|
YER YÜZÜ KENDİLERİNE DAR GELEN ÜÇ SAHABİ
Kâ'b bin Malik radıyallahu anh şöyle anlatıyor:
Allah'ın Resulünün yaptığı savaşlardan, Tebük harbinden başka hiç
birisine katılmaktan geri kalmamıştım. Gerçi Bedir harbine de iştirak
etmemiştim ama, Peygamber aleyhisselâm Bedir'e katılmıyanlardan kimseyi
tazir etmemişti. Çünkü Bedir harbinde, Peygamber aleyhisselâm ile
müslümanlar ancak Kureyş'lilerin ticaret kervanına karşı koymak üzere
çıkmışlardı. Neticede Allahü Teâlâ tesbit edilmemiş bir anda
müslümanlarla düşmanlarını karşı karşıya getirdi. Bedir harbi bu şekilde
vuku bulmuştu.
Akabe gecesinde îslâm üzerine kendisine bîat ettiğimiz zaman, Peygamber
aleyhisselâm ile beraber bulundum. Bedir her ne kadar, insanlar arasında
Akabe'den daha çok zikredilen bir hadise ise de, benim için Akabe'de
bulunmak Bedir'de bulunmaktan daha değerlidir.
Tebük harbine katılmaktan geri kaldığım vakit, her zamankinden daha
güçlü ve daha varlıklı olduğumu biliyorum. Allah'a yemin ederim ki, bu
savaştan evvel iki binek hayvanını asla bir araya getirememiştim. Bu
savaş sırasında bütün teçhizatı ile iki hayvanım vardı.
Peygamber aleyhisselâm bu savaşı sıcakların en şiddetli bir zamanında
yaptı. Uzun ve tehlikeli yollar katetmek mecburiyetinde kaldı. Sayısı
hayli yüksek bir düşmanla karşılaştı. Başka muharebelerde olduğu gibi
hedefi gizli tutmadı. Hazırlıklarını tam yaymaları için müslümanlara
meseleyi açıkça bildirdi. Allah'ın Resulü ile beraber olan müslümanların
adedi o kadar çoktu ki, bir kitaba zor sığardı. Bir vahiy nazil olmadığı
müddetçe farkedilemeyeceğini zannederek gizlenmek isteyen kimse çok azdı.
Bu savaş tam meyvelerin olgunlaştığı bir zamana rastlamıştı. Ben de evde
kalıp meyvelerimi toplamayı çok istiyordum.
Resûlullah aleyhisselâm hazırlıklarını tamamladı. Müslümanlar da hazır
vaziyette idiler. Ben de onlarla beraber hazırlanmak için sabah kalkmaya
başladım. Ancak bir şey yapmadan döndüm. Kendi kendime «istersem bu işi
yapabilirim» diyordum. Ben bu şekilde düşünüp giderken, insanların
çalışmaları devam ediyordu. Kuşluk vaktinde Peygamber aleyhisselâm ve
ordusu hazır oldukları zaman, ben hâlâ bir hazırlık yapmamıştım. Böylece
bu iş devam edip gitti. Nihayet onlar savaş yerine doğru hızla yol
aldılar ve savaş bütün şiddeti ile başlamıştı. Bunu öğrenince ben de
hayvanıma binip onlara yetişmek istedim. Keşke bu arzumu yerine getirmiş
olsaydım. Ancak bunu yapmak nasip olmadı. Peygamber aleyhisselâm harbe
gittikten sonra, insanların arasına çıktığım vakit, üzülmeye başladım.
Çünkü şehirde, münafıklık ile itham edilen bir adam ile zayıflardan,
ihtiyarlardan Allahü Teâlâ'nın mazur saydığı kimselerden başka bana
örnek olabilecek bir kimse göremiyordum.
Peygamber aleyhisselâm Tebük'e varıncaya kadar beni anmamış. Oraya
gelince, halk arasında otururken:
— Kâ'b bin Malik ne yaptı? diye sormuş. Seleme Oğullarından birisi:
— Ey Allah'ın Resulü, onun kendine ve elbiselerine karşı olan gururu,
onu bize katılmaktan alıkoydu, diye cevap vermiş. Fakat Muaz bin Cebel
bu adama:
— Ne kötü konuşuyorsun, Allah'a yemin ederim ki, ey Allah'ın Resulü, biz
Kâ'b hakkında hayırdan başka bir şey bilmiyoruz, diyerek karşılık vermiş.
Bunun üzerine Peygamber aleyhisselâm sükût etmiş ve bir şey söylememiş.
