|
Davet Mektupları
Nebiyy-i muhterem, Hudaybiye'den döndükten sonra, İslâm'ın bütün dünyaya
yayılmasını, insanların Cehennem azabından kurtulup, hakiki saadete
kavuşmasını arzu ediyordu. Zira O, bütün aleme, rahmet olarak
gönderilmişti.
Bu sebeple, çevredeki hükümdarlara elçiler gönderip, İslâm'a davet
etmeyi düşündüler. Dıhye-i Kelbi'yi , Rum; Amr bin Ümeyye'yi , Habeş;
Hatib bin Ebi
Beltea'yı , Mısır hükümdarına sefir olarak vazifelendirdi. Ayrıca aynı
vazife ile Salit bin Amr'ı , Yemame'ye; Şüca'bin Vehb'i , İran
hükümdarına gönderdiler.
Bu elçiler, Eshab-ı kiramın en güzideleriydi. Suretleri ve sözleri en
güzel olanlarıydı. Her bir hükümdara, ayrı ayrı İslâm'a davet mektupları
yazıldı
Sevgili Peygamberimiz mektupların altını, gümüş yüzüğünün kaşında üç
satır halinde yazılı olan, "Allahü teâlânın Resulü Muhammed aleyhisselam"
mührü ile mühürledi.
Hükümdarlara gönderilecek elçiler, sabah, Peygamber efendimizin bir
mucizesi olarak, gidecekleri devletin lisanının öğrenmiş olarak
kalktılar.
İlk mektup Habeşistan'a
Habeşistan'a elçi olarak giden Amr bin Ümeyye hazretleri, Necaşi
Eshame'den, daha önce oraya hicret etmiş bulunan Eshab-ı kiramın,
Medine'ye gönderilmesini de isteyecekti.
Amr bin Ümeyye kısa zamanda Habeşistan'a varıp, melik Necaşi Eshame'nin
huzuruna çıktı. Necaşi, tahtından aşağı indi; Resulullahın mektubunu pek
büyük bir hürmet ve muhabbetle aldı. Öptü, yüzüne ve gözüne sürdükten
sonra açıp okutturdu:
"Bismillahirrahmanirrahim!
Allahü teâlânın resulü Muhammed (aleyhisselam)dan, Habeş meliki Necaşi
Eshame'ye!..
Hidayete tabi olana selam olsun!... Ey Hükümdar! Selamette olmanı diler,
sana olan nimetlerinden dolayı, allahü teâlâya hamd ederim. Ondan başka
ilah yoktur. O Melik'tir; bütün kainatta tasarruf sahibi yalnız O'dur.
Kuddus'tür; her türlü ayıp ve kusurlardan beridir Selam'dır;kullarını
bütün tehlikelerden selamette bulundurucudur. Mü'min'dir ;emniyet
verendir. Müheymin'dir ;her şeyi gözetip koruyandır.
Ben şehadet ederim ki, İsa (aleyhisselam), Allahü teâlânın, çok temiz,
iffet sahibi, her türlü dünya hayatından tamamiyle çekilmiş bulunan
Meryem'e ilka ettiği, ruhu ve kelimesidir. Allahü teâlâ, Âdem'i, kudreti
ile nasıl yarattı ise, İsa'yı da öyle yaratmıştır.
Ey Hükümdar! Ben, seni, eşi ortağı olmayan Allahü teâlâya imana, O'na
ibadet etmeye ve bana tabi olmaya, Allahü teâlânın bana gönderdiklerinde
inanmaya davet ediyorum. Çünkü, ben, Allahü teâlânın bunları tebliğ
etmeye memur resulüyüm.
Şimdi ben, sana lazım olan tebligatı yapmış, dünya ve ahiret saadetini
sağlayacak nasihatı etmiş bulunuyorum. Nasihatımı kabul ediniz! Hidayete
eren, doğru yola kavuşanlara selam olsun."
Resul-i ekrem efendimizin mektubunu, büyük bir edeb ve tevazu ile
dinleyen hükümdar Eshame, derhal; "Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü
enne
Muhammeden abdühu ve resulüh" diyerek Kelime-i şehadet getirdi ve
Müslüman olduğunu harkese ilan ettikten sonra;
"Yemin ederim ki, O, kitap ehli olan Yahudi ve hıristiyanların gelmesini
beklediği, önceki peygamberlerin geleceğini müjdelediği peygamberdir.
Eğer yanına gitmeye imkanım olsaydı, muhakkak gider, hizmetiyle
şereflenirdim!" dedi. Mektubu hürmetle güzel bir kutuya koyup; "Bu
mektuplar, burada olduğu müddetçe, Habeş'ten hayır ve bereket gitmez"
dedi.
Resulullah efendimiz Necaşi'ye iki mektup göndermişti. Necaşi Eshame,
diğer mektupta bildirilen emirleri yerine getirip, sevgili
Peygamberimizin mübarek zevcesi Ümmü Habibe validemizi ve orada bulunan
Eshab-ı kiramı gemilere bindirip, pek çok hediyelerle Medine'ye gönderdi.
Gönderdiği mektupta iman ettiğini bildiriyordu.
Kul, kula secde etmez
Resulü ekrem efendimiz, hazret-i Dıhye-i Kelbi'yi de, Rum imparatorunu
İslâm'a davet etmek için vazifelendirmişti. Mektubu, Busra'daki Gassan
hükümdarı
Harise'e verecek, o da Rum imparatoru Heraklius'a gönderecekti.
