfai'nin, Resulullah'ın mübarek elini öpmekle şereflenmiş olduğu, çok
sağlam kitpalarda yazılıdır.
İmam-ı Süyuti, kitabında; "Yüksek derecedeki veliler, peygamberleri
ölmemiş gibi görürler. Peygamber efendimizin Musa aleyhisselamı
mezarında diri olarak görmesi, bir mucize idi. Evliyanın da böyle
görmeleri keramettir. Keramete inanmamak, cahillikten ileri gelir"
buyurmaktadır.
İbn-i Hibban, İbn-i Mace ve Ebu Davud'un bildirdikleri hadis-i şerifde;
"Cuma günleri bana çok salevat okuyunuz! Bunlar, bana bildirilir"
buyruldu. "Öldükten sonra da bildirilir mi?" denildikde;
"Toprak, peygamberlerin vücudunu çürütmez. Bir mü'min bana salevat
okuyunca, bir melek bana haber vererek, ümmetinden falan oğlu filan,
sana selam söyledi ve dua etti der" buyurdu.
Resulullah efendimiz diri iken, Eshabına, Allahü teâlânın bir rahmeti,
büyük nimeti olduğu gibi, vefatından sonra da bütün ümmeti için büyük
nimettir. İyiliklere sebeptir.
Bekir bin Abdullah Müzeni'nin rivayet ettiği hadis-i şerifde; Resul-i
ekrem; "Hayatım sizin için hayırlıdır. Bana anlatırsınız. Ben de size
anlatırım. Öldükten sonra vefatım da sizin için hayırlı olur.
Amelleriniz bana gösterilir. İyi işlerinizi gördüğüm zaman, Allahü
teâlâya hamd ederim. Kötü işlerinizi gördüğüm zaman, sizin için af ve
magfiret dilerim" buyurdu.
Kasım bin Abbas hazretleri, Resulullah efendimizin defin hizmetiyle
şerefleniyordu. Kabirdeki hizmet bitince en son o çıktı. Dedi ki:
"Resulullah'ın mübarek yüzünü en on gören benim. Kabrinde mübarek
dudakları kıpırdıyordu. Üzerine eğilip kulak verdim. "Ya Rabbi! Ümmetim!..
Ya Rabbi! Ümmetim!.." diyordu.
|