Allah'ın Resulü bu halde iken uzaktan önündeki serabı hareket ettiren
bir kimsenin gelmekte olduğunu görmüştü ve:
— Her halde bu gelon Ebû Hayseme'dir, buyurmuştu. Bir de baktılar ki,
gelen kimse hakikaten, sadaka olarak bir hurma getirdiği vakit
münafıkların kendisi ile alay ettikleri Ebû Hayseme Ensâri idi.
Allah'ın Resulünün Tebük'ten dönmek üzere hareket ettiğini duyduğum
vakit, içime bir üzüntü çöktü. Bir yalan mazeret uydurmayı düşünmeye
başladım ve yarın gazabından nasıl kurtulacağım? diyordum. Bu hususta
aile ferdlerimin her birinin görüşlerinden istifade etmeye çalışıyordum.
Ancak, Allah'ın Resûlü'nün gelmek üzere yaklaştığını haber alınca bu
yalan kuruntularından kurtuldum. Nihayet hiç bir yalanla
kurtaramayacağıma kanaat getirdim ve doğruyu söylemeye karar verdim.
Peygamber aleyhisselâm sabah vakti geldi. Bir seferden döndüğü zaman,
önce mescide uğramak sünneti idi. Orada iki rekat namaz kıldıktan sonra
insanlarla görüşmek için oturdu. Harbe katılmayanlar geldiler. Her biri
mazeretlerini yeminle destekleyerek Allah'ın Resulüne arzetmeye
başladılar. Bunların tamamı seksenden fazla kişi idi. Peygamber
aleyhisselâm onların dıştan ortaya koydukları mazeretleri kabul ederek
kendileri için Allah'tan istiğfarda bulundu, işin hakikatini ise Allah'a
havale etti.
Daha sonra ben geldim. Selâm verdiğim vakit, Peygamber aleyhisselâm
gadaplı bir kimsenin tebessümüne benzer bir şekilde gülümsedi ve bana::
— Gel! buyurdu.
Yürüdüm, önüne oturduğum zaman, bana:
— Seni harbe katılmaktan alıkoyan nedir, hayvanlarını cihâd etmek için
satın almamış miydin? diye sordu.
Ben de: .
— Ey Allah'ın Resulü, dünyada insanlardan senden başka kimle konuşsam,
bir özür ileri sürmek suretiyle kendimi onun hiddetinden kurtaracağımı
zannediyorum. Zira bende karşı tarafta bulunanı ikna etme kabiliyeti
vardır. Ancak şunu katiyetle biliyorum ki, bugün sana mazeret olacak,
seni aldatacak bir yalan uydursam, yakında Allahü Teâlâ'nın hakikati
sana bildirip yine gazabını üzerime çekeceğimden korkarım. Seni bana
gadaplandıracak işin doğrusunu söylediğim takdirde, yine bu meselede
Allah'ın bana hayır veya afv ile muamele edeceğini umarım. Doğruyu
söylüyorum. Allah'a yemin ederim ki, Tebük savaşına katılmaktan geri
kaldığım esnada bir özrüm yoktu ve o vakit, her zamankinden daha güçlü
ve daha varlıklı idim, diye söyledim.
Bunun üzerine Peygamber aleyhisselâm:
— Buna gelince, işte bu, doğruyu söyledi, dedi ve bana; kalk, git, Allah
hükmünü verinceye kadar bekle! buyurdu.
Hemen kalktım, arkamdan Seleme Oğullarına mensub bazı kimseler beni
takip ettiler ve::
— Allah'a yemin olsun ki, bundan önce bir kabahat işlediğini bilmiyoruz.
Ancak harbe katılmayan diğerlerinin yaptığı gibi, bir özür bulup
söylemeyi beceremedin. Halbuki Peygamber aleyhisselâmın senin hakkındaki
istiğfarı, bu hatanın afvedilmesine yeterdi, dediler. Bu kınamalarında o
kadar ısrarlı davrandılar ki, neredeyse Allah'ın Resulüne geri gelip
yalandan bir mazeret arzedecektim.
Ancak onlara dönerek:
— Benden başka, benim söylediğim şekilde hareket eden kimseler oldu mu?
diye sordum.
Onlar:
— Evet, oldu, dediler, îki kişi daha senin gibi söylediler. Allah'ın
Resulü de sana söylediği gibi aynı şekilde onlara da konuştu, diye ilâve
ettiler.
— O iki kişi kimlerdi? diye sordum.