Peygamber efendimizin davet mektubunu büyük bir hürmetle alan hazret-i
Dıhye, sür'atle Busra'ya geldi. Haris ile görüşüp durumu anlattı. Haris,
Dıhye'nin yanına, henüz Müslüman olmayan Adiy bin Hatem'i vererek, o
sırada Kudüs'de bulunan Heraklius'a gönderdi.
İkisi birlikte Kudüs'e gelip, imparatorla görüşmek üzere temaslarda
bulundular. İmparatorun adamları, kendisine; "Kayser'in huzuruna
çıktığın zaman, başını eğip yürüyecek, yaklaşınca da yere kapanıp secde
edeceksin. Secdeden kalkmana izin vermedikçe asla yerden başını
kaldırmayacaksın" dediler.
Bu sözler, Dıhye'ye ağır geldi ve onlara; "Biz Müslümanlar, Allahü
teâlâdan başka hiçbir kimseye secde etmeyiz. Kul kula secde etmez. Hem
insanın insana secde etmesi onun yaratılışına terstir" buyurdu.
Bunun üzerine Kayser'in adamları; "O, halde Kayser, getirdiğin mektubu
hiçbir zaman kabul etmez ve seni huzurundan kovar" dediler.
Hz.Dıhye ; "Bizim peygamberimiz Muhammed aleyhisselam, başkasının,
kendisine, değil secde etmesine, önünde hafif eğilmesine bile müsade
etmez.
Kendisiyle görüşmek isteyen, köle bile olsa, ona ilgi gösterir. Huzuruna
kabul buyurur, derdini dinler, sıkıntısını giderir, gönlünü alır. Bunun
için O'na tabi olanların hepsi hürdür, şereflidir" buyurdu.
Bu sözleri dinleyenlerden biri; "Madem ki Kayser'e secde etmeyeceksin, o
halde üzerine aldığın vazifeyi yerine getirebilmen için, sana başka yol
göstereyim.
Kayser'in, sarayın önünde, dinlendiği bir yer var. Her gün öğleden sonra
bu avluya çıkar, oralarda dolaşır. Orada bir minber vardır. Onun
üzerinde herhangi bir yazı varsa önce onu alır okur, sonra istirahat
eder. Sen de şimdi git, mektubu o minbere koy ve dışarda bekle. Mektubu
görünce seni çağırtır. O zaman vazifeni yerine getirirsin" dedi.
Bunun üzerine hazret-i Dıhye, mektubu söylenilen yere bıraktı. Heraklius
mektubu aldı ve Arpaça bilen bir tercüman istedi. Tercüman Resulullah
efendimizin mektubunu okumaya başaldı. Mektubun en üstünde; "Bismillahirrahmanirrahim!
Allahü teâlânın Resulü Muhammed'den (aleyhisselam) Rumların büyüğü
Herakl'e" diye yazıyordu.
Heraklius'un kardeşinin oğlu Yennak, mektubun böyle başlamasına çok
kızdı ve tercümanın göğsüne şiddetli bir yumruk vurdu. Tercüman,
yumruğun şiddeti ile yere yıkıldı ve mübarek mektup elinde düştü.
Heraklius, Yennak'a; "Niçin böyle yaptın!" diye sorunca, o da; "Mektubu
görmüyor musun? Mektuba hem senin isminden önce kendi ismi ile başlamış,
hem de senin hükümdar olduğunu söylemeyip; "Rumların büyüğü Herakl'e"
demiş. Niçin; "Rumların hükümdarı" diye yazmamış ve önce senin isminle
başlamamış?
Onun mektubu bu gün okunmaz" dedi.
Bunun üzerine Heraklius: "Vallahi sen ya çok akılsızsın veya koca bir
delisin. Senin böyle olduğunu bilmiyordum. Ben daha mektubun içinde ne
olduğuna bakmadan, yırtıp atmak mı istiyorsun? Hayatıma yemin ederim ki;
eğer O, söylediği gibi Resulullah ise, mektubuna benim ismimden önce
kendi ismini yazmakta ve beni Rumların büyüğü diye anmakta haklıdır.
Ben, ancak onların sahibiyim. Hükümdarları değilim" dedi ve Yennak'ı
huzurundan kovdu.
Kabul et ki selamet bulasın
Heraklius sonra hıristiyanların en alimi, reisi ve kendisinin müşaviri
olan Uskuf adındaki kimseyi çağırttı. Resulullahın mektubunu okuttu.
Mektubun devamında şöyle buyuruluyordu:
"Allahü teâlânın hidayetine tabi olanlara, doğru yola kavuşanlara selam
olsun!" Bundan sonra; Seni İslâm'a davet ediyorum. İslâm'ı kabul et ki,
selamet bulasın.
Müslüman ol ki, Allahü teâlâ sana iki kat ecir versin. Eğer yüz
çevirirsen, bütün hıristiyanların vebali senin üzerinedir!..." (Al-i
İmran suresi: 64)
Resul-i ekrem efendimizin mektubu okunurken, Heraklius'un alnından ter
taneleri dökülüyordu. Mektup bitince; "Süleyman aleyhisselamdan sonra,
ben böyle;
"Bismillahirrahmanirrahim" diye başlayan bir mektup görmemiştim" dedi.
Heraklius, Uskuf'a bu mes'eledeki fikrini sorunca; "Vallahi O, Musa ve
İsa'nın (aleyhimüsselam), bize geleceğini müjdelediği peygamberdir.
Zaten biz, O'nun gelmesini bekliyorduk" dedi.
