|
|
Zulüm, had safhadaydı...
Yeryüzünün merkezi olan mübarek Mekke'de, küfür sel gibi akıyor,
Beytullah'ın içine, lat, uzza, menat gibi yüzlerce put doldurulmuştu.
Zulüm son haddine varıyor, ahlaksızlık, iftihar vesilesi olarak kabul
ediliyordu. Arabistan dini, ruhi, sosyal ve siyasi bakımlardan, koyu bir
karanlık, tam bir cahiliyet, taşkınlık, azgınlık ve sapıklık içerisinde
idi.
Cahiliye devri denilen bu zamanda, insanlar genellikle göçebe hayatı
yaşıyorlardı ve kabilelere bölünmüşlerdi. Devamlı çekişme halinde olan
Arab kabileleri, baskın ve yağmacılığı, kendileri için bir geçim
vasıtası sayıyorlardı. Zulmün ve yağmacılığın yaygınlaştığı kabilelerden
meydana gelen Arabistan'da, siyasi bir nizam, sosyal bir düzen de mevcut
değildi.
Ayrıca içki, kumar, zina, hırsızlık, zulüm, yalan ve ahlaksızlık namına
ne varsa alabildiğine yayılmıştı. Zulme, güçlünün güçsüze karşı
kullandığı en amansız ve tüyleri ürpertici bir vasıta olarak
başvuruluyor; kadın, elde basit bir mal gibi alınıp satılıyordu. Bir
kısmı da kız çocuklarının doğmasını bir felaket ve yüz karası
sayıyorlardı.
Bu korkuç telakki o dereceye çıkmıştı ki, küçük kız çocuklarını, kumlar
üzerinde açtıkları çukurlara diri diri yatırıp; "Babacığım! Babacığım"
diyerek boyunlarına sarılmalarına ve acı acı feryat etmelerine hiç kulak
asmadan, üzerlerini toprakla kapatarak ölüme terkediyorlardı.
Bu hareketlerinden dolayı vicdanları hiç sızlamıyor, hatta bunu bir
kahramanlık sayıyorlardı. Netice itibariyle o zamanın insanları arasında
şefkat, merhamet, iyilik ve adalet gibi güzel hasletler yok olmuş;
insanlar adeta canavarlaşmıştı.
Fakat bu devirde, Arablar arasında, dikkate değer bir husus vardı. O da
edebiyatın, belagatın ve fesahatın kıymet kazanıp zirveye çıkmasıydı.
Şaire ve şiire çok önem verirler, bunu büyük bir iftihar vesilesi
sayarlardı. Güçlü bir şair, hem kendisi, hem de kabilesi için itibar
sağlardı.
Muayyen zamanlarda panayırlar kurulur, şiir ve hitabet yarışmaları
yapılırdı. Birinci gelenlerin şiirleri veya hitabeleri Kabe duvarına
asılırdı. Cahiliye devrindeki Kabe duvarına asılan en meşhur yedi şiire,
Muallakat-us-Seb'a, yani yedi askı denilirdi.
O zaman Arabistan'da insanlar, inanç bakımından da, bölük bölüktü. Bir
kısmı tamamen inançsız ve dünya hayatından başka bir şey kabul etmiyor.
Bir kısmı ise Allahü teâlâya ve ahıret gününe inanıyor; fakat insandan
bir peygamberin geleceğini kabul etmiyordu.
Bir kısmı da Allahü teâlâya inanıyor, ahırete inanmıyordu. Diğer büyük
bir kısmı da, Allahü teâlâya şirk koşup putlara tapıyordu. Müşriklerin
herbirinin evinde bir put bulunuyordu. Bütün bunlardan başka, hazret-i
İbrahim'in bildirdiği din üzere olan ve Hanifler denilen kimseler de
vardı.
Bunlar Allahü teâlâya inanır ve putlardan uzak dururlardı. Peygamber
efendimizin babası Abdullah, dedesi Abdülmuttalib, annesi ve bazı
kimseler, bu din üzere idiler. Haniflerden başka bütün gruplar batıl
yolda olup, büyük bir zulmet ve karanlığa gönülmüşlerdi.
Alem mahzun, varlıklar mahzun, gönüller mahzundu. Yüzler gülmeyi
unutmuştu. Allahü teâlânın, diğer mahluklardan üstün olarak yarattığı
insanların, Cehennem'den kurtulmalarına sebep olacak bir kahraman
lazımdı.
Çünkü her Peygamberin gelişi böyle olmuştu. Her biri güneş gibi doğup
karanlıkları aydınlığa, nura çevirmişlerdi. Şimdi de cahillik, vahşet
zirvedeydi. İnsanlar insanlıktan çıkmışlardı. Bu karanlıktan kurtaracak,
insanlara insanlıklarını hatırlatacak Resul gelmek üzereydi... Bütün
alametleri teker teker ortaya çıkıyordu artık...
Hoş geldin ya Resulallah
Yedi kat yer, yedi kat gök, kısaca bütün alem büyük bir hürmet ve sevinç
içinde; Seyyid-il-Mürselin, Hatem-ül-enbiya, Habib-i Huda olan
efendisini beklemekte artık...
Bütün mahlukat; "Hoş geldin ya Resulallah!" demek için hazır...
Hicretten 53 sene evvel Fil vak'asından iki ay kadar sonra,
Rebi'ul-evvel ayının on ikinci Pazartesi gecesi sabaha karşı Mekke'nin
Haşimoğulları mahallesinde, Safa Tepesi yakınındaki saadethanede
hasretle beklenen, Allahü teâlânın nuru "Muhammed Mustafa sallallahü
aleyhi ve sellem" doğdu, O'nun teşrifiyle alem, yeniden hayat buldu.
Karanlıklar, birden "Nur" ile aydınladı.