— Merâre bin Rebîa Âmiri île Hilâl bin Umeyye Vâkıfî, diye cevap
verdiler. Böylece bana örnek olabilen ve Bedir harbine iştirak etmiş
bulunan iki hayırlı zâtları söylemiş oldular. Bu iki zâtın isimlerini
bana haber verdiklerini duyunca, yürüyüp yoluma devam ettim.
Fakat Peygamber aleyhisselâm, bu iki kişi ile beraber benimle de
müslümanların konuşmasını yasakladı. Bu sebeple halk bizimle konuşmaktan
sakınmaya ve bize karşı hareketlerini değiştirmeye başladılar. O derece
ki, memleket bana yabancı bir memleket oldu ve o bildiğim belde olmaktan
çıktı. Bu şekilde elli gece böylece kalıp bekledik. Bu iki arkadaşım bir
eve kapanıp ağlayakaldılar. Ben ise kavmin en atak ve hareketli bir
ferdi idim. Bu itibarla evimden çıkar, mescidde namaza iştirak ederdim.
Kimse benimle konuşmadığı halde sokaklarda gezerdim. Allah'ın Resulüne
gelir, kendisi namazdan sonra insanlarla sohbet ederken selâm verirdim
ve içimden «Acaba selâmımı alıp dudaklarını kımıldattı mı?» diye
düşünürdüm. Mescidde ona yakın yerde namaz kılar, gizlice gözetirdim.
Namaz kılarken bana bakardı, fakat ben namazdan ayrılınca benden yüzünü
çevirirdi.
Müslümanların bu bana karşı olan soğuklukları uzayınca, bir defasında
Ebû Katade'ye ait bahçenin duvarından atlayıp içeri girdim. Ebû Katade
amcamın oğlu ve çok sevdiğim birisi idi. Kendisine selâm verdim, Allah'a
yemin ederim ki, selâmımı almadı.
Kendisine:
— Ey Ebû Katade, Allah adına söyle! Sen benim Allah ve Resulünü
sevdiğimi muhakkak bilirsin, dedim. Cevap vermedi. Yine Allah'a yemin
ederek aynı şeyi tekrar ettim. Yine sükût etti. Üçüncü defa, Allah'a
yemin ederek aynı soruyu tekrarladım. Bu sefer «Allah ve Resulü daha iyi
bilir» diye karşılıkta bulundu. Bu sözler üzerine gözlerim yaşardı ve
dönüp tekrar duvarı aşarak çıktım.
Bir gün Medine çarşısında dolaşırken, Şam halkından Medine'ye satmak
için yiyecek maddesi getirmiş bulunan bir iranlı rençber:
— Bana Kâ'b bin Malik'i kim gösterebilir? diye halka soruyordu, insanlar
kendisine beni işaret etmeye başladılar. Sonunda adam yanıma gelip, bana
Gassan hükümdarından bir mektup verdi. Ben okuryazar bir kimse olduğum
için, mektubu kendim okumaya başladım. Mektupta şöyle yazıyordu:
— «Bundan sonra, şunu bil ki, arkadaşının (Peygamber aleyhisselâmı
kastediyor) seni terkettiğini haber aldık. Şu halde onun yanında zillet
ve ihanet altında yaşamak sana yakışmaz. Hemen bize gel, bolluk ve
rahatlık içerisinde hayatını sürdürürsün!»
Mektubu okumayı bitirince, «bu da ayrı bir belâ ve imtihan!» dedim.
Derhal koşup ateşin içerisine atıp bu mektubu yaktım.
Bu şekilde kaldığımız elli günün kırkıncı günü tamam olup bu hususta
Allah'tan bir vahiy de gelmeyince, Peygamber aleyhisselâm tarafından
gönderilen birisi gelip:
— Allah'ın Resulü zevcenden uzak kalmanı emrediyor, diye söyledi. Ben:
— Zevcemi boşayacak mıyım, yoksa ne yapayım? diye sordum. Adam:
— Boşama, ancak ayrı yaşa ve münâsebetin olmasın, dedi. Peygamber
aleyhisselâm benim gibi olan diğer iki arkadaşıma da aynı emri
göndermişti.
Bunun üzerine zevceme:
— Ailenin yanına git ve bu hususta Allah'ın hükmü belli oluncaya kadar
onların yanında kal! dedim. \ >
Bu arada Hilâl bin Umeyye'nin zevcesi Peygamber aleyhisselâma müracaat
edip:
— Ey Allah'ın Resulü, Hilâl ihtiyar bir adamdır, hizmet eden kimsesi "de
yoktur. Kendisine hizmet etmeme izin verir misin? diye sordu. Peygamber
aleyhisselâm:
— Hizmetini yapabilirsin, ancak seninle münâsebette bulunmasın, buyurdu.