Heraklius; "Sen bu hususta ne yapmamı tavsiye edersin neyi uygun
görürsün?" diye sordu. Uskuf; "O'na tabi olmanı uygun görürüm" diye
cevap verdi.
Heraklius; "Ben, senin dediğin şeyi çok iyi biliyorum. Fakat O'na tabi
olup, Müslüman olmaya gücüm yetmez. Çünkü hem hükümdarlığım gider, hem
de beni öldürürler" dedi.
Bunun üzerine hazret-i Dıhley'yi ve Adi bin Hatem'i çağırttı. Adi; "Ey
hükümdar! Davar ve develer sahibi Arablardan olan şu yanımdaki zat,
memleketinde vuku bulan şaşılacak bir hadiseden bahsediyor" dedi.
Heraklius; "memleketinizdeki hadise nedir?" diye sorunca, Dıhye ; "Aramızda
bir zat zuhur etti. Peygamber olduğunu beyan etti. Halkın bir kısmı O'na
tabi olmakta, bir kısmı da karşı koymaktadır. Biz inananlarla,
inanmayanlar arasında çarpışmalar olmaktadır" dedi.
Bundan sonra Heraklius, Peygamber efendimiz hakkında araştırmaya başladı.
Şam valisine emir verip Resul-i ekrem efendimizle aynı soydan bir kişiyi
bulmalarını emretti.
Bu arada kendisinin dostu olan ve İbranice bilen Roma'daki bir alime de
mektup yazıp, bu meseleyi sordu. Roma'daki dostundan, bahsettiği zatın,
ahir zaman peygamberi olduğunu bildiren bir mektup geldi.
Şam valisi de ticaret için giden bir Kureyş kervanı ile karşılaştı.
Bunların içinde, henüz Müslüman olmayan Kureyş'in reisi, Ebu Süfyan da
vardı.
Ebu Süfyan diyor ki: "Biz Gazze'de bulunduğumuz sırada, Heraklius'un Şam
valisi, üzerimize saldırır gibi geldi ve; "Siz, şu Hicaz'daki zatın
kavminden misiniz?" diye sordu. "Evet" dedik. "Haydi, bizimle beraber
imparatorun yanına gideceksiniz?" dedi."
Ebu Süfyan'la yanındakileri Şam'a götürdü. Şam valisi, Ebu Süfyan'ı ve
yanındakileri Heraklius'un yanına çıkardı. Bu sırada Heraklius, Kudüs'te
bir kilisede bulunuyordu. Veziriyle beraber oturmuş ve başına tacını
giymişti. Heraklius, Ebu Süfyan ve yanındaki otuz kadar Mekkeliyi burada
kabul etti. Birçok sorular sordu:
Yalan söylediği görülmedi
"İçinizde, peygamber olduğunu söyleyen zata, soyca en yakın hanginizdir?".
Ebu Süfyan; "O'na, soyca en yakın olan benim" diye cevap verdi.
Heraklius; "Akrabalık dereceniz nedir?" diye sorunca; "Amcamın oğludur"
dedi. Heraklius, Ebu Süfyan'ın kendisine yakın getirilmesini istedi ve
diğerlerinin de
Ebu Süfyan'ın arkasında durmasını söyledi.
Ebu Süfyan, ilk önceleri yalan söyledi ise de, hükümdarın tehdidi ile
korktu ve yalan söyleyemedi. Sonra aralarında şu konuşma geçti:
- Peygamber olduğunu söyleyen zatın, aranızdaki soyu nasıldır?
- O, zamanın en iyi soylusudur. Soy bakımından en seçkinimizdir.
- İçinizde ondan önce peygamberlik iddiasında bulunan kimse oldu mu?
- Olmadı
- O'nun ataları içinde hiçbir hükümdar gelmiş midir?
- Hayır.
- O'na halkın eşrafı mı yoksa fakir ve zayıfları mı tabi oluyorlar?
- O'na tabi olanlar fakirler, zayıflar, gençler ve kadınlardır. Kavminin
yaşlılarından ve eşrafından tabi olan pek yoktur.
- O'na tabi olanlar artıyor mu, azalıyor mu?
- Artıyor.
- O'nun dinine girdikten sonra beğenmeyerek veya kızarak dönen kimse var
mı?
- Yoktur.
- Peygamber olduğunu söylemeden, O'nun hiç yalan söylediği görülmüş
müdür?
- Hayır
- O peygamberin hiç ahdini bozduğu, sözünde durmadığı oldu mu?
-Hayır olmadı. Ancak biz şimdi, onunla bir müddet için çarpışmayı
bırakarak antlaşma yapmış bulunuyoruz. Bu müddet içinde kendisinin ne
yapacağını bilemiyoruz?.
- O size neyi emrediyor?
- Yalnız bir olan Allah'a ibadet etmeyi, O'na hiçbir şeyi ortak
koşmamayı emrediyor. Atalarımızın taptığı şeylere (putlara) tapmaktan
bizi men ediyor. Namaz kılmayı, doğru olmayı, fakirlere yardım etmeyi,
haramlardan sakınmayı, ahde vefayı, emanete hıyanet etmemeyi ve akrabayı
ziyareti... emrediyor dedi.
Kilisede bu konuşmalar olmuş, Resulullah efendimizin mübarek mektubu
okunmuştu. Heraklius mektubu öpüp, gözlerine sürdü ve başına koyunca,
Rumlar arasında gürültüler çoğaldı.