Şereflerin en yücesine mazhar olan annelerin en bahtiyarı hazret-i
Amine, hamileliğini şöyle anlatır:
O Servere hamile olduğum günlerde, hiç acı ve elem görmedim. Hamile
olduğumu hissetmezdim. Ancak altı aydan sonra
bir gün, uyku ile uyanıklık arasında bir kimse bana;
- Senin hamile olduğun kimdir, bilir misin? dedi.
- Bilmiyorum, cevabını verince;
- Bilmiş ol ki, Peygamberlerin sonuncusuna hamilesin! haberini verdi.
Doğum zamanı yaklaşınca, o kimse tekrar geldi, dedi ki: "Ey Amine! Çocuk
doğunca, ismini "Muhammed" koy!"
Hazret-i Amine validemiz, doğum anını da şöyle anlatır:
"Doğum anı geldiğinde, heybetli bir ses işittim. Ürpermeye başladım.
Sonra beyaz bir kuş gördüm, gelip kanadı ile beni sıvazladı. Korku ve
ürpertiden eser kalmadı. O anda susamış, sanki hararetten yanıyordum.
Yanımda süt gibi beyaz, bir kase şerbet gördüm. O şerbeti, içmem için
bana verdiler. İçtim, baldan tatlı ve soğuk idi. Artık susuzluğum
kalmamıştı.
Sonra büyük bir nur gördüm, evim o kadar nurlandı ki, O nurdan başka bir
şey görmüyordum. O sırada etrafımı sarıp, bana hizmet eden pek çok hanım
gördüm. Boyları uzun, yüzleri güneş gibi parlıyordu. Bunlar, Abdü Menaf
kabilesinin kızlarına benzerlerdi. Bunların birden bire ortaya
çıkmalarından hayret içinde idim.
Onlardan biri dedi ki: "Ben Fir'avn'ın hanımı Asiye'yim!" Diğeri de;
"Ben de Meryem binti İmran'ım. Bunlar da Cennet hurileridir" dedi.
Yine o esnada beyaz, uzun ve gökten yere kadar uzanmış ipek bir kumaş
gördüm. "Onu insanların gözünden örtün" dediler. O anda bir bölük kuş
peyda oldu. Ağızları zümrütten, kanatları yakuttandı. Korkudan
terlemiştim, düşen ter damlalarından misk kokusu yayılıyordu.
O halde iken gözümden perdeyi kaldırdılar. Bütün yeryüzünü doğudan
batıya kadar gördüm. Etrafımı melekler kuşatmıştı. Muhammed (aleyhisselam)
doğar doğmaz, mübarek başını secdeye koydu, şehadet parmağını kaldırdı.
Sonra gökden, O'nu bürüyen, beyaz bir bulut parçası indi.
Bir ses işittim; "O'nu mağripten maşrıka kadar her yerde gezdirin.
Gezdirin ki, cümle alem O'nu ismiyle, cismiyle ve sıfatıyla görsünler.
O'nun isminin Mahi olduğunu yani Allahü teâlâ, O'nunla şirki yok
ettiğini bilsinler" diyordu.
O bulut da gözden kayboldu ve Muhammed'i (sallallahü aleyhi ve sellem)
bir beyaz yünlü kumaş içinde sarılı gördüm. Yine o sırada, yüzleri güneş
gibi parlayan üç kişi geldi. Birinin elinde gümüşten bir ibrik, birinin
elinde zümrütten bir leğen, birinin elinde de bir ipek vardı.
İbrikten sanki misk damlıyordu. Mübarek oğlumu leğenin içine koydular.
Mübarek başını ve ayağını yıkayıp, ipeğe sardılar. Sonra mübarek başına
güzel koku sürdüler, mübarek gözlerine sürme çektiler ve gözden
kayboldular."
Ümmetim!... ümmetim!...
Kainatın efendisi doğduğu sırada, hazret-i Amine validemizin yanında
Abdurrahman bin Avf'ın annesi Şifa Hatun, Osman bin Ebil-As'ın annesi
Fatıma Hatun ve Peygamberimizin halası Safiyye Hatun vardı. Bunlar da
gördükleri nuru ve diğer hadiseleri haber verdiler. Şifa Hatun şöyle
anlatıyor:
"Ben, o gece Amine'nin yanında yardımcı olarak bulunuyordum. O'nun,
doğar doğmaz dua ve niyaz ettiğini işittim. Bir nur çıkıp o kadar ışık
verdi ki, doğudan batıya kadar her yer göründü..."
Bundan başka bir çok hadiseye şahid olan Şifa Hatun; "Ne zaman ki, O'na
peygamberliği bildirildi, hiç tereddüd etmeden ilk iman edenlerden biri
de ben oldum" demiştir.
Safiyye Hatun da şöyle anlatmıştır:
"Muhammed aleyhisselam doğduğu sırada, her tarafı bir nur kapladı. Doğar
doğmaz secde etti, mübarek başını kaldırıp açık bir dil ile; "La ilahe
illallah, inni resulullah" dedi. O'nu yıkamak istediğimde; biz O'nu
yıkanmış olarak gönderdik, denildi.
Göbeği kesilmiş ve sünnet olmuş görüldü. Secde halinde hafif sesle bir
şeyler söylüyordu. Kulağımı mübarek ağzına yaklaştırdım. "Ümmeti, Ümmeti!
(Ümmetim, ümmetim) diyordu..."
Dedesi Abdülmuttalib, sevgili Peygamberimiz doğduğu sırada, Kabe'de
Allahü teâlâya yalvarıp dua ediyordu. Ona da müjde verdiler. Efendimizin
doğduğu günde birçok hadiseler gören Abdülmuttalib, bu müjdeye çok
sevinip; "Bu oğlumun şanı, şerefi çok yüce olacaktır" dedi.
Abdülmuttalib, böylesine büyük bir mutluluğu kutlamak için, doğumun
yedinci gününde Mekke halkına üç gün ziyafet verdi. Ayrıca şehrin her
mahallesinde develer keserek, insan ve hayvanların istifadesine sundu.
