|
Hz. DAVUD VE TALUT
İsrail Oğulları, Musa aleyhisselâmdan sonra bir peygamberlerine müracaat
ederek:
— «Bize kumanda edecek bir hükümdar gönder, Allah yolunda muharebe
edelim» dediler.
O Peygamber hakikati tesbit etmek için damarlarına bastı ve:
— «Size muharebe farz kılınırsa yapmamak etmiyesiniz» diye sordu.
Bunun üzerine bütün cemaat:
— Biz niye Allah yolunda muharebe etmiyelîm? Halbuki yurtlarımızdan
çıkarıldık, evlâtlarımızdan olduk, diye cevap verdiler.
intikam hissi ve Allah'tan zafer ümidi ile harbin sebeplerinin tamamen
mevcud olduğunu söylediler.
Bu sırada Mısır ile Filistin arasında sakin bulunan Amalika kavminin
başında imlik Oğullarından Calut namında zorlu bir hükümdar bulunuyormuş.
Bunlar israil Oğullarını mağlup etmişler, vatanlarının çok yerini zabt
ile evlâdlarını, hatta hükümdar yakınlarından dört yüz kırk kişiyi esir
alıp götürmüşler, kalanlara vergiler yüklemişler ve Tevratlarını bile
almışlar. Bu sırada israil Oğullarının bir peygamberleri yokmuş, nihayet
Allahü Teâlâ'ya yalvarmışlar, Allahü Teâlâ da bunlara peygamberlik
sülâlesinden kalma tek bir kadından bir çocuk vermiş ve buna
peygamberlik ihsan etmiş. Bu sayede ümitlenmişler; bir taraftan onun
peygamberliğini imtihan, bir taraftan da zafer ümidiyle harbetmek
arzusuna düşmüşler ve bu saika ile ondan bu talepte bulunmuşlar ve böyle
söz vermişler.
Fakat iyi niyetlerine mal ve evlâd endişesini karıştırarak hareket etmiş
ve sırf Allah yolunda tam ihlâs ile ilâhî emre amade durmayıp yiğitlik
göstermek için harb heyecanına kapıldıklarından maksatları tamam olmamış
ve ekseriyetle rahata alışmış kimselerin âdeti olduğu üzere, önce
intikam hissi ile yiğitlik göstermişler ve sonra iş sıkıya gelince
yaptıkları söylediklerine uymamış.
Vakıa muharebe için emir verilip iş kat'îleştiği zaman sözlerinden geri
döndüler, emre riayet etmediler. Harb meydanına gelirken yüz
çeviriverdiler. Ancak içlerinden birazı müstesna bir makam kazandılar ki,
bunlar ileride geleceği gibi bir avuç su ile iktifa edenlerdi.
Azlıklarına bakmadılar, sebat ettiler ve muzaffer oldular. Bir hadisi
şerife göre, bunların sayısı Bedir esbabının adedine eşitti ki, üç yüz
on üç kişi imişler. Sözlerinde duran ve muvaffak olan bu azınlıktan
başkası, başlangıçta harbi teşvik ettiler, fakat harb meydanında bunları
yalnız bırakıp çekiliverdiler.
Harbin kat'ileşmesi de şöyle olmuştu:
İsrail Oğullarının, bu hükümdar isteklerine karşı, o peygamberleri
onlara: — Allah ü Teâlâ size Talut'u hükümdar olarak gönderdi, dedi.
Onlar ise:
— O bize, bizim üzerimize nasıl hükümdar olur? Halbuki biz hükümdarlığa
ondan daha lâyıkız, hükümdar olmak ondan ziyade bizim hakkımız, ona bir
mal genişliği de bahşedilmiş değil, diye itiraz ettiler.
Cevaben o Peygamber dedi ki:
— AllahU Teâlâ onu seçip üzerinize kat'î surette hükümdar tâyin etti,
ona ilimde cisimde, maddi ve manevî ziyade bir inkişaf ve genişlik verdi.