Ebu Süfyan ve yanındaki Kureyşlilerin dışarı çıkarılmasını emretti. Daha
Müslüman olmayan Ebu Süfyan burada yeminle, sevgili Peygamberimizin
davasının başarıyla sonuçlanacağına inandığını söylemişti.
Dıhye Heraklius'un karşısına geçip mübarek güzel yüzü ve tatlı sesi ile;
"Beni sana Busra'dan bir kimse (Haris) gönderdi ki, o, senden hayırlıdır.
Allahü teâlâya yemin ederim ki, beni, ona gönderen zat (Resulullah) ise,
hem ondan, hem senden daha hayırlıdır. Sen, benim sözlerimi alçak
gönüllülükle dinleyip, verilen nasihatleri kabul etmelisin! Çünkü, alçak
gönüllülük edersen, nasihatleri anlarsın. Nasihatleri kabul etmezsen,
insaflı olamazsın!" dedi.
Gerçeği söyleyince öldürdüler
Resulullahın elçisi Hz. Dıhye, Heraklius'u İslâm dinine davet etti:Dedi
ki:
"Ben seni İsa aleyhisselamın kendisine namaz kılmış olduğu Allahü
teâlâya iman etmeye davet ediyorum. Ben seni, önceden Musa
aleyhisselamın, ondan sonra
İsa aleyhisselamın, geleceğini müjdeleyip haber verdiği şu ümmi
Peygambere imana davet ediyorum. Eğer, bu hususta bir şey biliyor, dünya
ve ahiret saadetini kazanmak istiyorsan, onları gözlerinin önüne getir.
Yoksa ahıret saadetini elden kaçrır, küfür ve şirk içinde kalırsın. Şunu
da iyi bil ki, senin Rabbin olan Allahü teâlâ zalimleri helak edici ve
nimetleri değiştiricidir" dedi.
Heraklius; "Ben, elime geçen bir yazıyı okumadan yanıma gelen bir
alimden bilmediklerimi sorup öğrenmeden bırakmam. Bundan ancak hayır ve
iyilik görürüm. Sen bana düşünüp hakikatı buluncaya kadar mühlet ver"
dedi.
Heraklius, daha sonar hazret-i Dıhye'yi yanına çağırıp, baş başa konuştu.
Kalbindekini, şöyle açıkladı:
"Ben biliyorum ki, seni gönderen zat, kitaplarda geleceği müjdelenen ve
gelmesi beklenen ahır zaman peygamberidir. Yalnız, O'na uyarsam;
Rumların beni öldürmesinden korkuyorum. Seni, onların içinde en büyük
alimleri ve benden ziyade itibar gösterdikleri bir kimse olan Dagatır'a
göndereyim. Bütün hıristiyanlar ona tabidir. Eğer o iman ederse,
Rumların hepsi iman ederler. Ben de o zaman kalbimde olanı ve itikadımı
açığa vururum."
Bundan sonra Heraklius, bir mektup yazarak Dıhye'ye verip, Dagatır'a
gönderdi. Resulullah efendimiz, Dagatır'a da mektup göndermişti. Dagatır,
mektupları okuyup, Peygamber efendimizin vasıflarını işitince, O'nun,
hazret-i Musa'nın ve hazret-i İsa'nın geleceğini haber verdikleri ahır
zaman peygamberi olduğunda hiç şüphe olmadığını söyledi ve iman etti.
Evine gitti, kapandı ve her Pazar yaptığı vazlara üç hafta çıkmadı.
Hıristiyanlar; "Dagatır'a ne oluyor ki, o Arabla görüştüğünden beri
dışarı çıkmıyor? O'nu istiyoruz!" diye bağırdılar.
Dagatır, üzerindeki siyah papaz elbisesini çıkardı. Beyaz elbise giydi,
elinde asası ile kiliseye geldi. Beldenin ahalisini topladıktan sonra
ayağa kalkarak; "Ey hıristiyanlar! Biliniz ki, bize Ahmed'den (aleyhisselam)
mektup geldi. Bizi hak dine davet etmiş. Ben açıkça biliyor ve
inanıyorum ki, O, Allahü teâlânın hak resulüdür" dedi.
Hıristiyanlar bunu işitince, Dagatır'ın üstüne yürüdüler ve döverek
şehid ettiler. Dıhye gelip, durumu Heraklius'a haber verdi. Heraklius;
"Ben sana söylemedim mi? Dagatır, hıristiyanlar katında benden daha
sevgili ve azizdir. Eğer duysalar beni de onun gibi katl ederler" dedi.
Heraklius, hazret-i Dıhye'ye birbirinden kıymetli hediyeler verdi.
Ayrıca Peygamber efendimize bir mektup yazdı. Mektubunu, hazırlattığı
hediyeleri, Dıhye ile sevgili Peygamberimize gönderdi. Heraklius
Müslüman olmak istemiş, fakat makam ve ölüm korkusundan iman etmemişti.
Peygamber efendimize yazdığı mektupta,
"Hazret-i İsa'nın müjdelediği Allah'ın Resulü Muhammed'e; Rum hükümdarı
Kayser'den! Elçin mektubunla birlikte bana geldi. Ben şehadet ederim ki,
sen
Allah'ın hak resulüsün. Zaten biz, seni, İncil'de yazılı bulduk ve
hazret-i İsa, seni bize müjdelemişti. Rumları sana iman etmeye davet
ettimse de buna yanaşmadılar. Beni dinleselerdi muhakkak ki, bu onlar
için hayırlı olurdu. Ben senin yanında bulunup sana hizmet etmeyi ve
ayaklarını yıkamayı çok arzu ediyorum" deniyordu.