Ziyafet sırasında çocuğa hangi ismi koydun diyenlere; "MUHAMMED" ismini
verdim, dedi. Neden atalarından birinin ismini vermedin diyenlere ise; "Allahü
teâlânın ve insanların O'nu methetmelerini, övmelerini istediğim için"
cevabını verdi.
Sevgili Peygamberimizin dedesi Abdülmuttalib şöyle anlatmıştır:
"Rüyamda çok büyük bir ağaç gördüm. Bir ucu semaya yükselmiş, dalları
doğuya ve batıya yayılmıştı. O ağaçtan öyle bir nur saçılıyordu ki,
güneş yanında çok hafif kalır. Bazan gözüküyor, bazan gözden
kayboluyordu. İnsanlar ona yönelmişti. Her an nuru artıyordu.
Kureyş kabilesinden bazıları o ağacın dallarına tutunuyor, diğer bir
kısmı da ağacı kesmeye çalışıyordu. Bir genç de onu kesmek isteyenlere
mani oluyordu. Çok güzel bir yüzü vardı ve ben şimdiye kadar öyle bir
yüz görmedim. Ayrıca vücudundan etrafa hoş kokular yayılıyordu. Ağacın
bir dalını tutmak için elimi uzattım, fakat ulaşamadım."
Bu rüyasını dinleyen tabircinin yüzü değişti. Benzi sarardı;
- Ondan senin nasibin yok! dedi.
- Kimin nasibi var?
- O ağacın dalına tutananların... Senin soyundan bir peygamber gelecek,
her tarafa malik olacak, insanlar O'nun dinine girecekler!
Sonra yanında bulunan oğlu Ebu Talib'e dönerek; "Bu herhalde O'nun
amcası olacak" dedi. Ebu Talib bu hadiseyi Peygamber efendimize
peygamberliği bildirilince anlatmış ve; "İşte o ağaç, Ebü'l-Kasım,
el-Emin Muhammed aleyhisselamdır" demiştir.
Doğduğu geceki olaylar
Resul-i ekrem efendimiz, doğmadan önce ve doğduğu sırada; O'nun dünyayı
teşrif etmesine alamet olarak bir çok hadiseler meydana gelmiştir:
Sevgili peygamberimizin dünyaya geldiği gece, bir yıldız doğdu. Bunu
gören Yahudi alimleri, Muhammed aleyhisselamın doğduğunu anlamışlardı.
Eshab-ı kiramdan Hassan bin Sabit anlatır:
"Ben sekiz yaşında idim. Bir sabah vakti Yahudinin biri; "Ey Yahudiler!"
diye çığlık atarak koşuyordu. Yahudiler; "Ne var, bu bağırman nedendir?"
diyerek yanına toplanınca, o; "Haberiniz olsun, Ahmed'in yıldızı bu gece
doğdu! Ahmed bu gece dünyaya geldi..." diye cevap verdi.
Efendimizin doğduğu gece Kabe'deki putların hepsi yüzüstü yere yıkıldı.
Urvet-übn-ü Zübeyr bildirdi: "Kureyş'den bir cemaatin bir putu vardı.
Yılda bir defa onu tavaf ederler, develer kesip şarap içerlerdi. Yine
öyle bir gün, putun yanına vardıklarında, onu yüzüstü yere yıkılmış
buldular. Kaldırdılar, yine kapandı. Bu hal üç defa tekrarlandı. Bunun
üzerine etrafına iyice destek verip diktikleri sırada, şöyle bir ses
işitildi:
"Bir kimse doğdu, yeryüzünde her yer harekete geldi. Ne kadar put varsa
hepsi yıkıldı. Kralların korkudan kalbleri titredi!"
Bu hadise tam Resulullahın doğduğu geceye rastlıyordu.
Medayin şehrindeki İran Kisrasının sarayının on dört kulesi, burcu
yıkıldı. O gece gürültüyle ve dehşetle uyanan Kisra ve halkı; yine
kendilerinden bazı ileri gelenlerin gördükleri korkunç rüyaları tabir
ettirdiklerinde, bunun büyük bir şeye alamet olduğunu anlamışlardı.
Yine o gece, mecusi yani ateşe tapanların bin seneden beri yanmakta olan
kocaman ateş yığınları aniden sönüverdi. Ateşin söndüğü tarihi
kaydettiler, Kisra'nın sarayında burçların yıkıldığı geceye rastlıyordu.
O zaman mukaddes sayılan Save Gölü'nün de o gece bir anda suyu çekilip
kuruyuvermişti.
Şam tarafında bin yıldan beri suyu akmayan ve kurumuş olan Semave Nehri
vadisi yine o gecede dolup taşarak akmaya başladı.
Muhammed aleyhisselamın doğduğu geceden itibaren, şeytan ve cinler artık
Kureyş kahinlerine hadiselerden haber
veremez oldu. Kehanet sona erdi...
Daha nice olağanüstü haller...
* * *
Peygamber efendimizin doğduğu geceye Mevlid Gecesi denir. Mevlid doğum
zamanı demektir. Kadir Gecesi'nden sonra en kıymetli gecedir. Bazı
alimler, Kadir gecesinden de kıymetli olduğunu bildirmişlerdir. Bu
gecede sevgili Peygamberimiz doğduğu için sevinenler affolunur.
Bu gece, Peygamber efendimizin doğduğu sırada görülen halleri,
mucizeleri okumak, dinlemek,öğrenmek çok sevabdır. Sevgili Peygamberimiz
kendi de anlatırdı. Eshab-ı kiram da bu gece bir yere toplanırlar, o
günü yad ederler, okurlar ve anlatırlardı.