Maddeten iri, güçlü, kuvvetli, güzel manen din ilmi, siyaset, idare
bahşedip harbte sizden yüksek yarattı. Hükümdarlık ve kumandanlık için
esas olan şartlar da budur. Yoksa veraset ve neseb değildir.
Şimdi biz dururken Allah bunu niye böyle yapmış mı, denecek? Allah
mülkünü dilediğine verir. Mülkün sahibi odur. Mülke nail olanlar
asaletle değil, vekâletle nail olurlar. Allah'ın rahmeti çok, her şeyi
bilici ve yaptığında serbesttir. Kapatmasını açması takip eder. Fakiri
zengin kılar, mülksüze mülk verir, vereceğini vermek için de hiç bir
kayıt ve şarta tâbi' değildir. Cehaletten münezzehtir. Mülke lâyık olup
olmayanları, kimlere niçin ve ne kadar müddet vereceğini de bilir. Buna
karşı biz dururken mülkünü Talut'a verdi denemez. Ancak habere itimat
edemeyecek kimseler bu dâva için delil isteyebilirler. (Bunu tamamlamak
için de: ) Talut'un hükümdar olmasının zahirî alâmeti ve peygamberliğin
mucizesi size Talut'un gelmesidir. O Talut'ta veya gelişinde size
Rabbınızdan bir itminan sükûneti ve Musa ile Harun'un âlinden kalma
mübarek bir bakiyye vardır ki siz bununla sükûnet bulur, emniyet bulup
itminana erer, onlar gibi amel edersiniz. Fakat bu Talut nasıl gelir?
Onu Melekler, Allah'ın elçileri, kuvvetleri getirir. Yerden getirir,
Gökten getirir, nasıl getirirse getirir siz o ciheti düşünmeyin de Talut
gelirse bilin ki Talut hükümdardır. O Tabut'un gelişinde sizin için
muhakkak ki bir halı âyeti, bir ilâhî delil vardır. Eğer siz imân edici
iseniz bu böyledir.
Tabut sandık demektir. Buradaki Tabut'tan murad da Tevrat sandığıdır ki
Hz. Musa'dan sonra israil Oğullarının isyanıyla ellerinden çıkmış,
kaldırılmıştı. Lâkin haber erbabı demişlerdir ki, «Allahü Teâlâ, Hz.
Adem'e bir tabut inzal etmiş, içinde de evlâdından gelecek Enbiyanın
suretleri varmış, Şimşir ağacından olup en boy üç iki (3x2) kadarmış.
Adem aleyhisselâmın vefatına kadar yanında kalmış, daha sonra birer
evlâdı miras almışlar, nihayet Yakup aleyhisselâma intikal etmiş, sonra
onun nesli olan İsrail Oğullarının elinde kalmış ve Musa aleyhisselâma
kadar gelmiştir. Hz. Musa Tevrat'ı buna koyar, muharebe ettiği zaman öne
geçirir ve İsrail Oğullarının gönülleri bununla sükûn bulur. Vefatına
kadar yanında idi. Daha sonra İsrail Oğullarında elden ele geçti. Bir
hususta muhakeme olacakları zaman buna müracaat ederler, aralarında
hâkim olurdu. Muharebeye gittiklerinde önlerinde götürürler ve bununla
teberrük ederek düşmanlarına karşı zafer ümid ederlerdi. Melekler bunu
askerin başında tutar, muharebeye girişirler, sonra Tabut'tan bir ses
işittikleri zaman galip geleceklerine dair kanaat getirirler ve mutmain
olurlardı.