Yalan söylüyor
Resulullahın elçisi Hz. Dıhye, Heraklius'dan ayrılıp Hisma'ya geldi.
Yolda Cüzam vadilerinden Şenar vadisinde, Huneyd bin Us, oğlu ve
adamları Hz. Dıhye'yi soydular. Eski elbiselerinden başka nesi varsa
aldılar.
Bu mevkide, Dübeyb bin Refae bin Zeyd ve kavmi İslâmiyet'i kabul
etmişlerdi. Dıhye bunlara gelip olanları anlatınca bunlar, Hüneyd bin Us
ve kabilesinin üzerine yürüyüp, eşyaların hepsini geri aldılar.
Daha sonra Resulullah efendimiz, Zeyd bin Haris'i Hüneyd bin Us ve
adamlarının üzerine gönderdi. O beldede olanların hepsi iman etti.
Hazret-i Dıhye,
Medine'ye gelince, evine uğramadan doğru Habib-i ekrem efendimizin
kapısına gitti. Kapıyı çaldı. Peygamberimiz; "Kim o?" diye sordu. Dıhye;
"Dıhyet-ül
Kelbi" dedi. Alemlerin efendisi; "İçeri gir" buyurdular.
Dıhye içeri girdi ve olanları bütün teferruatı ile anlattı. Peygamber
efendimiz, Heraklius'un mektubunu okudu: "Onun için, bir müddet daha
saltanatta kalmak vardır. Mektubum yanlarında bulundukça, onların
saltanatı devam edecektir" buyurdu.
Heraklius, mektubunda Peygamberimize iman ettiğini yazmış ise de,
Resulullah efendimiz; "Yalan söylüyor. Dininden dönmemiştir" buyurdular.
Heraklius, sevgili Peygamberimizin mektubunu ipekten bir atlasa sarıp,
altın yuvarlak bir kutunun içerisinde muhafaza etti.
Heraklius ailesi bu mektubu saklamışlar ve bunu da herkesten gizli
tutmuşlardı. Bu mektup ellerinde bulunduğu müddetçe, saltanatlarının
devam edeceğini söyler ve buna inanırlardı. Hakikaten de öyle olmuştur.
Resu-i ekrem efendimiz, Hatib bin Ebi beltea'yı , Mısır hükümdarına
göndermeden önce; "Ey Eshabım! Mukafatı Allahü teâlâdan beklemek üzere
şu mektubu,
Mısır hükümdarına hanginiz götürür?" diye sorunca, hazret-i Hatib,
yerinden fırlayıp ayağa kalktı ve; "Ya Resulallah! Ben götürürüm!" dedi.
Peygamberimiz de; "Ey Hatib! Bu vazifeni, Allahü teâlâ senin hakkında
mübarek eylesin?" buyurdu.
Hatib bin Ebi Beltea hazretleri, mektubu sevgili Peygamberimizden aldı.
Veda edip, evine gitti. Hayvanını hazırladı. Ailesi ile de vedalaştıktan
sonra, yola çıktı.
Mısır hükümdarı Mukavkıs'ın İskenderiyye'de olduğunu öğrendi ve sarayına
ulaştı. İçeriye almadan önce, maksadını öğrenen kapıcı, Hatib'e çok
hürmet itti.
Onu hiç bekletmedi. Mukavkıs, o sırada deniz üzerinde bir gemide
adamlarıyla konuşuyordu. Hazret-i Hatib, bir sandala binip, Mukavkıs'ın
bulunduğu yere geldi. Peygamberimizin mektubunu verdi. Mektubu Hatib'den
alan Mukavkıs, okumaya başladı:
"Bismillahirrahmanirrahim!
Allahü teâlânın kulu ve resulü Muhammed'den, Kıbt'ın (eski Mısır
halkının) büyüğü Mukavkıs'a!
Selam, hidayete uyanların üzerine olsun. Seni, selamet bulman için
İslâm'a davet ederim. Müslüman ol ki, selamet bulasın ve Allahü teâlânın
iki kat ecrine nail olasın. Eğer yüz çevirirsen bütün Kıbt'ın günahı
senin üzerinedir. "Ey ehl-i kitab olan (Yahudi ve hıristiyanlar)!
Aramızda ortak olan kelimeye geliniz. O da,
Allahü teâlâdan başka hiçbir şeye tapınmayız ve O'na hiçbir şeyi ortak
etmeyiz. Allahü teâlâyı bırakıp, içimizden hiç kimseyi yaratıcı Rab
tanımayız. Eğer bu sözden yüz çevirirlerse; "Şahit olunuz. Biz
Müslümanız" deyiniz!" (Al-i İmran suresi: 64)
Evet, O bir peygamberdir
Kainatın sultanının mektubu okununca, Mukavkıs, Efendimizin elçisi
Hatib'e "Hayırlısı olsun!" dedi. Mısır hükümdarı, kumandanlarını, devlet
adamlarını toplayıp, Hatib ile konuşmaya başladı:
"Anlamak istediğim bazı şeyleri soracak, bu hususta seninle konuşacağım."
Hazret-i Hatib; "Buyur, konuşalım!" deyince, Mukavkıs; "Sizi gönderen
zattan bana haber veriniz. O bir peygamber midir? Biraz bahset!" diye
sordu.