Dünyanın her tarafındaki Müslümanlar, her sene bu geceyi Mevlid Kandili
olarak kutlamaktadır. Her yerde Mevlid kasideleri okunarak, Kainatın
sultanı hatırlanılmaktadır. Her peygamberin ümmeti, kendi peygamberinin
doğum gününü bayram yapmıştır. Bu gün de, Müslümanların bayramı olup,
neşe ve sevinç günüdür.
Nasıl sevinilmesin? Çünkü, O doğmuştu artık... Allahın sevgilisi,
kainatın efendisi, alemlere rahmet olarak gönderilen peygamber... Bütün
yaratılmışların ve yaratılacakların vücuda gelişinden murad olan dünyaya
geldi...
Sene miladi 571. Nisan ayının yirminci günü. Pazartesi sabaha karşı.
Hicri Rebiülevvel ayının 12. günü, Mekke ufukları ağarırken...
Süt anne Halime Hatun
Amine validemiz, nurlu yavrusunu kucağına aldığında, kocası hazret-i
Abdullah'ın vefat acısını unutur gibi oldu. Dokuz gün emzirdikten sonra
da, Ebu Leheb'in cariyesi olan Süveybe Hatun bir kaç gün süt annelik
hizmetinde bulundu. Süveybe Hatun daha önce de hazret-i Hamza'yı, sonra
da Ebu Seleme'yi emzirmişti.
O zamanda Mekke halkı, adet olarak, çocuklarını bir süt anneye
verirlerdi. Havası iyi, suyu tatlı olan civar yerlerdeki yaylalara
gönderilen çocuklar, bir müddet, verildikleri süt annelerinin yanında
kalırlardı.
Buna Mekke'nin sıcak havası sebep oluyordu. Her sene bu maksatla
Mekke'ye pek çok hanım gelirdi. Bunlar emzirmek için birer çocuk alıp
giderlerdi. Çocukları büyütüp teslim edince, pek çok ücret ve hediyeler
alırlardı.
Peygamber efendimizin doğduğu sene de yaylalarda yaşayan Beni Sa'd
kabilesinden birçok hanım, süt annelik niyeti ile Mekke'ye geldi. Her
biri emzirmek üzere birer çocuk almıştı. Beni Sa'd kabilesi, Mekke
civarındaki kabileler arasında; şerefte, cömertlikte, mertlik ve
tevazuda ve Arapça'yı düzgün konuşmakta pek meşhurdu.
Bu kabileden Halime Hatun şöyle anlatır:
"Çok fakirdik, sıkıntı içindeydik. Bazan üç gün geçmesine rağmen ağzıma
bir şey koymazdım. Sütüm azdı. Buna rağmen Allahü teâlâya şükrederdim.
Bir gece sahrada uyuyakalmıştım. Rüyamda bir şahıs beni sütten ak bir
suyun içine daldırdı ve; "Bu sudan iç" dedi. Kanıncaya kadar içtim.
Sonra içmem için yine zorladı. İçtikçe içtim, baldan tatlı idi. 'Sütün
çok olsun ey Halime! Beni tanıdın mı?' diye sordu. Tanımadığımı
söyleyince; 'Ben senin sıkıntılı halinde ettiğin hamd ve şükrünüm. Ey
Halime! Mekke'ye git. Orada sana bir "Nur" arkadaş olur, bereketlerle
dolarsın. Bu rüyayı da kimseye söyleme!' dedi. Uyanınca göğüslerimi süt
ile dolu bulduğum gibi sıkıntı ve açlığın da beni terkettiğini gördüm."
Kıtlıktan dolayı, ücretle çocuk emzirip sıkıntılarını gidermek üzere,
diğer senelere nisbetle; daha çok süt annesi gelmişti Mekke'ye. Hepsi de
zengin ailelerin çocuklarını almak telaşı içinde idi. Acele ile gelen
kadınlar, birer çocuk almışlardı.
İffeti, temizliği, hilmi yani yumuşaklığı, hayası ve güzel ahlakıyla
tanınan Halime Hatun, ise bindikleri hayvan zayıf olduğu için Mekke'ye
gelmekte geç kalmışlardı.
Fakat bu gecikme onlara, aradıklarından daha fazlasına kavuşmaya sebeb
olmuştu. Kocası ile Mekke'de dolaşarak zengin ailelerin çocuklarının
alınmış olduğunu gördüler. Lakin boş dönmek de istemiyorlardı. Bir
çocukla dönmek tek arzuları olmuştu.
Nihayet hürmet celbeden ve siması çok sevimli olan bir zatla
karşılaştılar. Bu, Mekke'nin reisi Abdülmuttalib idi. İsteklerini
öğrendikten sonra, torununu almalarını, bu sayede, büyük devlet ve
saadete kavuşacaklarını söyledi.
Abdülmuttalib'in muhabbeti ve yakınlığı onları kendisine çekiyordu.
Teklifini hemen kabul ettiler. Sonra yaşlı dede, Halime Hatun'u hazret-i
Amine'nin evine götürdü. Nur çocuk uyuyordu...
Hayret içinde kalıp bir anda O Nura, öylesine ısındı ki, gönlü
uyandırmağa razı olmadı. Elini göğsüne koyunca, uyandı ve ona bakıp
tebessüm etti... Abdülmuttalib, bana dönerek; "Sana müjdeler olsun ki,
hanımlar içinde senin gibi nimete kavuşan olmadı" dedi.
Süt annenin anlattıkları
Halime Hatun, Peygamber efendimizi, süt anne olarak kabul ettikten sonra
gördüğü fevkaladelikleri şöyle anlatır:
Amine Hatun da bana sevgili yavrusunu verdikten sonra sordu;
- Ey Halime, üç gün evvel; "Senin oğluna süt verecek kadın, Beni Sa'd
kabilesinin Ebu Züeyb soyundandır" diye bir ses işittim" sen hangi
kabiledensin?
-Beni Sa'd kabilesindenim ve babamın künyesi Ebu Züeyb'dir, cevabını
verdim.