Ancak ne zaman ki İsrail Oğulları isyana başlamışlar, fesada düşmüşler,
işleri çığırından çıkmış, Allahü Teâlâ da başlarına Amalika kavmini
musallat etmiş, bunlar galip gelmişler, Tabutlarını da alıp götürmüşler,
bir pisliğe, bir helaya bırakmışlar, Allahü Teâlâ Talut'u hükümdar
yapmağı murad edince Amalika'ya bir belâ vermiş hattâ Tabut'un yanında
abdest bozanlar basur hastalığına tutulur olmuş, diğer taraftan
memleketlerinden beş şehir de mahvolmuş; kâfirler bu belânın Tabut
yüzünden olduğuna kail olmuşlar, onu çıkarmışlar, iki öküze yükletip
koyuvermişler. Allah da bunlara dört Melek vekil kılmış sevkedip
Talut'un evine getirmişler, İşte İsrail Oğulları Talut'un hükümdarlığına
delil istedikleri zaman Peygamberleri onun alâmetinin Tabut'un gelmesi
olduğunu söylemiştir.»
Demek oluyor ki israil Oğullarında Tabut, mukaddes emânetlerden olup
Hıristiyanlıktaki Salîb gibi bir mevkide tutulurmuş. Nitekim
Hristiyanların büyük salibi de buna benzer bir vak'a geçirmiştir.
Bu hadise şunu da gösterir ki imân ehline yaraşan hafiflik değil, vakar
ve sükûnet, mutmain olmakta sebattır. Bunda da peygamberlerin mirasının,
din ilminin büyük ehemmiyeti vardır. Mukaddes emânetlerin de kalb
kuvveti için bir feyiz ve bereketi bulunacağı inkâr olunmamalıdır.
Hükümdar Talut, bunlar tamam olduktan sonra birlikte hareket ettiği
askerlerine hitaben şöyle dedi:
— Allah sizi mutlaka bir ırmakla imtihan edecektir. Ondan her kim içerse
benden değil, her kim ona ağzını sürmezse o şüphesiz bendendir, benim
askerimden, sevenlerimdendir. Doğrudan doğruya ağızla emmeye müsaade
yok, ancak eliyle bir avuç alıp içmeye, bu kadarına ruhsat var.
Talut bir hükümdar sıfatıyla bu emri vermiş olduğu halde, ırmağa
geldikleri vakit askerin bir kısmından başkası hep ondan içtiler, emri
dinlemediler. Bir avuç alan adamın aldığı kendine ve hayvanına yetiyor,
fakat saldırıp içenlerin dudakları morararak hararetleri artıyormuş.
Böyle olunca da bunlar nehrin berisinde dökülüp kaldılar. Talut ile imân
eden beraberindekiler, nehri geçince bunlar ve nehri geçmiş olan
müminlerin zayıf kısmı düşmanın çokluğunu görünce ümidsizliğe düşüp
birbirlerine:
— Bu gün bizim Calut'a ve askerlerine harb edecek takatimiz yok,
dediler.
Söylediler de ne oldu? Allahü Teâlâ'ya mutlaka kavuşacaklarına kani
olanlar, yani ölümden kaçmanın mümkün olmadığını, bu gün bu muharebede
ölmezse diğer bir gün mutlaka öleceklerini ve nihayet ilâhî huzura
varacaklarını bilen, binaenaleyh ahdinde sabit, zafer ümidiyle ya şehid
veya gazi olmağa azmeden yakîn ehli:
— Nice kerreler azıcık bir bölük bir çok bölüklere Allah'ın izniyle
galip geldiler. Allah sabır ve sebat edenlerle beraberdir, dediler ve
zayıfların kalblerine de kuvvet verdiler.
Talut ve beraberindeki bu insanlar topluluğu, Calut ve askerlerine karşı
harb meydanına çıktılar; düşmanın çokluğunu ve hazırlığını müşahede
ettiklerinde hepsi birden kalb kuvveti ile Allahü Teâlâ'ya yalvarıp
şöyle dediler:
— Ey bizim Rabbımız!. Bize sabır yağdır. Bizi payidar eyle, ayaklarımızı
denk ve yerinde tut, titretme, kaydırma, azîm ve hedefimizden şaşırtma o
kâfirler güruhuna karşı bize yardım ve zafer ihsan et.
Bunun üzerine çok geçmeden o kâfirleri Allahın izniyle bozguna
uğrattılar. Bu muharebede Talut'un maiyyetinde bulunan Davud
aleyhisselâm da Calut'u öldürdü.