Hazret-i Hatib de; "Evet, O bir peygamberdir" dedi. Mukavkıs; "O, böyle
gerçekten peygamber ise, niçin kendisini öz yurdundan çıkarıp başka bir
yere sığınmak zorunda bırakan kavminin aleyhinde beddua etmedi?"
Hazret-i Hatib; "Sen, İsa bin Meryem aleyhisselamın peygamber olduğuna
inanıyorsun değil mi? O, kavmi kendisini yakalayıp, öldürmek istediğinde,
buna rağmen onlara beddua etmedi ve cenab-ı Hak, onu, dünya semasına
kaldırdı. Mükafatlandırdı. Halbuki, kavminin helâkı için Allahü teâlâya
beddua etmesi gerekmez miydi? O böyle yapmadı" deyince, Mukavkıs; "Çok
güzel cevap verdin. Gerçekten sen, hikmet sahibi zatın yanından gelen
bir hakimsin. Bu gece yanımızda kal, yarın sana cevabımı vereyim" dedi.
Hz. Hatib , hazret-i Musa zamanındaki Fir'avn'ı kasdederek Mukavkıs'a
dedi ki: "Senden önce, burada bir hükümdar vardı. O halkına karşı; "En
büyük ilah benim!" diyerek Rab olduğunu iddia etmişti. Allah da, onu,
dünya ve ahıret azablarıyla cezalandırdı ve ondan intikam aldı. Sen
bundan ibret al da, başkasına ibret olma!"
Mukavkıs şöyle cevap verdi:
"Bizim için bir din vardır. Biz bu dinimizi, ondan daha hayırlısı
olmadıkça bırakmayız" dedi. Hatib şöyle devam etti:
"Senin bağlı olduğun ve daha hayırlısı olmadıkça bırakmayacağını
söylediğin dininden daha hayırlı olan din, hiç şüphesiz İsamiyet'tir.
Biz, seni Allahü teâlânın bu son dinine, İslâmiyet'e davet ediyoruz.
Allahü teâlâ dinini O'nunla tamamlamış, O'nu insanlara yeterli kılmıştır
ve bu kat'idir. Bu Peygamber yalnız seni değil, bütün insanları İslâm
dinine davet etti.
O zaman Kureyş, O'na, insanların en fazla tepki gösterip, kaba davrananı;
Yahudiler, en çok düşmanlık edenleri; hıristiyanlar da en yakın olanları
oldu. Allahü talaya yemin ederim ki, Musa aleyhisselamın, İsa
aleyhisselamı müjdelemesi, ancak İsa aleyhisselamın Muhammed
aleyhisselamı müjdelemesi gibidir.
Binaenaleyh, bizim seni Kur'an-ı kerime davet etmemiz, senin Yahudileri
İncil'e davet etmen gibidir. Şüphesiz malumundur ki, her peygamber
kendisini anlayıp idrak edecek bir kavme gönderilmiştir. Ve o kavmin, bu
peygambere itaat etmesi üzerine vacib olmuştur. İşte sen de bu
peygambere yetişenlerden birisin. Biz, seni bu yeni dine davet ediyoruz"
Mukavkıs kararsızdı:
"Ben bu peygamberin haline baktım. Emirlerinde ve yasaklarında asla akla
uygun olmayan bir şey bulamadım. Anladığım kadarıyla O, sihirbaz, kahin
ve bir yalancı değildir. Peygamberlik alametlerinden bazı halleri
kendinde buldum. Gizli olan şeyleri meydana çıkarmak, bu alametlerdendir.
Bazı sırlardan haber vermek, bu zattan ortaya çıktı. Hele biraz
düşüneyim!" diyerek mühlet istedi.
Mukavkıs saltanatını tercih etti
Mısır hükümdarı Mukavkıs, gece Resulullahın elçisi Hatib hazretlerini
uyandırıp, Peygamber efendimiz hakkında bir çok sorular daha sormak
istediğini bildirdi.
Sonra; "O'nun hakkında soracağım şeylere doğru cevap verirsen, üç şey
sormak istiyorum" dedi. Hatib; "İstediğini sor! Ben sana daima doğruyu
söyleyeceğim" diye cevap verdi.
Mukavkıs; "Muhammed, insanları neye davet ediyor?" Hazret-i Hatib; "Yalnız
Allahü teâlâya ibadet etmeye davet ediyor. Gece ve gündüzde beş vakit
namazı kılmayı, Ramazan orucunu tutmayı, verilen sözde durmayı emrediyor.
Ölmüş hayvan eti yemeği men ediyor" buyurdu.
Mukavkıs; "O'nun şekil ve şemailini (görünüşünü) bana tarif et!" diye
sorunca da; kısaca tarif etti. Bir çoğunu saymamıştı.
Mukavkıs; "Anlatmadığın daha bazı şeyler kaldı. Öyle ki, gözlerinde
azıcık kırmızılık, arkasında peygamberlik mührü vardır. Kendisi merkebe
biner, hurma ve az etli yemekle geçinir. Amcaları veya amcaoğulları
tarafından korunur" dediğinde, hazret-i Hatib; "Bunlar da onun sıfatıdır"
dedi.
Mukavkıs, Hatib hazretlerine, Peygamberimiz hakkında; "Sürme kullanır mı?"
diye sordu. O da; "Evet! Aynaya bakar, saçını tarar, seferde, hazarda,
aynayı, sürmedanlığı, tarağı, misvağı yanından ayırmaz!" dedi.