Ben de Mekke'ye gelmeden önce gördüğüm rüyayı ve gelirken sağımdan
solumdan; "Sana müjdeler olsun ey Halime! O gözler kamaştıran ve
alemleri aydınlatan nuru emzirmek sana nasib olacak" diye sesler
geldiğini anlattım.
Daha sonra, eşsiz Nur'u alıp hazret-i Amine'nin evinden ayrıldım.
Kocamın yanına varınca,
- Ey Halime bugüne kadar böyle güzel yüz görmedim. Bilmiş ol ki, sen çok
mübarek ve kadri yüksek bir çocuk almışsın, dedi. Ben de;
Vallahi, zaten böyle dilerdim, istediğim oldu, dedim.
Halime Hatun, kocası ile birlikte, Efendimizi alıp, Mekke'den yola
çıktıkları andan itibaren, O'nun bereketine kavuşmaya başladılar.
Çelimsiz ve hızlı gidemeyen merkebleri, artık küheylan kesilmişti.
Beraber geldikleri kafile, onlardan önce yola çıkıp çok uzaklaşmış
olmasına rağmen, kafileye tetişip onları geride bırakmıştı. Beni Sa'd
yurduna vardıktan sonra görülmemiş bir bolluğa ve berekete kavuştular.
Sütü az olan hayvanlarının memeleri dolup taşıyordu.
Kuraklık sebebiyle çok sıkıntıya düştüler ve bir ara yağmur duasına
çıktılar. Muhammed aleyhisselamı yanlarında götürüp dua ederek O'nun
hürmetine bol yağmura ve berekete kavuştular.
Peygamber efendimiz, süt annesi Halime Hatun'un sağ memesini emer, sol
memesini emmezdi. Onu da süt kardeşine bırakırdı. İki aylık iken
emekledi. Üç aylık olunca ayakta durur, dört aylık iken duvara tutunarak
yürürdü. Beş aylık iken yürüdü, altı aylık iken çabuk yürümeye başladı.
Yedi aylık iken her tarafa gider oldu. Sekiz aylık iken anlaşılacak
şekilde, dokuz aylık iken gayet açık konuşmaya başladı. Konuşmaya
başladığında ilk sözü, "La ilahe illallahü vallahü ekber.
Velhamdülillahi rabbil alemin" oldu.
O günden sonra Allahü teâlânın ismini anmadan hiç bir şeye elini
uzatmadı. Sol eli ile bir şey yemezdi. Yürümeye başladığında, çocukların
oynadıkları yerden uzak durur ve onlara; "Biz, bunun için yaratılmadık"
buyururdu. Her gün O'nu güneş ışığı gibi bir nur kaplar ve yine açılırdı.
Ay ile konuşur, ona işaret ettikçe hareket ederdi. Halime Hatun şöyle
anlatır:
İki yaşına girince, O'nu sütten kestim. Sonra anesine vermek üzere
kocamla Mekke'ye gittik. Fakat O'nun öyle bereketlerine kavuşmuştuk ki,
O'ndan ayrılmak, mübarek yüzünü görmemek bize çok güç geliyordu. O'nun
hallerini annesine anlattım. Amine Hatun;
- Benim oğlumun büyük şanı vardır, dedi. Ben,
- Vallahi, bundan daha mübarek bir kimse görmedim, dedim.
Sonra, Amine Hatun'a, bir çok bahaneler bularak biraz daha yanımızda
kalmasını istedim. Bizi kırmadı ve yanımızda kalması için izin verdi.
O'nunla tekrar kabilemize döndük. Bu sayede evimiz bereketle doldu,
malımız, mülkümüz ve şanımız arttı. Sayısız nimetlere kavuştuk.
Mübarek göğsünün yarılması
Süt anne Halime Hatun anlatır:
Server-i alem bir gün sordu:
- Gündüzleri kardeşlerim görünmüyorlar, acaba nerede oluyorlar?
- Koyun gütmeye giderler. Eve, ancak gece gelirler, dedim.
- Beni de onlarla beraber gönder. Ben de koyun güdeyim, dedi.
Bahaneler bulup nice özürler söyledim. Sonunda gönlünün razı olması için;
"Peki" dedim.
Ertesi gün mübarek saçlarını taradım. Elbiselerini giydirip süt
kardeşleriyle beraber gönderdim. Bir kaç gün gidip geldi. Bir gün süt
kardeşi Şeyma kırdan geldiğinde:
- Gözümün nuru oğlum Muhammed nerededir? diye sordum.
- Sahrada anneciğim.
- Ciğerimin köşesi bu sıcağa nasıl dayanıyor?
- Ey anneciğim! O'na asla zarar gelmez. Zira, mübarek başı üzerinde bir
bulut, devamlı O'nunla hareket etmekte; böylece güneşin sıcağından
korunmaktadır.
Neler söylüyorsun? dediğimde, yemin etti. Ancak o zaman rahatladım.
Yine bir öğle vakti süt kardeşi Abdullah koşarak gelip;
- Anneciğim! Acele koş!.. Kureyşi karındaşımla beraber koyun güdüyorduk.
Ansızın gökten yeşiller giymiş iki kimse geldi. Kardeşimi yanımızdan
alıp dağın başına götürdüler. Arkası üzere yatırıp bıçak ile karnını
yardılar. Haber vermek için geldiğimde oradaydılar. Kardeşimin sağ kalıp
kalmadığını bilemiyorum, dedi.
O anda kan başımıa sıçradı. Sür'atle oraya gittik... O'nu sağ gördüm.
Hemen mübarek yüzünü başını öpüp;
- Ey gözümün nuru! Ey alemlere rahmet oğlum! Bu nice haldir? Ve başına
gelen nedir? Seni kim rahatsız etti? diye sordum. O da şöyle anlattı:
"Evden çıktıktan sonra yeşil elbiseli iki kimse gördüm. Birinin elinde
gümüşten bir ibrik, birinin elinde yeşil zümrütten bir leğen vardı.