İşte o zalimlerin zulmüne rağmen bir azınlığın imân azmi ve dua
himmetiyle, Allahü Teâlâ böyle ümid edilmez büyük başarılar ihsan
eyledi. Şimdi buna karşı «iyi amma Allah muharebeye hiç meydan vermese
ve hükümet otoritesine müsaade etmese daha iyi olmaz mı idi?» dememeli.
Çünkü Allahü Teâlâ insanların bâzısını bâzısıyla def veya müdafaa
etmemiş, müfsid ve mütecavizleri muslih ve mücahidlerle def ve selâmet
ve sulh ehlini, kadın ve çocukları korumamış olsa idi, yer yüzü elbette
fesada uğrardı, Arzın fayda ve menfaatleri muattal olur, nesil
yetişmekten, san'at ve ilimden, imân ve dinden eser kalmazdı. Lâkin
Allahü Teâlâ bütün âlemlere ve o meyanda hususiyle akıl sahipleri
âlemine bütün bir fazl ve rahmet sahibidir.
Daha sonra Allahü Teâlâ Davud aleyhisselâma hükümdarlık ve peygamberlik
ihsan etti. Talut kendisine kızını vermiş ve mukaddes toprakların
doğusunda ve batısında büyük bir devlete nail olmuştu, İsrail Oğulları
Davud aleyhisselâmdan önce hiç bir hükümdarın etrafında bu kadar
toplanmamıştı. Bunlardan başka Allahü Teâlâ ona ilâhî iradesiyle alâkalı
olan daha bâzı şeyler de öğretti. Ezcümle demirleri yumuşatıp zırhlı
elbiseler yapmak san'atını başkalarının bilmediği kuş dilini, güzel
nağmeler ve saireyi talim buyurdu. Yani Davud aleyhisselâma öyle güzel
bir ses, öyle şanlı bir eda verilmişti ki akşam sabah teşbih ettikçe
onun sesine bütün dağlar ve kuşlar iştirak eder, çınlar öterler, onunla
beraber teşbihte bulunurlardı. Allahü Teâlâ dağlara ve kuşlara böyle
yapmaları için emir vermişti. Bu güzel ses ve nağmeler Davud
aleyhisselâma mahsus bir Fazilet, bir mucize idi ki bununla kuşları bile
başına toplardı. Bu mânâ iledir ki «Davudi ses» şöhret bulmuştur. Hz.
Davud'un dağları teshir eden, kuşları durduran bu mucizesi kuru bir ses
oyunundan ibaret mücerred terennümler değil, ruhtan kopup Hüdâya arz
olunan takdis ve teşbihler idi. Allahü Teâlâ'nın lütfü ile demirler de
Davud aleyhisselâmın elinde kızdırmaya, dövmeye ihtiyaç kalmaksızın bal
mumu gibi oluyor ve dilediği şekle koyarak elbise dokuyacak, zırh
yapacak incelikte san'at eseri haline geliyordu ki bu, ancak Davud
aleyhisselâma nasip olmuş bir san'attır.
Davud aleyhisselâma dört ilâhî kitaptan Zebur verilmiş ve kendisine de
hakkı bâtıldan ayırarak ihtilâfı ayırd edip kesmek hâssası
bahşedilmişti. Allahü Teâlâ bu tevbekâr peygamberine, huzuru izzetinde
muhakkak bîr yakınlık, Cennette güzel bir makamı olduğunu müjdeleyerek
kendisine şöyle hitap buyurdu:
— Yâ Davud!. Muhakkak biz seni yer yüzünde bir halife kıldık. Kendi
keyfine göre asaletle hükümet etmek üzere değil Allahü Teâlâ'mın nâmına
vekâletle hükümlerini ve kanunlarını icraya memur olarak ki Adem'in
yaratılışının hikmeti de bu idi. Şimdi insanlar arasında hak ile hikmet
ve hevâya tâbi olma, nefsin arzusu arkasından gitme ki seni Allah'ın
yolundan şaşırmasın. Çünkü Allah'ın yolundan sapanlar, Firavunlar gibi
hüküm kendilerinin zannederek Allah'ın ahkâmından başkasını tatbike
çalışanlar, hesab gününü unuttukları için kendilerine çok şiddetli bir
azab vardır.