Mukavkıs kararını şöyle bildirdi:
"Ben, gelecek bir peygamber kaldığını biliyor ve Şam'dan çıkacağını
sanıyordum. Çünkü daha önceki peygamberin Arabistan'da, sertlik, darlık,
yokluk ülkesinde çıkacağını da kitaplarda görmüştüm. Kitaplarda
sıfatlarını yazılı bulduğumuz peygamberin ortaya çıkma zamanı da,
şüphesiz bu zamandır. Biz, O'nun vasfını; iki kız kardeşi bir nikah
altında birleştirmez, hediyeyi kabul eder, sadakayı kabul etmez.
Fakirlerle, yoksullarla oturur, kalkar! diye kitapta yazılı bulmuştuk.
O'na uymak hususunda Kıbtiler beni dinlemezler. Ben saltanatımdan da
ayrılamayacağım. Bu hususta çok cimriyim. O peygamber, ülkelere hakim
olacak, kendisinden sonra da sahabileri, bu topraklarıma kadar gelip
konacaklar. En sonunda şuradakilere galib geleceklerdir. Ben Kıbtilere
bundan ne bir kelime anarım, ne de hiçbir kimseye, bu konuşmamı
bildirmek isterim!"
Mukavkıs, Arabca yazan katibini çağırdı. Peygamberimizin mektubuna şöyle
cevap yazdırdı:
"Abdullah'ın oğlu Muhammed'e, Kıbtilerin büyüğü Mukavkıs'tan!
Selam, senin üzerine olsun. Gönderdiğin mektubunu okudum. Orada
zikrettiğin şeyi ve yaptığın daveti anladım. Ben de bir peygamberin
geleceğini biliyordum.
Ama onun Şam'dan çıkacağını zannediyordum. Elçine ikramda bulundum. Sana
Kıbtilerin yanında büyük değeri bulunan iki cariye ile, giyecek elbise
gönderdim. Bir de binmen için dişi bir katır hediye ettim."
Mukavkıs, bundan başka bir şey yapmadı, Müslüman da olmadı. Hazret-i
Hatib'i, Mısır'da beş gün misafir etti. Çok hürmet gösterip, ikramlarda
bulundu.
Sonra; "Hemen memleketine, sahibinin yanına dön! O'nun için iki cariye,
iki binek hayvanı, bin miskal (Bir miskal 4,8 gr.) altın, yirmi takım
Mısır işi ince elbise ve daha başka hediyeler gönderilmesini emrettim.
Senin için de, yüz dinar ve beş takım elbise verilmesini söyledim.
Yanımdan ayrılıp git! Sakın, Kıbtiler, senin ağzından tek kelime bile
işitmesinler!" dedi.
Saltanatı kendisine de kalmayacak
Mısır Hükümdürı Mukavkıs, Peygamber efendimize, ayrıca billur bir kadeh,
kokulu bal, sarık, Mısır'a mahsus keten kumaşı, öd, misk gibi güzel
kokular, baston, bir kutu içinde sürmelik, gül yağı, tarak, makas,
misvak, ayna, iğne ve iplik de hediye etti.
Mukavkıs, İslâm elçisi Hatib bin Ebi Beltea hazretlerinin yanına,
muhafız askerler katarak gönderdi. Arabistan topraklarına ayak
bastıklarında Medine'ye giden bir kafileye rastladılar.
Hatib, Mukavkıs'ın askerlerini geri çevirip, o kafileye katıldı. Hatib
bin Ebi Beltea, hediyelerle Medine'ye gelip, Resulullah'ın huzuruna
çıktı. Sevgili
Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem, Mukavkıs'ın hediyelerini
kabul etti. Hatib , Mukavkıs'ın mektubunu verip, sözlerini nakledince,
Peygamber efendimiz; "Ne kötü adam! Saltanatına kıyamadı. Halbuki iman
etmesine mani olan saltanatı ise, kendisinde kalmayacak!" buyurdular.
Mukavkıs'ın, Peygamberimize, hediye olarak gönderdiği iki cariye, Mariye
ve kardeşi Sirin'di. Hatib bin Ebi Beltea , yolda bunlara Müslüman
olmalarını teklif edince, kabul edip, Müslüman olmuşlardı.
Peygamber efendimiz, hazret-i Mariye validemizin Müslüman olmasına çok
sevinip, onu nikahıyla şereflendirdiler. Ondan, İbrahim isminde bir oğlu
oldu. Sirin'i de Eshabından Şair-i Nebi olan Hassan bin Sabit'e verdiler.
En iyi cins ve beyaza çok yakın gri tüylü iki binek hayvanından, katıra
Düldül, merkebe de Ufeyr veya Yafur adı takıldı. O güne kadar
Arabistan'da ak tüylü katır görülmemişti. Müslümanların ilk gördüğü ak
tüylü katır, Düldül oldu. Peygamber efendimiz, hediye edilen billur
kadehle su içerdi.
Mukavkıs, Peygamberimizin mektubuna çok hürmet gösterip, fildişinden
yapılmış bir kutu içine koydu. Kutuyu mühürledi ve cariyelerinden birine
teslim etti. (Adı geçen bu mektup 1267 (m. 1850) senesinde, Mısır'ın
Ahmin bölgesinde eski bir manastırdaki Kıbt kitapları arasında bulunmuş
ve Osmanlı padişahı 96. Halife Sultan Abdülmecid Han tarafından satın
alınarak, İstanbul Topkapı Sarayı, Mukaddes Emanetler Bölümüne konmuştur.)
Kisra cezasını buldu
İran hükümdarına, Hz. Abdullah bin Huzafe gönderilmişti. Hazret-i
Abdullah, kibirli İran Kisrası'na (şahına), Alemlerin efendisinin
kıymetli mektubunu sunduğunda, okuması için katibine verdi.