Leğen, kardan beyaz bir şey ile dolu idi. Beni dağ başına götürdüler.
Biri, arkam üzere yatırdı. Ben seyrederken göğsümü göbeğime kadar yardı.
Hiç acı ve elem duymadım. Elini sokup içinde ne varsa çıkardılar. O
beyaz şey ile yıkayıp yerine koydular. Biri diğerine;Kalk, ben de
hizmetimi yerine getireyim, dedi ve elini sokup yüreğimi çıkardı. İki
parça etti ve içinden siyah bir şey çıkarıp attı. Ve; "Senin vücudunda
şeytanın nasibi bu idi. Çıkarıp attık. Ey Allahü teâlânın sevgilisi!
Seni vesveseden şeytanın hilesinden emin ettik" dedi. Sonra yüreğimi
kendi yanlarında olan latif ve yumuşak bir şey ile doldurdular. Nurdan
bir mühürle mühürlediler. Halen o mührün soğukluğu, bütün azalarımda
mevcuttur. Onlardan biri, elini yarılan yere koyunca yaram iyileşti. O
zaman her biri, elimi ve yüzümü öptüler ve beni burada koyup gittiler."
Baktım, yarılan yer, mübarek göğsünde belli idi.
Sevgili Peygamberimizin başından geçen ve Kur'an-ı kerimin İnşirah
suresinin birinci ayet-i kerimesinde bildirilen bu hadiseye Şakk-ı sadr
yani göğsünün yarılması, denir.
Halime Hatun, dört yaşından sonra O'nu Mekke'ye götürüp annesine verdi.
Dedesi Abdülmuttalib, Halime Hatun'a çok büyük hediyeler verip ihsanda
bulundu.
Muhterem annenin vefatı
Sevgili Peygamberimizin, üç-beş yaşlarında bile hususi bir hali vardı.
Tekbir getiriyor ve Allah'a hamd ediyordu. Esrarlı bir ciddiyet, ağır
başlılık diğer çocuklardan ayırıyordu O'nu.
Akranı olan çocuklar oyun oynar, fakat O, aralarına katılmazdı. Bir
kenara oturur, onları gülümseyerek seyrederdi.
Altı yaşında iken, annesi, Ümmü Eymen adındaki cariye ile birlikte,
akrabalarını ve babası Abdullah'ın mezarını ziyaret etmek için Medine'ye
gittiler.
Burada, bir ay kaldılar. Peygamber efendimiz Medine'de Neccaroğulları'na
ait havuzda yüzmeyi öğrendi. Bu sırada bir Yahudi alimi O'ndaki nübüvvet
alametlerini görünce, "acaba O Peygamber bu çocuk mu?" endişesi düştü
içine.
Ertesi gün efendimizin yalnız bir anını kollayarak yanına sokulup
yavaşça sordu:
- Senin adın ne?
- Ahmed...
Tahminin doğru olduğunu bu cevabı alınca anladı. Dayanamayıp haykırdı:
- Bu ümmetin peygamberi işte burada!!! Sanki şuurunu kaybetmişti.
Oradaki Yahudi alimlerinden bazıları da, O'ndaki peygamberlik alametini
görmüşler, peygamber olacağını aralarında konuşup anlatmışlardı.
Onların bu sözlerini duyan Ümmü Eymen, durumu hazret-i Amine validemize
haber verince, mübarek anneleri bir zarar gelmesinden çekinerek, O'nu
alıp Mekke'ye dönmek üzere yola çıktı.
Ebva denilen yere geldiklerinde, hazret-i Amine validemiz hastalandı.
Hastalığı artıp sık sık kendinden geçiyordu. Şefkat ve merhamet dolu
gözlerini kainatın özü, mukaddes oğlunun nur merkezi güzel yüzüne
bakıyor ondan hiç ayırmıyordu...
Mukaddes evlad, ruhunu teslim etmek ve kendisini iki taraflı öksüz
bırakmak üzere bulunun Amine Hatun'un başına telaş ve ıstırapla
dolanırken, aziz anne, yaşlı gözleri ile başında duran sevgili oğluna
bakarak şu sözleri söyledi:
"Allahü teâlâ seni, mübarek eylesin. Rüyama göre, sen celal ve bol ikram
sahibi olan Allahü teâlâ tarafından, Âdemoğullarına helal ve haramı
bildirmek üzere gönderilen peygambersin. Cenab-ı Hak seni, milletlerle
birlikte sürüp gelen putlardan ve putperestlikten muhafaza edip
koruyacaktır"
Sonra şu beytleri söyledi:
Eskir yeni olan, ölür yaşayan
Tükenir çok olan, var mı genç kalan.
Ben de öleceğim, tek farkım şudur:
Seni ben doğurdum, şerefim budur.
Geride bıraktım hayırlı evlad,
Gözümü kapadım, içim pek rahat.
Benim namım kalır daim dillerde,
Senin sevgin yaşar hep gönüllerde.
Şiir bitince nur anne, ruhunu teslim etti. Amine validemiz vefat
ettiğinde yirmi yaşında idi. Şimdi de anneden öksüz kalıyordu Sevgili
peygamberimiz...
Ümmü Eymen, Alemlerin efendisini yanına alıp, birkaç gün süren
yolculuktan sonra Mekke'ye getirip dedesi Abdülmuttalib'in yanına
bıraktı.
O'nun şanı yücedir!
Peygamberimiz Muhammed aleyhisselam, sekiz yaşına kadar dedesinin
yanında büyüdü. Dedesi Abdülmuttalib, Mekke'de sevilen ve çeşitli işleri
idare eden bir zat olup, heybetli, sabırlı, ahlaklı, dürüst, mert ve
cömert idi.