İşte böyle kuvvetli, dirayetli, bir tevbekâr peygamber olan Davud
aleyhisselâmın meşhur bir «iki hasım kıssası» vardır. Şöyle ki:
Hz. Davud'un sakin olduğu köşkün surlarını aşarak o kadar muhafıza
rağmen Allah'ın Resulünün üzerine giren iki kişi, onun telâşı
karşısında;
— Korkma!, biz biribiriyle dâvâlı iki alay hasımız. Bâzımız bâzımıza
tecavüz etti. Onun için sen aramızda hak ile hükümde bulun ve aşırı
gitme. Haktan uzaklaşıp eza etme de bizi düz yolun ortasına çıkar,
adalet yap, dediler.
Görülüyor ki davaya ait bu şifahî arzuhalin kelimeleri çok anlamlıdır.
Hele «aşırı gitme» hitabında tarizden daha ileri giden bir ihtar vardır.
Demek ki bunlar alalâde davacılara benzemiyorlar.
Hasımlardan birisi devam eder:
— İşte şu mecliste hazır olan zat benim kardeşimdir. Kendisinin doksan
dokuz dişi koyunu vardır. Benim ise bir tek dişi koyunum var. Böyle iken
onu da benim nasibime bırak, dedi ve söyleşmede bana ağır basarak galip
geldi.
Davud aleyhisselam dedi ki:
— Senin bir koyununu koyunlarına katmak istemekle sana. zulüm etmiş
vallahi. Ve hakikaten cemiyette yaşayan insanlar, kardeşler, ortaklar,
arkadaşlar ve yoldaşlardan bir çoğu mutlak birbirlerine tecavüz
ediyorlar. Ancak iman edip salih amel işleyenler başka ki onlar da pek
az.
Davud aleyhisselam onlar girdikleri zaman, ilâhî sevk ile mülkünde bir
ihtilâl oluyor, kendine isyanla bir baskın yaptılar zannetmişti. Durum
böyle ortaya çıkınca derhal Rabbına istiğfar etti, mağfiretini diledi ve
rükû ederek secdeye kapandı, tevbe ile Allah'a sığındı. Allahü Teâlâ da
onun için kendisine o zannettiği şeyi mağfiret buyurdu. Demek mülkünün
şiddet ve kuvveti, surdan aşılıp köşke girilivermesine mani olmadığı
gibi öyle bir fitne manzarası görününce de çok tevbekâr olan Hz. Davud
derhal tevbe ve istiğfar ile Allah'a ittaatta gecikmemiş ve hemen ilâhî
mağfirete ermiştir. Zannettiği ihtilâl vakî olmamış yalnız bir ibret
dersi olarak kapanmıştır.
Bu kıssa münasebetiyle bir çok laflar edilmiş, masallar söylenmiştir.
Onun için Hz. Ali'nin: Her kim Davud hadisesini kıssacıların rivayeti
şekliyle konuşursa ona yüz altmış değnek vurun, dediği nakledilmiştir.
Davud aleyhisselamm ümmeti arasında Eyle kasabası halkı da bulunuyordu.
Bunlara dinleri icabı Cumartesi günü bütün işlerini tatil ederek bu güne
hürmette bulunup ibadetle meşgul olmaları bildirilmişti. Denize nazır
bir kasaba olan Eyle'de bol balık da bulunurdu. Ancak insanları
Cumartesi gününe hürmeti terkederek hadlerini aşmaya ve bu günde balık
avlamaya başladılar. Cumartesi günü tuttukları vakit balıklar açıktan
açığa akın akın geliyorlardı. Zira o gün balıklar taarruza uğramamağa
alışmışlar, âdeti hissediyorlar, kaçmıyorlardı. Cumartesi gününe hürmet
etmeleri balıkların bu şekilde o civarlara ısınıp alışmasına sebep de
oluyordu. Diğer günlerde ise avlanmak korkusundan öyle gelmezlerdi ve
Cumartesine riayet etmedikleri gün hiç gelmiyeceklerdi ve artık o
kasabanın imar ve gelişmesine sebep olan ticareti, hayatı sönecekti.