"Bismillahirrahmanirrahim!
Allahü teâlânın resulü Muhammed'den Farsların büyüğü Kisra'ya..."
Katip, buraya kadar okumuştu ki, kibirli Şah'ın kan beynine sıçradı,
öfkelendi ve mektubu alıp yırttı. Mektuba, Peygamber efendimizin kendi
ism-i şerifi ile başlamış olmasına son derece hiddetlenmişti.
İslâm elçisi Abdullah bin Huzafe hazretlerini de huzurundan kovmak
istediğinde, hazret-i Abdullah, Kisra ve yanında toplanmış bulunan
ateşperestlere şöyle dedi:
"Ey Acem halkı! Siz, peygamberlere inanmıyor, kitapları kabul
etmiyorsunuz. Üzerinde yaşadığınız şu topraklarda sayılı günlerinizi
geçiriyor, bir düş hayatı yaşıyorsunuz!..
Ey kisra! Senden önce nice hükümdarlar, bu tahta oturup hüküm sürdüler.
Allahü teâlânın emirlerini yapanlar,ahıretlerini kazanmış
olarak,yapmayanlar da ilahi azaba uğramış bir halde bu dünyadan göç
ettiler.
Ey Kisra! Getirip takdim ettiğim, bu mektup, aslında senin için büyük
bir devlet idi. Bunu küçümsedin. Allahü teâlâya yemin ederim ki, o
küçümsediğin din, buraya gelince kaçacak yer arayacaksın!.."
Sonra Kisra'nın sarayını terkedip hayvanına bindi. Sür'atle oradan
uzaklaştı. Medine'ye gelip durumu Kainatın sultanına anlattığında; "Allah'ım!
O, benim mektubumu nasıl parçaladı ise, sen de onu ve onun mülkünü
parçala!.." buyurdular.
Allahü teâlâ, Resulünün duasını kabul etmiş, Kisra oğlu tarafından bir
gece hançerlenerek parça parça edilmişti. Hazret-i Ömer zamanında da
bütün İran toprakları zaptedilerek Müslümanların eline geçti.
Şüca' bin Vehb hazretleri de, Gassan hükümdarı Haris bin Ebi Şimr'e
gönderilmişti. Şüca' , önce hükümdarın kapıcısı ile görüştü. Onu,
İslâm'a davet edince kabul edip, Resulullah efendimize hürmet ve
selamlarını arz etti.
Hiç bekletmeden hazret-i Şüca'ı hükümdarla görüştürdü. Haris bin Ebi
Şimr, mektubu okuyunca, öfkelenip yere attı. Hazret-i Şüca', derhal
Medine-i münevvereye dönüp, durumu Allahü teâlânın Sevgilisine haber
verdi.
Sevgili Peygamberimiz, mektubunun yere atılmasına üzüldüler ve; "Saltanatı
yok olsun!" buyurdular. Kısa bir süre sonra, Haris bin Ebi Şimr ölüp
devleti parçalandı.
Salit bin Amr, Yemame hükümdarı Hevze bin Ali'ye gönderilmişti. Hevze,
hıristiyandı. Peygamber efendimiz, mektubunda şöyle buyuruyordu:
"Bismillahirrahmanirrahim!
Allahü teâlânın Resulü Muhamed'den, Hevze bin Ali'ye!
Hidayete eren, doğru yola kavuşanlara selam olsun! (Ey Hevze!) Bilesin
ki, İslâmiyet, develerin ve atların gidebileceği en uzak yerlere kadar
yayılacak, bütün dinlere galip gelecektir. Sen de İslâm'ı kabul et ki,
selamet bulasın. Müslüman olursan, hakimiyetin altında bulunan yerlerin
idaresini yine sana bırakırım..."
Yemame hükümdarı Hevze, bu mübarek daveti kabul etmekten kaçındı.
Saltanat sevdası, makam hırsı gözünü bürümüştü. Bu yüzden Kainatın
sultanının duasına kavuşmak gibi, yüce bir devletten mahrum kaldı. İslâm
elçisi merhamet edip; "Ey Yemame hükümdarı olan Hevze! Sen, bu kavmin
büyüğüsün! Senin büyük zannettiğin kayserler, ölüp toprak olmuşlardır.
Hakiki büyükler ise, Allahü teâlânın emirlerini yapıp, yasaklarından
kaçınarak, Cennet'i hak eden kimselerdir. Bir topluluk, iman etmekle
şereflenmiş ise, onları kendi bozuk inanışınla, doğru yollarından
saptırmaktan sakın!..
Doğrusu ben, sana Allahü teâlânın emirlerini yapmanı, yasaklarından
sakınmanı tavsiye ederim. Allahü teâlâya iman edip, emirlerini yaparsan
Cennet'e girersin.
Şeytana uyarsan Cehennem'de kalırsın.
Eğer bu nasihatlerimi kabul edersen, korktuklarından emin olur,
umduklarına kavuşursun. Şayet nasihatlerimi reddedersen, artık size
yapacağım bir şey kalmamıştır. Gerisini sen düşün!.." dedi.
Böylece, altı İslâm elçisi vazifelerini yapmış, zamanın büyük
devletlerine İslâmiyet'in varlığını duyurmuşlardı. Onlara hakiki saadeti
haber vermişler, kıyamet gününde; "Biz duymamıştık" sözlerine yer
bırakmamışlardı.
|