Kadın:
— Allah'a yemin ederim ki, onun hiç bir şey için bir hareketi yoktur.
Vallahi bu iş başına geldikten sonra bugüne kadar devamlı olarak
ağlamaktadır, dedi.
Bunun üzerine aile ferdlerimden bazıları da bana:
— Müsaade istesen, zira Peygamber aleyhisselâm zevcesinin Hilâl'e hizmet
etmesine izin verdi, diye teklifte bulundular.
Ben ise:
— Hayır, böyle bir izin isteyemem, ben genç bir adamım. Kim bilir,
Allah'ın Resulü böyle bir teklif karşısında bana ne der?! diye cevap
verdim.
Bundan sonra daha on gece bu şekilde kaldım. Bizimle konuşmanın
yasaklandığı zamandan bu âna kadar elli gün tamam oldu. Bu ellinci
gecenin sabahında evlerimizden birinin damında sabah namazını kıldım,
îşte böyle, Allahü Teâlâ'nın tasvir ettiği gibi, vicdanımın sıkıştırdığı
ve bütün rahatlık ve genişliğine rağmen yer yüzünün bana dar geldiği bir
halde otururken, Sel Dağına çıkmış birisinin sesini duydum ki,
alabildiğine yüksek bir sesle:
— Müjde, ey Kâ'b bin Maliki diye bağırıyordu.
Bu sesi işitince yerlere kapanıp şükür secdesi ettim. Bunun bir kurtuluş
haberi olduğunu anlamıştım.
Allah'ın Resulü sabah namazından sonra Allahü Teâlâ'nın bizim tevbemizi
kabul buyurduğunu insanlara haber vermişti. Halk da bizi müjdelemeye
koştular. Diğer iki arkadaşıma da müjdeciler koşuştu. Biri de atına
atlayıp bana geliyordu. Bunun sesi müjdelemeye gelen atlının atından
daha süratli ulaştı. Sesini işittiğim bu adam müjdelemek üzere yanıma
geldiği vakit, müjdesinin karşılığı olarak üzerimdeki elbiseleri çıkarıp
kendisine verdim. Vallahi o gün üzerimdekinden başka elbisem de yoktu.
Birinden ödünç temin ederek bir kat elbise aldım ve Peygamber
aleyhisselâmı aramaya çıktım, insanlar grup grup beni karşılıyor ve
tevbemin kabulünü tebrik ediyor; «Allah'ın seni afvı mübarek olsun!»
diyorlardı. Nihayet mescide girdim, Peygamber aleyhisselâm orada
oturuyor, etrafında insanlar bulunuyordu. Ben girince Hazreti Talha bin
Ubeydullah hemen kalktı ve koşarak gelip elimden- tutup beni tebrik
etti. Vallahi muhacirlerden ondan başka kimse yerinden kalkmadı. Onun
bana karşı olan bu sıcak alâkasını hiç bir zaman unutmadım. Peygamber
aleyhisselâma selâm verdiğim zaman, mübarek yüzü sevinçten parlıyordu.
Bana.:
— Müjdeler olsun! Ananın seni doğurduğu andan bu zamana kadar geçirdiğin
günlerin en hayırlısı, buyurdu. Ben:
— Ey Allah'ın Resulü, bu lütuf ve ihsan senin tarafından mı, yoksa Allah
tarafından mı? diye sordum. Peygamber aleyhisselâm:
— Allah tarafındandır, buyurdu. Peygamber aleyhisselâmın sevindiği anda
yüzü, ay parçası gibi parıl parıl parlardı. Biz bunun farkına varırdık.
Peygamber aleyhisselâmın huzuruna gelip oturunca:
— Ey Allah'ın Resulü, tevbemin cümlesinden, biri de, Allah ve Resulü
uğrunda sadaka olmak üzere malımı dağıtmaktır, dedim. Peygamber
aleyhisselâm:
— Malının hepsini dağıtma, bir kısmını kendine bırak, böyle yapman senin
için daha hayırlıdır, buyurdu. Ben de:
— Peki, Hayber'deki hissemi kendime bırakıyorum, dedikten sonra:
— Ey Allah'ın Resulü, Allahü Teâlâ beni doğruluğum sebebiyle kurtardı ve
ben bundan böyle hayatta kaldığım müddetçe ancak doğruyu söylemeye
ahdettim, dedim.