Lâkin o fâsık ve haddini aşmış ahali Cumartesi günü balıkların öyle
gelmesine imrendiler, hırslarını tutamadılar da dinlerinin emrini
dinlemeyip avlamağa başladılar ve bu suretle Cumartesi'nin hürmetine
tecâvüz ettiler. O vakit de bu haddini aşan, Allah'ın emrine itaatten
çıkmayı âdet haline getiren israil Oğulları bir takım belâlara
uğradılar.
Eyle ahalisi iki kısma ayrılmıştı. Bir kısmı fâsık ve haddini aşanlar
güruhu, bir kısmı da dindar salihler topluluğu idi ki bunlar azınlıkta
kalmış, mütecavizlere mâni olamıyorlar ve hiç bir şekilde söz
geçiremiyorlardı. Bunlar da iki kısım olmuştu; bir kısım salihler
uğraşmış, uğraşmış acı tatlı, zor kolay her yoldan giderek ve her türlü
vasıtaya başvurarak zahmetler çekmiş, nasihat etmiş dinletememiş,
nihayet bıkmış, ümitsizliğe düşmüş, Allah'tan bu ahaliye bir belâ
geleceğine karar vermiş, uzlete çekilmeyi seçmiş idiler. Bunlardan çok
az diğer bir kısım salihler ise asla ümitsiz olmuyorlar, bütün zahmet ve
müşkilâtlara rağmen vaaz ve nasihatle uğraşmaya devam ediyorlardı. Ve
bunlar o söz dinlemez halka nasihate devam ettikçe o ümitsiz ve uzlete
çekilen kısım, bunlara «Niye kendinizi boşuna yoruyor, onlara
bulaşıyorsunuz» yollu nasihat kabilinden «siz böyle Allah'ın helâlinin
veya şiddetli bir azabına mahkûm olmuş bîr kavme niçin nasihat edip
duruyorsunuz?» diye itiraz etmiş ve bu suretle bunları nasihatten vaz
geçirip halkı tamamen kendi hallerine bırakmayı tercih etmişler; böyle
derken bir farzı kifâyenin umumiyetle terkedilmesiyle hepsinin günahkâr
olacaklarını düşünememişlerdi.
Lâkin bunlar vaaz ve nasihatten, bu farzı kifâyeden vaz geçmediler.
Onlara cevap olarak; «bizim vaaz ve nasihatimiz iki sebebe
dayanmaktadır. Birincisi sırf Allah'a karşı mazeretimiz bulunmak,
kötülükten nehyetmek hususunda Allah indinde bir nevi kusur ile itham
olunmamaktır. Çünkü kötülükten nehyetmek henüz hayat sahibi olanlara son
nefese kadar bir farzı kifâyedir. İkincisi ise, ümitsizlik dünyada hiç
bir hususta caiz değildir. Ve ne kadar günahkâr olursa olsun halkın
tevbe ve korkusunu arzu ve ümid etmek de bir vazifedir. Gerçi bu hal
böyle devam ederse sonunun bir helak veya azaba varacağı muhakkaktır.
Fakat insan halleri değişik v kader sırrının vukuundan evvel malûm
değildir. Ne bilirsiniz bu güne katlar hiç söz dinlemeyen bu halk belki
yarın dinleyiverîr, dinler de belki sakınmaya başlar, tamamıyla
sakınmazsa belki biraz sakınır ve belki bu suretle azab biraz hafifler.