Fakirleri doyurur, hatta aç ve susuz kalan hayvanlara bile yiyecek
verirdi. Allahü teâlâya ve ahırete inanırdı. Kötülüklerden sakınır,
cahiliye devrinin her türlü çirkin adetlerinden uzak dururdu.
Mekke'de zulme, haksızlığa engel olur ve gelen misafirleri ağırlardı.
Ramazan ayında Hira dağında inzivaya çekilmeyi adet edinmişti. Çocukları
seven ve şefkat sahibi olan Abdülmuttalib, sevgili torununu bağrına
basıp gece-gündüz yanından ayırmazdı.
O'na büyük bir sevgi ve şefkat gösterirdi. Kabe'nin gölgesinde kendisine
mahsus olan minderine O'nunla beraber oturur, mani olmak isteyenlere;
- Bırakın oğlumu, O'nun şanı yücedir, derdi.
Peygamber efendimizin dadısı Ümmü Eymen'e,
- Oğluma iyi bak! Ehl-i kitab benim oğlum hakkında bu ümmetin peygamberi
olacak diyorlar, tenbihini ısrarla yapardı.
Ümmü Eymen demiştir ki: "O'nun çocukluğunda ne açlıktan, ne de
susuzluktan şikayet ettiğini görmedim. Sabahleyin bir yudum zemzem
içerdi. Kendisine yemek yedirmek istediğimizde; çoğu zaman "İstemem,
tokum" derdi."
Abdülmuttalib uyurken ve odasında yalnızken, O'ndan başkasının yanına
girmesine müsaade etmezdi. O'nu şefkatle bağrına basar, okşar,
sözlerinden ve hareketlerinden son derece hoşlanırdı. Sofrada O'nu
yanına alır, dizine oturtur, yemeğin en iyisini, en lezzetlisini O'na
yedirir ve O gelmeden sofraya oturmazdı.
O'nun hakkında nice rüyalar görüp, bir çok hadiselere şahid oldu. Bir
defasında, Mekke'de kuraklık ve kıtlık olmuştu. Abdülmuttalib, gördüğü
bir rüya üzerine mübarek torununun elinden tutarak Ebu Kubeys dağına
çıkıp; "Allah'ım, bu çocuk hakkı için, bizi bereketli bir yağmur ile
sevindir" diyerek dua etti. Duası kabul olundu ve bol yağmur yağdı. O
zamanki şairler bu hadiseyi, şiirler yazarak dile getirmişlerdi.
Abdülmuttalib, bir gün Kabe'nin yanında otururken, Necranlı bir rahip
yanına gelerek konuşmaya başlamıştı. Bir ara;
- Biz, İsmail soyundan en son gelecek olan peygamberin sıfatlarının
kitaplarda yazılı olduğunu okuduk. Burası, yani Mekke O'nun doğum
yeridir. Sıfatları şöyle, şöyledir!... diyerek birer birer saymaya
başladı.
Bu sırada, sevgili Peygamberimiz yanlarına gelmişti. Necranlı rahip,
O'nu dikkatle seyretmeye başladı, sonra da yaklaşıp gözlerine, sırtına,
ayaklarına baktı ve heyecanla;
- İşte, O budur. Bu çocuk senin neslinden midir? dedi. Abdülmuttalib:
- O benim oğlumdur, deyince, Necranlı rahip;
- Kitaplarda okuduğumuza göre O'nun babasının sağ olmaması lazım! dedi.
Abdülmuttalib:
- O, oğlumun oğludur. Babası daha O doğmadan, annesi hamile iken vefat
etti, deyince, rahip;
- Şimdi doğru söyledin, dedi.
Bunun üzerine Abdülmuttalib, oğullarına şu önemli uyarıyı yaptı:
- Kardeşinizin oğlu hakkında söylenileni işittiniz! O'nu görüp gözetin
ve iyi koruyun!..
Emanet, Ebu Talib'de...
Merhamet deryası Abdülmuttalib vefat edeceğine yakın, oğullarının
hepsini toplayıp sordu:
- Artık dünyadan ahırete göç etme vaktim geldi. Tek düşüncem bu yetim...
Keşke ömrüm uzun olaydı da bu hizmeti severek devam ettirseydim. Fakat
elden ne gelir? Ömür vefa etmeyecek. Şimdi gönlüm ve dilim bu hasret
ateşiyle yanıyor. Bu inci tanesini içinizden birine emanet etmeyi
isterim. Acaba hanginiz layıkı ile O'nun haklarını gözetir ve hizmetinde
kusur etmez?!
Önce Ebu Leheb cevap verdi:
- Ey Arabın efendisi! Eğer bu emaneti teslim etmek için aklınızdan
geçirdiğiniz biri varsa ne ala, yoksa bu hizmeti ben görürüm.
Abdülmuttalib buna;
- Malın çoktur. Fakat sen katı kalblisin ve merhametin azdır. Yetim
kalbi ise yaralı ve incedir. Hemen kırılır, dedi.
Diğer çocuklardan bazıları da aynı isteği tekrarladılar. Abdülmuttalib
her birinin özelliklerini söyleyerek kabul etmedi. Sıra
Ebu Talib'e geldi:
Ben, hepsinden çok bunu istiyorum. Fakat, büyüklerim dururken, öne
geçmek uygun olmazdı. Malım azdır, ama, benim sadakatim kardeşlerimden
ziyadedir, dedi. Abdülmuttalib de;
- Doğru söylersin. Bu hizmete layık olan sensin. Lakin, ben her işte
O'na danışır ve isteği üzere hareket ederim. Her seferinde de doğru
neticeye varırım. Bu hususta kendisiyle meşveret edeyim. Hanginizi
tercih ederse o, benim de kabulümdür, dedi.
Sonra sevgili Peygamberimize dönerek;
- Ey gözlerimin nuru! Senin hasretinle ahırete yöneldim. Bu amcalarından
hangisini tercih ediyorsun? diye sordu.