Allah'a yemin ederim ki, bu ahdimi Peygamber aleyhisselâma bildirdiğim
günden bu yana müslümanlardan bir kimseyi hatırlamıyorum ki, doğruyu
söylemek hususunda Allah'ın beni imtihan ettiği gibi güzel bir imtihan
vermiş olsun. Yine yemin ederim ki, bu ahdimi Peygamber aleyhisselâma
söylediğim andan itibaren bu zamana kadar asla bilerek yalan söylemeye
teşebbüs de etmedim. Allah'ın beni, hayatımın kalan kısmında da yalan
söylemekten muhafaza etmesini ümid ve niyaz ederim.
Kâ'b bin Malik radıyallahu anh diyor ki,
İşte bu hadise üzerine Allahü Teâlâ:
«Andolsun ki, Allah, Peygamber ile beraber bir kısmının kalbleri kısmî
olarak sarsıldıktan sonra kendisine zorluk vaktinde tabi olan
muhacirlerle, Ensârı da tevbeye muvaffak kıldı, sonra da tevbelerini
kabul buyurdu. Zira o, çok esirgeyici ve çok bağışlayıcıdır. Harbden
geri bırakılan üç kişinin de tevbelerini kabul buyurdu. Zira, yeryüzü,
bütün genişlik ve rahatlığına rağmen onlara dar gelmiş ve vicdanlarını
sıkıştırmıştı da onlar, Allah'dan başka sığınacak bir yer olmadığını
anladılar. Bundan sonra eski hallerine dönsünler diye, Allah onların
tevbelerini kabul etti.
Şüphe yok ki, Allah, ancak o tevbeyi en çok kabul eden, hakikaten
esirgeyendir. Ey îman edenler, Allah'tan korunun ve doğru olanlarla
birlikte olun.» (Tevbe Sûresi) mealindeki Ayet-i Kerîmeleri indirdi.
Kâ'b bin Malik radıyallahu anh yine der ki;
—— Allah'a yemin ederim ki, Allah bana, beni müslümanlığa hidayet
ettikten sonra, Peygamber aleyhisselâma karşı yalan söylememekte diğer
helak olanlar gibi helak olmaktan kurtulmak nimetinden daha büyük bir
nimet ihsan etmedi. Çünkü Allah, o helak olanlar hakkında kimseye
söylemediği şer vasıflarla tavsif ederek vahiy gönderdi ve: «Onlarla
döndüğünüz vakit, kendilerinden vazgeçmeniz için Allah adına yemin
edecekler. Yaptıklarının cezası olmak üzere varacakları yerleri- de
cehennemdir. Kendilerinden razı olmanız için size yeminde
bulunacaklardır. Ancak siz onlardan hoşnud olsanız da Allah, fâsıklar
güruhundan razı olmayacaktır.» (Tevbe Sûresi) buyurdu.
Bir rivayette şöyle denilmiştir:
(Kâ'b bin Malik:) insanlar bizimle konuşmaktan uzak durdular. Böylece
bir müddet kaldım, O derece ki, bu, çok uzun göründü, ölüp de Peygamber
aleyhisselâmın cenaze namazımı kılmayacağından başka ehemmiyet verdiğim
bir şey yoktu. Yahut, ben bu halde iken Allah'ın Resulü vefat edip, beni
bu vaziyet içerisinde insanlar arasında bırakmasından, kimsenin ben
öldüğüm takdirde cenaze namazımı kılmamasından başka bir endişe ettiğim
şey yoktu. Sonra Allahü Teâlâ, Peygamber aleyhisselâma ellinci gecenin
yarısı geçtikten sonra Ümmü Seleme radıyallahu anhâ'mn yanında iken,
bizim tevbemizin kabul edildiğine dâir âyetleri indirdi. Ümmü Seleme
benim hakkımda daima iyi düşünen, hayrımı isteyen bir hâtûn idi.
Peygamber aleyhisselâm kendisine:
— Ey Ümmü Seleme, Kâ'bin tevbesi kabul buyuruldu, demişti de, Ümmü
Seleme: .
— Kendisine birini gönderip müjdeleyeyim mi? diye sormuştu. Allah'ın
Resulü:
— öyle yaparsan, insanlar üşüşür ve uykunuzdan alıkoyarlar, dedi.
Nihayet Peygamber aleyhisselâm sabah namazını kıldıktan sonra, Allahü
Tealâ'nın bizi afvettiğini müslümanlara haber verdi. Peygamber
aleyhisselâm bir müjde ile karşılaştığı zaman, bir ay parçası gibi yüzü
gözü parıl parıl parlardı.
(Buharî, Müslim, Tirmizî)
* * *
|