Her halde nasihat etmek, nasihati terk etmekten evlâdır. Nasihati
tamamen bırakmakta bir fayda yoktur. Fakat nasihate devam etmenin hiç
olmazsa birazcık olsun sakındırmaya sebep olması ümidi bulunmalıdır, hiç
bir karşı kuvvete mâruz kalmayan fenalık, her bir fenalığın aslını,
olamazsa sür'at ve şiddetini olsun hafifletmeye çalışmaktan
kaçınmamalıdır. Felâket mukadder ise, nasihat edenler Allah indinde
mazur olurlar.» dediler.
İyi kimseler nasihat için ne kadar uğraştılarsa, kötüler de buna
karşılık isyanlarında ısrar ettiler ve netice olarak o fâsık ve haddini
aşan ahali ihtar olundukları nasihatleri unuttular,, hiç nazarı dikkate
almaz, sanki büsbütün unutmuş gibi hatırlarına getirmez oldular. O zaman
Allahü Teâlâ kötülükten nehyeden iyileri kurtardı, zalimleri de
fâsıklığı âdet haline getirdiklerinden dolayı şiddetli bir azapla,
yoksullukla kıvrandıran bir azapla cezalandırdı. Bunun üzerine
uslandılar mı? Hayır, aksine büsbütün azdılar hiç bir günahtan,
kötülükten çekinmez, nehyedilenlerin hiç birisinden sakınmaz, her
fenalığı yapar, nehy edenlere de husumet eder hale geldiler. Daha ileri
gidip tamamen inatlaşarak isyana kovuldular.
Bu, tamamen yoldan çıkma üzerine Davud aleyhisselâm onlara lanet etti ve
Allahü Teâlâ da kendilerini alçak, hakir her taraftan uşt uşt diye
kovulan zelîl maymunlar haline getirdi, insanlıktan çıkarıp maymunlara
çevirdi. Böylece azgınlıklarının cezasını hayvanlaşarak görmüş oldular.
Allahü Teâlâ Davud aleyhisselâma hayırlı bir evlâd, tevbekâr bir kul
olarak Süleyman aleyhisselâmı ihsan etti. Süleyman aleyhisselâm
babasiyle beraber bulunur, onun halkın davalarıyla alâkalı hükümlerini
takip ederdi. Allahü Teâlâ her birine de bir hüküm ve ilim vermişti.
Davud aleyhisselâmın huzuruna bir gün birbirlerinden davacı olan iki
kişi geldi. Davacılardan biri hasmını işaret ederek:
— Ey Allah'ın elçisi!. Bu adamın koyunları benim ekili olan tarlama
geceleyin girip yayıldılar, bütün ekinlerimi yiyip bitirdiler, dedi
Davud aleyhisselâm diğer davacıya bunun doğru olup olmadığını sorduğu
zaman o da hadiseyi tasdik etti. Bunun üzerine Hz. Davud dedi ki:
—: O halde tarla sahibi, harap olan ekinlerinin zarar ve ziyanına
karşılık o koyunlara sahip olur.
O zaman oğlu Süleyman aleyhisselâm, ayağa kalkarak bu meselede
kendisinin de bir fikri olduğunu söyledi ve beyanda bulunmak için
babasından müsaade aldıktan sonra şöyle dedi:
— Koyunların sahibi helak olan tarlayı alır, İslah eder, eker. Tarla
sahibi de koyunları alır, onların sütünden, yağından, yününden
faydalanır. Tarla eski haline geldiği zaman tarla sahibi tarlasını,
koyunların sahibi koyunlarını tekrar geri alırlar.
Bu hüküm, Davud aleyhisselâmın çok hoşuna gitti ve oğluna iltifatlarda
bulundu. Bu hususta Süleyman aleyhisselâm'ın daha güzel hükümde
bulunması Allahü Teâlâ'nın bir hikmeti idi ve onun kalbine bu mesele ile
alâkalı hükmü anlatmıştı.
(Bakara. Mâide, A'raf, Sebe', Sâd ve Enbiya Sûreleri)
* * *
|