Peygamber efendimiz o an kalkıp, Ebu Talib'in boynuna sarıldı ve dizine
oturdu. Abdülmuttalib, o zaman çok ferahladı ve;
"Allahü teâlâya hamdolsun. Benim istediğim de bu idi" dedi ve Ebu
Talib'e dönerek;
- Ey Ebu Talib! Bu inci danesi, ana-baba şefkati görmemiştir. Ona göre
bakıp üzerine titreyesin. Seni diğer çocuklarımdan daha üstün görürüm.
Büyük ve pek kıymetli emaneti sana havale ettim. Çünkü sen, O'nun
babasıyla aynı anadansınız. O'nu kendi nefsin gibi koruyasın. Bu
vasiyetimi kabul ettin mi? diye sordu. O da;
- Kabul ettim, dedi.
Abdülmuttalib sevgili Peygamberimizi kucakladı, mübarek başını, yüzünü
öptü ve kokladı. Sonra;
- Hepiniz şahid olun ki, ben bundan daha güzel bir koku koklamadım ve
bundan daha güzel bir yüz görmedim, dedi.
O zaman Ebu Talib de, babası Abdülmuttalib gibi, Mekke'de Kureyş'in
ileri gelenlerinden, sevilen, saygı gösterilen ve sözü dinlenilen bir
zat idi. O da, Peygamber efendimize büyük bir sevgi ve şefkat gösterdi.
O'nu kendi çocuklarından çok sever, yanına almadan uyumaz, bir yere
gitmez ve; "Sen çok hayırlısın, çok mübareksin!" derdi.
O, elini uzatmadan yemeğe başlamaz, önce O'nun başlamasını isterdi.
Sabahları uyandığında yüzünün ay gibi parladığını, saçlarının
tarandığını görürlerdi.
Ebu Talib'in fazla malı yoktu. Ailesi de kalabalıktı. Resul-i ekrem
efendimizi himayesine aldıktan sonra, bolluğa ve berekete kavuştu.
Bahira'nın beklediği misafir
Efendimiz on iki yaşlarında iken, Ebu Talib'in Şam'a giden ticaret
kervanına katıldı.. Bu, O'nun ilk yolculuğu... Kervan, Busra'da, bir
manastırın yakınında konakladı.
Bu manastırda Bahira adında bir rahib kalıyordu. Her sabah manastırın
damına çıkıp, kafilelerin geldiği yöne bakar, arayış içinde merakla bir
şeyler beklerdi.
O gün Kureyş kervanı uzaktan görününce, üstünde bir bulutun da onlarla
birlikte süzülüp geldiğini farketmişti. Kervan konaklayınca, Bahira,
Efendimizin altına oturduğu ağacın dallarının O'nun üzerine doğru
eğildiğini de görerek iyice heyecanlanmıştı. Hemen adamlarını göndererek,
Kureyş kervanında bulunanların hepsini yemeğe davet etti.
Kervanda bulunanlar, sevgili Peygamberimizi, mallarının yanında bırakıp,
rahibin yanına gittiler. Bahira, gelenlere dikkatle bakıp;
Yemeğe gelmeyen var mı? diye sordu.
- Evet, bir kişi var, dediler. Çünkü Kureyşliler geldiği halde bulut
hala orada idi. Bunu görünce, kervanda birinin kaldığını anlamıştı.
O'nun da gelmesini istedi. Gelir gelmez, O'na dikkatle bakmaya ve
incelemeye başladı. Ebu Talib'e sordu:
- Bu çocuk senin neyindir?
- Oğlum...
- Mümkün değil... Kitablarda bu çocuğun babasının sağ olmayacağı yazılı.
- O benim kardeşimin oğludur.
- Babası ne oldu?
- Babası, o doğmadan öldü.
- Doğru söyledin!...
Bahira, bu defa, Peygamber efendimize dönüp, putlar adına yemin vermek
istedi. Sevgili Peygamberimiz, "Putların ismiyle yemin verme. Dünyada
bana onlardan büyük düşman yoktur. Ben, onlardan nefret ederim" buyurdu.
Bahira, bu sefer Allahü teâlâ adına yemin verip; pek çok sualler sorup
cevaplarını aldı. Aldığı cevaplar önceden okuduğu kitaplara aynen
uyuyordu. Sonra sevgili Peygamberimizin mübarek gözlerine bakıp, mübarek
gözlerindeki kırmızılığı farketti.
Kalbinin yakın hasıl etmesi için, mühr-i nübüvveti görmeyi istedi. "Mühr-i
Nübüvveti" görünce kendinden geçti. Bütün güzelliği ile doya doya temaşa
etti. Heyecanla öptü ve gözlerinden sel gibi yaşlar boşandı. Sonra da;
"Ben şehadet ederim ki, sen Allahü teâlânın resulüsün" dedi.
Sesini daha da yükselterek; "İşte Alemlerin efendisi... İşte Allahü
teâlânın alemlere rahmet olarak gönderdiği büyük Peygamber..." dedi.
Bahira, Ebu Talib'e dönerek şu ikazı yaptı:
- Sen bu çocuğu Şam' a götürme! Orada buna zarar verebilirler!
- Bu masum çocuğa neden fenalık yapsınlar?
- Bu, peygamberlerin sonuncusu ve en şereflisidir. Bunun dini, bütün
yeryüzüne yayılır ve eski dinleri nesh eder.
İsrailoğulları kendilerinden gelmediği için O'na düşmandır. Bunun için
korkarım ki, mübarek bedenine bir zarar verirler!
Ebu Talib, Bahira'nın bu sözleri üzerine, Şam'a gitmekten vazgeçti.
Mallarını Busra'da satıp Mekke'ye döndü. Bahira'dan işittikleri, Ebu
Talib'in ömrü boyunca kulaklarında çınladı. Peygamber efendimizi daha da
çok sevdi. O'nu ölünceye kadar korudu ve her işinde yardımcı oldu.